Amsterdam Gezi Rehberi ve Gezilecek Yerler

Amsterdam Gezi Rehberi ve Gezilecek Yerler

Kanallar, müzeler, bisikletler ve özgürlükler şehri Amsterdam’ı keşfetmeye hazır mısınız?

Amsterdam’ın son derece popüler ve turistik bir şehir olmasının pek çok haklı sebebi var. Öncelikle Amsterdam her zevke uygun deneyimler sunuyor. Sanata ilgi duyuyorsanız burada sizi tatmin edebilecek pek çok müze var. Baktığınız her yerde ruhunuzu okşayacak detayları olan bir şehir dokusu, tatlı sokaklar ve farklı bir mimari görmekten zevk alıyorsanız yine doğru yerdesiniz. “Özgürlükler Şehri”ni arıyorsanız ya da çoluk çocuk gelip ilginç müzeler gezmeyi amaçlıyorsanız o da mümkün. Özetle burası Amsterdam, burada her şey gerçek!

Amsterdam Gezi Rehberimde gezilecek yerlere, haritalı yürüyüş rotalarına, müzelere, konaklama önerilerine ve çok daha fazlasına değineceğim ama önce Amsterdam’ı daha yakından tanıyalım.

Amsterdam Gezi Rehberi ve Amsterdamda Gezilecek Yerler

Tuğla kaplı daracık evler, kanallar ve houseboatlar… (Fotoğraf: Leonteena / Envanto Elements)

Amsterdam Hakkında

Amsterdam Hollanda’nın başkenti ve en kalabalık şehri. Başkent demişken bizdeki başkent gibi düşünmeyin. Ülke aslında Lahey’den yönetiliyor ama nedense Amsterdam’ı başkent seçmişler. Kafa karıştıran bir diğer konu da ülkenin adı. “Bu ülkenin adı ‘Holland’ mı, yoksa ‘Netherlands’ mi?” diye epey kafa yormuştuk ama cevap Netherlands’miş. Holland dendiğinde aslında ülkenin tamamını değil; ülkenin şehirleşmiş alanlarının bulunduğu birkaç bölgeyi kastetmiş oluyormuşuz.

Oude Spiegelstraat sokağından kanallar

Tarih, Kanallar ve Mimari

Gelelim Amsterdam’ı Amsterdam yapan özelliklerine… Bunların başında elbette kanallar ve mimari geliyor. Amsterdam 12. Yüzyılda, Amstel ırmağının kıyısına kurulmuş küçük bir balıkçı köyüymüş ve adını, nehrin adı olan “Amstel” ve baraj anlamına gelen “dam” kelimelerinin birleşiminden almış.

Bölge oldukça sulak, neredeyse bataklık olduğu için zamanla suyu kontrol altına alma ihtiyacı duymuşlar. Zaten şehrin ortalama rakımı 2 metre. Başlamışlar su kanalları kazarak suyu kontrol altında tutmaya. Kazılan yerlerden çıkarılan topraklar da bataklıkların üzerine yığılmış ki üzerine ev yapılabilecek kara parçaları oluşsun. Bataklığı su ve toprak olarak iki parçaya ayırabilmek için yani tüm bu çaba.

Cornelis Anthonisz 1538 yılında çizdiği tablo Amsterdam’ın o yıllarda nasıl göründüğünü gösteriyor.

Şehrin tarihi boyunca açılan bu kanallar yol olarak kullanılmış. Yani şehir içi ulaşım, ticaret ve lojistik karayoluyla değil kanallarda gezen teknelerle sağlanıyor. Standart ulaşımı su yolundan sağlayan bir halkın denizcilikte de gelişip dünya ticaretinin en önemli aktörlerinden bir tanesi olması hiç şaşırtıcı değil tabii ama konumuz olan kanallara ve mimariye geri dönüyorum.

Kanala bakan arazi demek, yola erişimi olan arazi demek ve bu araziler giderek daha kıymetli hale geliyor. Sınırlı araziyi en verimli şekilde kullanabilmek için kanala bakan yüzeyi dar ve geriye doğru uzanan evler yapmaya başlıyorlar. Hatta devlet bina sahiplerinden, evin kanala bakan yüzeyinin genişliğine göre vergi alıyor. Yüksekliğin ya da derinliğin ödenen vergiye bir etkisi olmadığı için evler giderek daralıp yükselmeye başlıyor.

17. yüzyıl civarında Avrupa oldukça karışık. Her yerde savaşlar salgın hastalıklar var. Amsterdamlılar ise huzurlu huzurlu takılıyor karışanları, bulaşanları olmadığı için. Hal böyle olunca şehir inanılmaz göç alıyor. Halk şehre sığmaz hale geliyor. Daha çok bina yapabilmek için önce “yol” yani kanal yapmaları gerekiyor. “Canal Belt” denilen, şehri sarmalayan 4 sıra kanal işte bu dönemde şehri genişletebilmek amacıyla yapılıyor. Yeni arazilere yapılabilecek binaların genişlikleri de kanunla sınırlandırılıyor ki ulaşıma erişimi olan mümkün olduğunca çok sayıda bina yapılabilsin.

İşte Amsterdam’da bu kadar çok kanal olmasının ve evlerin daracık olmasının sebebi bu. Peki bazı evler neden yamuk yumuk derseniz onu da anlatayım. Bunun iki farklı sebebi olabiliyor:

1. Bina düzgünce öne eğikse: Amsterdam geçmişte sıklıkla sel basan bir şehir olduğu için evlerin ve dükkanların depoları çatı katında bulunuyor. Ancak binaların kapıları da, koridorları da, merdivenler de çok dar. Yükleri binanın içerisinden taşımak mümkün değil. Bu nedenle binanın çatısına bir makara sistemi yapıyorlar. Binalar da hafif öne eğik şekilde inşa edilince, yükler binanın duvarlarına çarpmadan yukarı çekilebiliyor. Bu sistemler hala ev taşırken, mobilya indirip çıkarırken aktif olarak kullanılıyormuş.

Evlerin çatılarında bulunan yük taşıma çengelleri

2. Bina sağa sola kaykılmışsa: Amsterdam’ın zemininin tamamen bataklık olduğundan bahsetmiştim. Bu bataklık zemine metrelerce temel kazmak mümkün olmadığından evlerin temelini ahşap kazıklar çakarak yapmışlar. Eh ahşap kazık dediğin yüzyıllara meydan okuyacak dayanıklılıkta bir malzeme değil elbette. Özellikle havayla temas ederse başlıyor çürümeye. Taşıdığı ev de Pisa kulesi gibi yamulmaya başlıyor.

Bugün Amsterdam’ın en yamuk evlerinin yan yana dizildiği bir yer “Dancing Houses” olarak biliniyor ve bir sürü turist tarafından ziyaret ediliyor. Söylenene göre evlerin yamulması tehlike arz etmiyormuş çünkü sürekli denetlenerek sağlamlaştırılıyorlarmış.

Bölgenin mimarisini şekillendiren birkaç noktaya daha değinip lafı daha fazla uzatmayayım (sanki yeterince uzatmamışım gibi). Tuğla Amsterdam mimarisin başat öğelerinden bir tanesi. Eskiden evler ahşaptan yapılırmış ama şehir çok büyük yangınlar atlatmış. Böyle bitişik nizam dip dibe dizilmiş evlerden biri yanınca anında yayılıyormuş yangın. Bu nedenle de binaları tuğla ile kaplamaya başlamışlar.

Dancing Houses yani Dans Eden Evler

İkinci bir konu da büyük pencereler. Normalde soğuk memleketlerde ısı kaybını önlemek için daha küçük pencereler tercih edilir. Burada ise adam boyu pencereler yaptıklarını göreceksiniz. Bunun bir nedeni binayı daha hafif kılmak (çünkü zemini bataklık) diğer nedeni ise makarayla çekilen yükleri içeriye daha rahat alabilmek.

Neden “Özgürlükler Şehri”?

Hollanda pek çok ülkenin vatandaşlarına tanımadığı hakları tanıyan, başka ülkelerde illegal kabul edilen bazı konuları “kişisel özgürlük” alanına dahil gördüğü için legal kabul eden bir ülke. Birkaç Örnek vermek gerekirse;
-Hollanda’nın “soft drugs” kabul ettiği bazı keyif verici maddelerin kullanımı ve satışı yasal. Bu keyif verici maddelerin satıldığı ve kullanıldığı mekanlara “Coffe House” adı veriliyor ve neredeyse her köşe başında bir coffe house var.
– Genelevler burada herhangi bir ticari işletme gibi görülüyor ve vitrinleri bile var. Genelevlerin ağırlıkta olduğu bölge ise “Red Light District” olarak bilinen bölge.
– Hollanda LGBT bireylere evlilik hakkı tanıyan ilk ülkelerden bir tanesi. Üstelik tanınan haklar sadece kağıt üzerinde değil. İnsanların cinsel yönelimlerini rahatlıkla yaşayabildikleri bir şehir kültürüne ve mekan çeşitliliğine sahip.

Bisikletler

Amsterdam neredeyse tamamen dümdüz bir şehir olduğu için bir numaralı ulaşım aracı bisikletler. Ama öyle sıradan bir “bisiklet dostu şehir” gibi düşünmeyin burayı. Yer gök bisiklet. Durumu daha iyi anlatmak için şöyle söyleyeyim; demiryollarının resmi web sitesine girip tren bileti bakarken, size ineceğiniz istasyonda kaç adet kiralık bisiklet olduğunu gösteriyor site. Ülkenin nüfusu 17 milyon, ülkedeki bisiklet sayısı 23 milyon. Nüfusun bir kısmının bebek olduğunu düşünürseniz adam başı kaç bisiklet düştüğünü tahmin edebilirsiniz. Bir de yanlışlıkla mı düşürüyorlari yoksa işleri bitince çöpe atmak yerine kanala mı atıyorlar bilmiyorum ama Amsterdam kanallarında her yıl bisiklet temizliği yapılıyor. Yüzlerce bisiklet toplanıyor kanallardan her yıl.

Bazı yerlerde kaldırımda yürüyemiyorsunuz park etmiş bisikletler kaldırımı kapattığı için. Yaya geçitlerinde de geçiş önceliği bisikletlerin. Asla frene dokunmuyorlar. Yayaysanız bisikletliler için tamamen görünmezsiniz. Kavşakta “Düz devam edecek heralde” diye düşünüp yandaki sokakta karşıdan karşıya geçmeye başladığınız an, büyük bir hızla sizin olduğunuz sokağa dönebiliyorlar mesela. Dolayısıyla çok dikkatli olmakta fayda var. Burada yaya öncelikli trafik kuralları işlemiyor.

Amsterdam’In bitki örtüsü, bisikletler. (Fotoğraf: leggybirdphotos / Envanto Elements)

Size “Amsterdam bisikletle gezilir” diyenler olacak ama planınızı programınızı buna göre yapmadan önce ortamı gözlerinizle görmenizi öneririm. Eğer şehir içinde bisiklet kullanmaya alışkınsanız bisiklet kiralayabilirsiniz. Eğer alışkın değilseniz Amsterdam’ın pek de başlangıç seviyesi bir şehir olmadığını bilin.

HouseBoat’lar

Amsterdam’da kanallara nazır arazilerin çok kıymetli ve nüfusa oranla yetersiz olduğundan bahsetmiştim. İşte bu durumun doğurduğu sonuçlardan bir tanesi de houseboat kültürü olmuş. 17. yüzyılda, yani yeni kanallar açıp şehri genişletme ihtiyacının doğduğu yıllarda Amsterdam’da 700 kadar houseboat varmış. Arazi bulamayan halk demirlemiş teknesini ev niyetine, başlamış içinde yaşamaya… Houseboat’lar genellikle ömrünü doldurmuş eski kargo gemilerinin elden geçirilerek bir eve dönüştürülmesi şeklinde üretiliyormuş.

Ev sahibi olmak yerine kanala tekne demirleyip içinde yaşamak zaten yüzyıllardır süregelen bir gelenek yani. Ancak II. Dünya Savaşı’nda şehir epey hırpalanınca konut sorunu çok daha ciddi noktalara ulaşmış ve houseboat sayısında patlama yaşanmış.

Kanallara demirleyen Hosueboat’larda hayat sürüyor. (Fotoğraf: Igor_Tichonow / Envanto Elements)

Eskiden houseboat’lar elektrik ve su şebekesine bağlı olmayan (kanalizasyon dahil evet) ucuz bir barınma şekliydi ama artık bu değişti. Botlar şehir şebekelerine bağlı ve içlerinde çok lüks olanları bile var. Bugün 2400 civarında ailenin houseboat’larda yaşadığı tahmin ediliyor. Bir bu kadar da otel olarak kullanılan houseboat vardır diye tahmin ediyorum.

Semboller

Amsterdam’da gezerken bayrakların ve armaların üzerinde “XXX” sembolü olduğunu fark edeceksiniz. İnsanın aklına ilk olarak müstehcen şeyler gelse de konunun bununla hiçbir ilgisi yok. Tam tersine bu X işaretleri İsa’nın havarilerinden bir tanesi olan Aziz Andrew’un haçını simgeliyor. Ortadaki siyah bant ise suyu yani Amstel Nehrini Sembolize ediyor.

Sembolde üç x olmasının sebebinin, şehri üç felaketten korumak olduğu söyleniyor. Yani bir X yangın, bir X sel, diğer X ise salgın hastalıktan korunma için. Bu teoriye karşı çıkanlar var çünkü bu sembol Amsterdam tarihinde veba gibi büyük salgınların hiç görülmediği tarihlerden beri kullanılıyormuş.

Bir de turuncu bayraklar var. Ülke bayrağı kırmızı beyaz ve maviden oluştuğu için bu “Hollandalılar neden turuncuyu ulusal renkleri olarak sahipleniyorlar?” sorusu geliyor insanın aklına. Sebebi kraliyet ailesinin “Nassau-Oranje” hanedanından gelmesiymiş. “William of Orange” Hollanda tarihinde vatansever bir kahraman olarak kabul ediliyormuş.

Amsterdam’ın sembolü (Fotoğraf: Peyman Shojaei / Unsplash)

Amsterdam’a Gitmeden Önce Bilinmesi Gerekenler

1. Şehir Kartı: Amsterdam’da birkaç gün geçirecekseniz ve bolca müze gezmeyi planlıyorsanız I Amsterdam City Card satın alabilirsiniz. Bence bir günlük kart pahalı yani tek günde o kartın parasını çıkaracak kadar gezmek zor ama süre uzadıkça kart da ucuzladığı için 3-4 günlük bir seyahat planlayanlar için avantajlı oluyor. Bu kartla 70 müzeye ücretsiz girebiliyorsunuz, kanal turuna çıkabiliyorsunuz, bisiklet kiralayabiliyorsunuz ve GVB’ye bağlı toplu taşıma araçlarını ücretsiz kullanabiliyorsunuz.
Bu kartı Amsterdam Tren İstasyonu’ndaki bankodan veya resmi web sitesinden alabilirsiniz.

2. Müze Biletleri: Bazı müze biletlerini erkenden online olarak almazsanız kapıda bilet bulma ihtimaliniz çok düşük. Örneğin Anne Frank’ın Evi için biletler haftalar önceden tükeniyor. Van Gogh Müzesi ve Rijksmuseum içinse en az bir hafta önceden bilet almakta fayda var. Elbette bu süreler sezona göre değişkenlik gösterebilir.

“I Amsterdam kartım var bilete gerek yok, kapıda gösterir girerim.” diye düşünmeyin. Bu kart sadece bileti ekstra bir ücret ödemeden almanızı sağlıyor. Yer bulunmayan müzeler için erkenden bilet alma gerekliliğini değiştirmiyor.

Biletleri her zaman kendi resmi sitelerinden almanızı tavsiye ederim. Aracı sitelerde nadiren indirim olsa da genellikle daha pahalıya satılıyor (çünkü komisyon alıyorlar). Bir de sahte bir siteye denk gelip dolandırılma tehlikesi var tabii.

Rijksmuseum

3. İklim: Bence Amsterdam soğuk havada gezilecek bir şehir değil. Kanalların etrafında yürüyüş yapmak, parklarda oturmak, açık havada zaman geçirmek isteyeceğiniz bir şehir. Kışın hava çok soğuk oluyor. İlkbahar ve sonbahar aylarında ise çok dengesiz. Yağmuru, dolusu, rüzgârı bunaltabiliyor insanı. Benim önerim Amsterdam’ı yaz aylarında gezmeniz olur. Genellikle bunaltacak kadar sıcak olmuyor. Bu arada yazın da yağmur yağmayacağının garantisi yok. Siz yanınızda bir şemsiye ya da yağmurluk bulunurun yine de.

Eğer lale bahçelerini ya da lale tarlalarını gezmek istiyorsanız o zaman işler değişiyor. Laleler mart sonunda açıp mayıs ortasına kadar çiçekli kalıyor. Dolayısıyla lale görmek istiyorsanız buraya gelmek için en ideal ay Nisan ayı.

4. Ulaşım: Amsterdam’da toplu taşıma işi biraz karışık ve yazık ki ben de tamamen çözemedim ama bildiğim kadarını şöyle anlatayım:

Şehir içinde pek çok yere GVB metrolarıyla, otobüsleriyle ya da tramvaylarıyla gidip gelebiliyorsunuz ama Zaanse Schans’a veya Volendam’a EBS otobüsleri gidiyor, Havalimanına gidip gelen trenler ise Connexxion’a bağlı. Şirketler farklı olduğu için birinin bileti diğerinde geçerli değil.

Bu şirketlerin hepsinde geçen “Amsterdam: City & Region Travel Ticket” adında bir tane ulaşım kartı var. Bu kartı günlük, 2 günlük ya da 3 günlük olarak alabiliyorsunuz. Bu kartın web sitesine linke tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Amsterdam Centraal’in üst katındaki otobüs durakları

Eğer merkezde kalıyorsanız ve her gün birden çok yolculuk yapmayacaksanız çok avantajlı bir kart değil bence. Örneğin Zaanse Schans’a gidip dönmek 12€, bir günlük ulaşım kartı €21.00. Eğer oteliniz merkeze uzaksa ve her gün farklı şirketlerin farklı araçlarına binmeniz gerekecekse, işte o zaman bu kartı alabilirsiniz.

Eğer ulaşım kartı almak yerine günlük biletlerle idare edecekseniz, otobüs veya tramvay biletinizi aracın içinden kredi kartınızla alabiliyorsunuz. Sorun şu ki sadece tek tip bilet satıyorlar ve seve seve gidiş dönüş bilet alıyorsunuz. Bunun dışında bilet alma otomatları da var tabii.

NS Mobil uygulamasını ulaşımınızı planlamak için de kullanabilirsiniz. Kalkış ve varış noktanızı yazdığınızda size hangi duraktan hangi araca binip nerede aktarma yapacağınızı vesaire gösteriyor. Tren biletlerini doğrudan bu uygulama üzerinden satın alabiliyorsunuz. Uygulamadan almak otomattan almaktan 1€ daha ucuza geliyor. NS Mobil uygulamasına şu linkten ulaşabilirsiniz.

Raylı ulaşımda kartınızı hem binerken hem inerken okutmanız gerektiğini unutmayın. Burada ücretler mesafeye göre belirleniyor. Eğer indiğiniz yerde kart okutmazsanız o hat üzerinde gidilebilecek en uzak mesafenin parası çekiliyor.

5. Ödemeler: Ben zaten tüm ödemelerimi kredi kartıyla yaptığım için hiç sorun yaşamadım ama okuduğum tüm seyahat rehberlerinde nakit kabul etmedikleri anlatılmıştı. Yanınızda mutlaka yurt dışında kullanıma açık bir kredi kartınız olsun çünkü nakit para kabul etmeyen pek çok yer var anladığım kadarıyla.

4 Günlük Haritalı Amsterdam Gezi Rehberi

Biraz sanat, biraz tarih, biraz doğa, biraz da mimari içeren 4 günlük bir Amsterdam Gezi rehberi çıkardım ama burada görülebilecek yerlerin tamamı benim yazdıklarımdan ibaret değil elbette. Kendi zevklerinize daha uygun bir plan çıkarma istiyorsanız Amsterdam’da Gezilecek Yerler başlığının altına mutlaka bakın. Orada hem haritalı rehberde kısaca bahsettiğim yerleri çok daha detaylı anlatıyorum, hem de bu rehbere dahil etmediğim ama gezilmeye değer pek çok yerden bahsediyorum.

1. Gün: Kanal Turu ve Yürüyerek Amsterdam Şehir Merkezi

Bugün bol yürüyüşlü, biraz yorucu bir gün olacak, peşinen uyarayım. Tüm yürüyüş güzergahını tek haritaya sığdıramadığım için ikiye böldüm. Bir sonraki haritada bu ilk paylaştığımın bittiği yerden devam edecek.

Bence Amsterdam’a gelince yapılması gereken ilk şey kanal turuna çıkmak. Kulağa çok turistik bir aktivite gibi gelebilir ama bence kesinlikle atlamayın. Çünkü bu turda şehrin önemli yapılarını da öğreniyorsunuz, şehrin mimarisi de, kanalların özelliklerini de. Bunları bilerek gezmeye başlayınca pek çok şey daha anlamlı oluyor.

Haritada “Stromma” olarak işaretlediğim yerden birkaç farklı firmanın tekne turları kalkıyor. Küçük teknelerle kendi başınıza da gezebiliyorsunuz, neredeyse her dilde audio guide’ı büyük teknelere de binebiliyorsunuz. Yiyecek içecek servisi olan orta boy tekneler de var, üstü açık olanlar da, kapalı olanları da… Seçenek bol yani. Burası aynı zamanda Amsterdam’daki dar geleneksel binaların çok güzel fotoğraflarını çekebileceğiniz bir nokta çünkü önü açık.

Damrak’ta kanal turlarının kalktığı yer. (Fotoğraf: Fokkebok / Envanto Elements)

Tekne turundan şehrin merkezine doğru yürüyeceğiz. Gideceğimiz noktada Omelegg gibi güzel kahvaltı mekanları da var. Karnınızı doyurup çok yakınınızda kalacak olan Saint Nicholas Bazilikası’na bir göz atabilirsiniz. Girişi ücretsiz olan Bazilika 1880’li yıllarda yapılmış, geç barok ve rönesans mimari stillerini harmanlayan oldukça şık bir yapı.

Bir sonraki durağımız yine bir kilise-müze olan Our Lord in the Attic Museum. Dürüst olmak gerekirse 17€ verip içine girmek hiç içimden gelmedi (sizin iAmsterdam City Card’ınız varsa ücretsiz girebilirsiniz) ama şehir açısından önemli bir yer olduğu için bahsetmeden geçmek istemedim. Şimdi biz “Amsterdam Özgürlükler Şehri” diyoruz ya; bu her zaman böyle değilmiş. Amsterdam’da bir dönem Katolik olmak yasakmış. Bu yasaklar insanların konutların içerisine gizlenmiş kiliseler açmasına neden olmuş. Our Lord in the Attic Museum ise eskiden varlıklı bir tüccarın eviymiş. 1663 yılında evinin çatı katını gizlice kiliseye çevirmiş ve katolikler gizlice buraya gelerek ibadet etmeye başlamışlar. Burası bir müzeye çevrildiği için bu yapı ve dönem hakkında bilgi alabileceğiniz bir yer. Bu kadar pahalı olmasa gezerdim açıkçası ama onu yerine tesadüfen bulduğum, girmesi ücretsiz başka bir gizli kiliseyi gezdim. (De Papegaai Kilisesi)

Haritayı takip ederken ufak ufak Red Light District’e girmeye başladığınızı fark edeceksiniz. Gündüz erken saatlerde açık olan tek tük vitrin hariç buranın Red Light olduğunu hissettiren pek bir şey yok. İnsanlar işinde gücünde takılıyor burada. Hediyelik eşya mağazaları, restoranlar, cafeler… Gece olduğunda ise kırmızı ışıklı tabelalar yanıyor ve vitrinler açılıyor. Vitrinler tahmin edeceğiniz üzere genelevlere ait. Vitrinlerin ışık rengi hitap ettiği kişilerin cinsel yönelimine göre değişebiliyor. Bunlar dışında malum tarzda gösteriler düzenlenen tiyatrolar, erotik temalı müzeler ve malum ürünler satan mağazalar var.

Red Light District’te fotoğraf ve video çekmek kesinlikle yasak bu arada. Çalışanlar kayıt altına alınmak istemiyorlar haklı olarak ama azar işitmek için onları çekmenize gerek yok. Eski Kilise’nin fotoğrafını çekerken – tam yanımda oldukları için kadraja girebilmeleri fiziken mümkün olmadığı halde- bağırarak camları yumruklamışlardı. Polisler daha kibar müdahale ediyorlarmış. Polis demişken yetkililer buranın güvenliğini gerçekten çok ciddiye alıyorlar. Çok sayıda polis var dolayısıyla burası Amsterdam’ın en güvenli yerlerinden biri olabilir.

Oude Kerk

Red Light District’in gecesini görmek isterseniz buraya gece gelirsiniz zaten. Biz gezimize dönelim ve az önce fotoğrafını çekerken azar işittiğimi söylediğim Eski Kilise’ye bakalım. Haritada Oude Kerk olarak işaretlediğim yer Amsterdam’ın en eski yapılarından bir tanesi. 1570 yılında yapılan kilise bugün ibadethane olarak değil sanat müzesi olarak kullanılıyor. Genellikle de modern sanat enstalasyonları veya etkinlikler oluyor. İlginizi çeken özel bir şey yoksa içine girmeden devam edebilirsiniz.

Bir sonraki durağımız Nieuwmarkt. Hafta içi burada pazar kuruluyor ve peynirler, meyve sebzeler, mum be biblo gibi ev eşyaları satan stantlar oluyor. Pazar günleri ise bit pazarı kuruluyormuş. Ben gittiğimde burada yenileme çalışması olduğu için hiçbirini göremedim ama meydanın ortasında kalan 15. yüzyıldan kalma küçük tarihi De Waag binasıyla çok sevimli görünen bir meydan olduğunu söyleyebilirim. Bugün bir enstitü ve restoran tarafından kullanılan bina tarih boyunca gümrük, cerrahlar loncası ve itfaiye binası gibi çeşitli amaçlarla kullanılmış.

Nieuwmarkt Meydanındaki De Waag binası (Fotoğraf: Nazım Can Tunç / Unsplash)

Bu arada Nieuwmarkt meydanına çıkan Zeedijk Caddesi şehrin Chinatown’ı olarak kabul ediliyor. Özel olarak haritaya işaretlemedim ama Uzakdoğu mutfağına düşkünseniz akşam bu caddeye uğrayabilirsiniz. Biz şimdilik gezmeye devam edelim…

Haritayı takip ettiğinizde sizi en kısa yoldan değil de Damrak Caddesi üzerinden yürüttüğümü fark edeceksiniz. Burada vaktiyle Mal Piyasası binasıolarak yapılan ve sonrada kongre merkezine gönüştürülen Beurd Van Berlage binasın, hemen yanındaki boğa heykelini ve karşı çaprazındaki süslü Beurspassage pasajını da görmüş olacaksınız.

Damrak’ta ilerlemeye devam ettiğinizde Dam Meydanı’na ulaşacaksanız. Dam Meydanının etrafında Kraliyet Sarayı, Yeni Kilise ve Madame Tussauds müzesi var. Yeni Kilise ile Kraliyet Sarayının hemen arasından geçen sokaktan ilerlerseniz karşınıza Magna Plaza çıkacak. Burası kentin eski postane binasıymış ama bugün AVM olarak kullanılıyor. İçerisi gezmeye değer mi bilmiyorum ama binaya bir bakın derim çünkü baya havalı bir mimarisi var.

Solda Magna Plaza, Sağda Kraliyet Sarayı (Fotoğraf: Javanng / Envanto Elements)

Dilerseniz benim bir sonraki durak olarak önerdiğim Anne Frank’in Evi yerine Madame Tussauds müzesini de gezebilirsiniz ama hepsi birden yetişmez. Bir tanesini seçmek lazım. Dilerseniz bu müzeler yerine Kraliyet Sarayı’nı da gezebilirsiniz. Yeni Kilisenin içini gezmeye ise hiç gerek olmadığı kanaatindeyim.

Madame Tussauds ünlülerin bal mumu heykellerinin sergilendiği bir müze. Gidip “aa ne kadar minyonuş”, “ne güzel yapmışlar her an canlanacakmış gibi” şeklinde geyik yapabileceğiniz, bol fotoğraf çektirebileceğiniz eğlenceli bir gezi olabilir ama bu müzenin dünyanın dört bir yanında şubeleri var. İstanbul dahil. Dolayısıyla ben haritaya burayı değil; sadece burada görebileceğiniz bir yer olan Anne Frank’in Evi’ni ekledim.

Anne Frank 12 yaşındayken Naziler’den kaçmak için gizli bir çatı katı dairesine saklanan Yahudi bir kız çocuğu. Kendisi burada 2 sene yaşadıktan sonra yapılan baskınla yakalanıyor ve götürüldüğü toplama kampında, 15 yaşında hayatını kaybediyor. Burada kaldığı dönemde tuttuğu günlük daha sonradan yayınlandığı için hayatının bu döneminde tanıklık edebiliyorsunuz. Bugün Anne Frank’in saklandığı çatı katının bulunduğu bina müze olarak gezilebiliyor. Yalnız biletinizi haftalar öncesinden online olarak almanız gerektiğini unutmayın. Müzenin giriş ücreti ise € 16,00.

Anne Frank’ın saklandığı çatı katına açılan gizli geçit (Fotoğraf: Cris Toala Olivares / www.annefrank.org)

Anne Frank Haus’un hemen yanında Westerkerk adlı bir kilise var. Bu kilise hem Anne Frank’in günlüğünde bahsettiği kilise, hem de uzun kulesiyle şehrin silüetinde yer tutan bir mimari yapı. Bu kilisenin önündeki meydandan kana uzanan üçgen bir çıkıntı göreceksiniz. Bu çıkıntı da cinsel yönetimi nedeniyle zulme uğramış eşcinseller için yapılan, “Homomonument” adlı bir anıt. Buraya ölenlerin resimleri, çelekler ya da çiçekler bırakılıyor

Şimdi “De 9 Straatjes” veya “Nine Streets” olarak bilinen bölgeye gidiyoruz. Burası şehir merkezinden biraz daha sakin, çok güzel kanal manzaraları sunan bir mahalle. Çok sayıda küçük butik olduğu için alışveriş yapmak isteyenlerin de favorisi. Fırın tarzı güzel mekanlar da var, 18 yüzyılda yapılmış şık binalar da.

Buraya çok yakın bir noktada Joes Kloppenburg Köprüsü var. Hani çiçeklerle süslenmiş bisikletlerin sabitlendiği bir kanaldan çekilen ikonik Amsterdam fotoğrafları var ya… İşte o fotoğrafları bu köprüden çekebiliyorsunuz. (konumu için tıklayın) Köprüye adını veren Joes Kloppenburg ne yazık ki sokak ortasında birkaç sarhoş tarafından dövülerek öldürülen bir gençmiş. Tabii Hollanda böyle olayların her gün görülen bir üçüncü sayfa haberi değil de skandal sayıldığı bir ülke olduğu için Kloppenburg’un öldürüldüğü yere bir anıt yapmışlar. Şehrin en güzel manzaralarından bir tanesine sahip olan bu köprüye Kloppenburg’un adını vermişler ve yaşananları hatırlatacak bir bilgilendirme plakası sabitlemişler köprüye.

Şimdiii, eğer sabah erkenden gezmeye başladıysanız vaktiniz yetecektir ama eğer saat 4’ü geçtiyse buradan sonrasını bir sonraki güne kaydırabilirsiniz çünkü sıradaki durağımız olan Kanal Müzesi saat 5’te kapanıyor. Müzeyi atlayıp gezmeye devam etmek de bir seçenek ama bence gezin çünkü gerçekten öğretici bir müze. Burada size Amsterdam’ın ve kanalların tarihini, binaların nasıl inşa edildiğini, şehir planlamasının neden böyle yapıldığını çok güzel bir şekilde anlatıyorlar. Öyle sayfalarca yazı okuyarak değil; videolar ve canlandırmalar izleyerek öğreniyorsunuz tüm bilgileri.

Kanal Müzesi’nin bileti 16€ tutuyor ve gezmesi yaklaşık 45 dakika sürüyor. Yaklaşık 15 dakikada bir grup alıyorlar içeri. Saati kaçırırsanız bir sonrakini bekliyorsunuz.
Sıradaki durağımız Begijnhof. Aslında burası Hristiyanlar için daha kıymetli bir yer olsa da çok huzurlu ve tarihi bir mahalle olarak gezmesi de keyifli. Burayı da 18:30’da kapatıyorlar dolayısıyla Kanal Müzesine yetiştiyseniz, buraya da rahat rahat yetişirsiniz.

Kanal Müzesi’nin içi ve evin bahçesi. Bu bölgedeki evlerin çoğunun arka tarafında geniş bahçeler varmış.

Begijnhof 14. yüzyılda kurulmuş ve binalar en son 17. ve 18. yüzyıllarda yenilenmiş. Hatta Amsterdam’daki en eski ahşap bina da burada yer alıyor. Dolayısıyla bir tarih yolculuğuna çıkmış gibi oluyorsunuz.

Mahallenin kuruluşu ise dini sebeplere dayanıyor. Beguine tarikatına mensup rahibeler manastır hayatı gibi dünyevi dünyadan uzak bir hayat sürmeyi tercih ediyorlar. Buradaki evleri satın alarak burada bir manastır hayatı yaşamaya başlıyorlar ve mahalle böyle kurulmuş oluyor. 1971 yılında tarikatın son üyesi de öldüğü için artık maddi desteğe ihtiyacı olan yaşlılara ve öğrencilere veriliyormuş bu evler.

Burası artık bir konut alanı olduğu için yere girip çıkamıyorsunuz. Avluya ve binalara bakıp kilisesini gezebiliyorsunuz yalnızca. Giriş için herhangi bir ücret ödenmiyor ve en fazla 20 dakikanızı alıyor burayı görmek.

Bugün göreceğimiz çok az yer kaldı ama hepsini tek harita üzerinde işaretleyemediğim için geri kalanını aşağıdaki haritaya ekledim:

Şimdi “Dancing Houses” olarak bilinen yamuk yumuk evleri görmeye gidiyoruz. Bu evlerin neden yamuk olduğunu zaten Amsterdam Hakkında başlığının hemen altında anlatmıştım. Haritada bu evlerin olduğu yeri değil de kanalın hemen karşı kıyısını işaretledim. Böylece evlerin ne kadar yamuk olduklarını daha net görebilirsiniz. Yine de ideal bir fotoğraf noktası bulamadığımı söylemeliyim çünkü evlerin hemen önündeki houseboat’lar manzarayı epeyce kapatıyor.

Sırada çiçek pazarı olarak da bilinen bir dizi dükkân var. Bu dükkanlar kanalın üzerinde duran platformlara doğru uzandığı için “yüzen market” olarak da adlandırılıyor. Dürüst olmak gerekirse çiçeklerle, toprakla, bahçecilikle ilgilenmiyorsanız buranın size sunabileceği pek bir şey yok. Belki lalelerin çiçek açtığı dönemde gidenler daha güzel manzaralarla karşılaşıyordur ama genel olarak tohum, toprak ve saksıdan ibaret bir yer olduğunu söyleyebilirim. Yine de gidip kendi gözlerinizle görebilirsiniz zaten son durağımıza giderken yol üzerinde sayılır.

Günün son durağı ise Rembrandt Meydanı. Geziyi özellikle burada bitirdim çünkü bu civarda pek çok restoran ve gece kulübü alternatifiniz olacak. Kimileri çok popüler turistik yerler, kimileriyse daha lokal… Gelmişken şehrin ikonik meydanını ve meydandaki heykelleri de görmüş oluyorsunuz.

Rembrandt Meydanı’nda bulunan Rembrandt Heykeli

Bugünü burada noktalıyoruz. Yarın saha sakin bir gün olacak.

2. Gün: Zaanse Schans + Zaandam

Zaanse Schans teknik olarak Amsterdam sayılmıyor. Amsterdam’a bağlı ayrı bir köy yani. Öte yandan neredeyse şehirle birleşmiş durumda olduğu için Amsterdam civarında gezilecek yerler arasına eklemeden bu gezi planına dahil ettim.

Bugünkü plan bir önceki günkü kadar yoğun ve yorucu değil. Geç kalkıp geniş geniş, rahat rahat gezebilirsiniz. Alışveriş ve yeme içmeye de bolca vaktiniz kalacaktır çünkü Zaanse Schans‘ı gezmek en fazla 4-5 saat sürüyor. Bir saat de Zaandam’a ayırsanız ohoo… Zaanse Schans’a giden otobüslere binmek için tren istasyonunun solunda kalan alt geçitten geçip arkasına dolaşıyorsunuz ve üst kata çıkıyorsunuz. Neredeyse 10-15 dakikada bir otobüs var ve yolculuk 45 dakika kadar sürüyor.

Burası teknik olarak Amsterdam sayılmasa da IAmsterdam kart buradaki müzelerde de geçerli. Hatta IAmsterdam Card almadığıma sadece burada pişman oldum çünkü burada bir sürü bıdık bıdık müze var. 5 dakikada bakıp çıkacağınız yerlere 5-6 € verme fikri epey can sıkıcı oluyor.

Eğer müzeleri gezmek isterseniz 29,50 € vererek buradaki tüm müzelerde geçerli bir Zaanse Schans bileti de alabilirsiniz. Bilete bu linke tıklayarak ulaşabilirsiniz. Burayı gezerken kullanabileceğiniz yürüyüş rotasını haritaya ekledim ama “ben her şeyi görüp kendi rotamı oluşturmak istiyorum” diyorsanız bu linke tıklayarak tüm önemli yerlerin işaretli olduğu interaktif bir haritaya da ulaşabilirsiniz.

Peki Zaanse Schans’da sizi neler bekliyor? Öncelikle burası koştur koştur gezip bir sürü yer görülecek bir yer değil, sakin sakin yürüyüş yapıp ortamın keyfini çıkaracağınız bir yer. Otobüsten indikten sonra Zaans Museum’um yanından geçip dümdüz ilerlerseniz ahşap bir kule göreceksiniz. Bu yüksek kule tüm manzarayı ayaklar altına serdiği için çıkmaya değer. (konumu için tıklayın.)

Kulenin hemen yanında Zaans Museum var. Burada Verde çikolata fabrikasının, dokuma evlerinin ve bakırcıların 100 yıl önce nasıl üretim yaptığını gösteren galeriler var. Endüstri devrimi döneminde kalma eşyalar ve küçük bir tablo koleksiyonu da sizi bekliyor. Neden mi? Çünkü burası 1800’lü yılların organize sanayi bölgesi.

19. yüzyılın başlarında Zaan Nehrinin kıyısında 600’den fazla yel değirmeni varmış. Çiftlikler, depolar, atölyeler, tarlalar ve değirmenler ile gerçek bir sanayi bölgesi yani. Zamanla değirmen kullanımı azalınca, kalan değirmenleri korumak için nehrin bu tarafına taşımışlar. Zanns Müzesi de buranın bu endüstriyel yönüne ışık tutuyor.

Akşap kulenin tepesinden Zaanse Schans manzarası ve Wooden Shoe Workshop’un önündeki dev klompenler.

Zaans Museum’dan çıkınca hediyelik eşya dükkanlarının arasından geçip Zaanse Schans’a giriş yapmış oluyorsunuz. Girişte köşede Weavers House var. Zaanse Ticket’ınız varsa ücretsiz olarak gezebilirsiniz. Biraz ileride ise Wooden Shoe Workshop var. Zaanse Schans’a gelen herkesin yere konulmuş dev ayakkabılar içerisine girerek fotoğraf çektirdiği bir nokta var ya… İşte o nokta bu binanın köşesi. İçerisini de ücretsiz olarak gezebiliyorsunuz.

Wooden Shoe’dan kasıt Klompen adı verilen geleneksel Hollanda ayakkabıları. Bu ayakkabılar içlerine kalın yün çoraplar giyilerek kullanılıyormuş. Burası aslında bir mağaza ama içerisinde küçük bir müze ve üretim atölyesi de var. Müze kısmında eski fotoğraflar ve tasarım klompenler var. Atölye kısmında ise belli aralıklarla workshoplar düzenleniyor ve ayakkabıların üretim süreçlerini göstererek anlatıyorlar. Mağaza kısmı ise devasa. Her boyda ve desende klompen kulabiliyorsunuz. Sadece ahşap ayakkabılar değil, ahşap ayakkabılarla aynı tasarıma sahip peluş terlikler bile var.

Sonraki durağımız olan Coopery yine girişi ücretli minik müzelerden bir diğeri. Burası bira fıçısı üretilen bir yermiş. Biletiniz varsa girip bakın, yoksa girmeye değer mi emin değilim. İçine girmeseniz bile buraları turlamak için keyifli yerler o yüzden bu yollardan geçin. Özellikle biraz ileride kalan ahşap evler çok tatlı görünüyor.

Zannse Schans sokakları ve kanalları

Bu yolu takip edince yan yana iki müze ve tatlı çardağımsı bir yapı var. İşaretlediğim Albert Heijn Müzesi, Hollanda’nın meşhur marketler zincirinin ilk şubesi. Albert amcamız 1820 yılında buraya bir market açmış ve marketin içerisi sanki hala o yıllardaymışsınız gibi korunmuş. Tabii Holanda’ya barkodu ilk getiren kişi olması, bundan 150 sene önce eve teslimat gibi uygulamaları denemiş olması gibi ilginç detaylar da var. Müze ücretsiz olduğu için önünden geçerken girip bakmak size hiç bir şey kaybettirmez ama müze sadece hafta sonları açık diye biliyorum.

Albert Heijn müzeninin hemen solundaki müze ise Zaman Müzesi (Museum Zaanse Time). Giriş ücreti 10€ ve içerisinde 16. yüzyıldan günümüzün modern dijital saatlerine uzanan skalada bir saat koleksiyonu var. Meraklıları için ilgi çekici olabilir. Zaman Müzesi’nin hemen yanındaki burunda göreceğiniz çardağımsı yapı ise 18. yüzyıldan kalma bir çay evi. Aslında başka bir yerde bulunan tarihi yapıyı buraya vinç ile taşıyıp getirmişler. Şu anda burası 3 nesildir döküm işiyle uğraşan bir aile tarafından işletiliyor ve günde üç kez geleneksel dökümcülükle ilgili gösterimler düzenleniyormuş.

Şimdi Zaan nehri kıyısından yürümeye devam ediyoruz. Biraz ilerlediğinizde solunuzda, nehir kıyısına uzanan bir park göreceksiniz. Parktan çok güzel fotoğraflar çekebilirsiniz. Pakın kıyısındaki iskeleye çıkmadan dönemeyin derim.

Yol ayrımına geldiğinizde solunuzda 115 yıllık bir baharat değirmeni kalacak. Değirmenin mağazası herkese açık ama değirmene çıkmak ücretli. Sağınızda kalan yoldan devam ettiğinizde ise Bakery Museum‘a ulaşacaksınız. Haritada işaretlemedim ama müzeye gelmeden hemen bir önceki bina, Trash & Treasures (Jagershuis) adlı bir antika mağazası. İçeride çok tatlı şeyler olduğu için girip bakmaya değer. Ayrıca bu bina bölgenin en eski binası (tam 1623 yılında inşa edilmiş) olma unvanını tanışıyor. Ben buradaki Bakery Museum’u görmedim bile o yüzden içeride ne var bilmiyorum. Zira o anda “aaaa keçilere bak ne tatlılar” diyerek buranın çaprazında kalan peynir çiftliğine koşturuyordum.

Zaanse Schans değirmenleri ve peynir çiftliğinin arkasındaki keçiler

Catharina Hoeve’un Peynir Çiftliği’ne mutlaka uğrayın çünkü hayatınızda bu kadar çok peynir çeşidini aynı yerde tadabileceğiniz başka bir yer yok. Aklınıza gelebilecek -hatta gelemeyecek- her türlü peyniri yapmışlar. Trüflü, sarımsaklı, fesleğenli hatta hindistan cevizli ve lavantalı peynirler bile var ve hepsini tadabiliyorsunuz.

Malum zaten Hollanda Gauda peynirleri ile ünlü bir ülke. Dolayısıyla buradan alınabilecek en güzel şey peynir. Peynir satın alırken dikkat etmeniz gerekenleri “Amsterdam’dan ne alınır? başlığında detaylı bir şekilde açıklayacağım. Buradaki fiyatlara gelirsek; Amsterdam’ın merkezindeki Henry Willing mağazalarından 2-3€ daha ucuza alışveriş yapabiliyorsunuz. Öte yandan süpermarketlerde satılanların daha ucuz olduğunu duydum. Eğer çok sayıda peynir alacaksanız önce bir süpermarketlere bakabilirsiniz.

Bu peynir çiftliğinde çok küçük bir müze var ama pek anlamlı bir yer değil açıkçası. İçeride belirli aralıklarda peynir üretimi hakkında sunumlar ve gösterimler yapılıyor. Sunuma yalnızca rezervasyonlu gruplar katılabiliyormuş ve bireysel gittiyseniz dışarıdaki ekrandan izleyebiliyormuşsunuz. Buranın en keyifli tarafı ise tadım ve keçiler! Mağazanın arka tarafında bir sürü cüce keçi var ve elinizi uzattığınızda gelip kendilerini sevdiriyorlar. İnanılmaz tatlılar!

1781 yılında yapılan ve günümüzde hala boya öğütmek için kullanılan yel değirmeni.

Peynir çiftliğinden çıktığınızda nehir boyunca sıralanan yel değirmenlerinin yanından huzurlu bir yürüyüş yapacağız. Ben buradaki tüm değirmenleri tek tek işaretlemedim ama bu değirmenler aşağı yukarı 350-400 yaşında tarihi yapılar. Kimisi hala işliyor, kimisi müze olarak gezilebiliyor. Birinde boya öğütülüyor, bir başkası ahşap testerelerini çalıştırmak için kullanılıyor. İçlerini gezmek hep ücretli tabii.

Nehir boyunca değirmenler eşliğinde ilerleyeceğiniz bu yolun en sonunda ise Windmill museum (Molenmuseum) var. Değirmenlere çok yakın değil yani biraz yürümek gerekiyor. Müzenin web sitesine göre burası değirmen kültürünü ticaret, endüstrileşme, iş gücü, kültür, kalkınma ve fakirlik bağlanımında çok yönlü bir şekilde alıyormuş ama zaten grip olduğum için benim mecalim oraya kadar yürümeye yetmedi açıkçası. Daha güzel bir havada, daha enerjik bir şekilde gelseydim görmek isterdim.

Zaanse Schans gezimiz burada sona eriyor. Şimdi geldiğimiz yoldan geri dönüp tekrar otobüse bineceğiz.

Dönüşte şehir merkezine değil Zaandam’a giden otobüslerden birine binip burada biraz turladıktan sonra trenle Amsterdam şehir merkezin dönebilirsiniz. Zaandam’da ne var derseniz ikonik bir mimari eser olan Inntel Hotels binası var. Amsterdam’ın geleneksel ahşap evlerinden esinlenen ilginç bir bina burası. Otel binası dışında mimariyle oyunlar oynayan başka yapılar da var.

Biz Amsterdam’da hasta olduğumuz için enerjimizi biraz daha idareli kullanalım dedik ve Zaandam’ı pas geçtik. Buradan da anlayacağınız üzere benim gözümde ilk gözden çıkarılabilecek yer burası. Eğer Amsterdam’da az vakit geçirecekseniz burayı pas geçebilirsiniz.

İkonik Inntel Hotel binası (Fotoğraf: biletskiy / Envanto Elements)

3. Gün: Amsterdam Noord

Bugün Amsterdam’ın daha modern bir tarafını göreceğiz. İstikamet Amstedam Noord! Bugün IAmsterdam Card’ın işinize yarayacağı günlerden bir tanesi çünkü bu bölgeye yapılabilecek şeylerin çoğu ücretli ve hesabı alt alta toplandığınızda epey bir para ediyor. Eğer düşük bütçeyle gezip en yüksek verimi almak istiyorsanız burayı atlayabilirsiniz çünkü kıyıp bu paraları vermediğiniz zaman şehrin bu taraflarında yapılabilecek çok az şey var.

Noord bölgesine Amsterdam Centraal Station’un arkasından kalkan ücretsiz feribotlarla ulaşılıyor. Giderken Buiksloterweg iskelesine gidip dönüşte NDSM iskelesinden dönebilirsiniz. İskelelerin resmi adları da böyle mi geçiyor bilemiyorum ama Google haritalara böyle işlenmiş.

Bugün güne Adam’s Lookout ile başlıyoruz. Öncelikle buranın keyfini çıkarmak için güzel bir havada gelmek lazım. Yağmurlu, rüzgarlı soğuk bir havada gezmesi çok keyifsiz olabilir. Öte yandan bir de Iamsterdam card lazım çünkü aksi taktirde 16€ ödemeniz gerekiyor. Adam’s Lookout’un üst katı tüm Amsterdam’a yukarıdan bakabileceğiniz bir manzara terasına, manzaralı bir restorana ve şehrin en tepesinde sallanmanızı sağlayan bir salıncağa ev sahipliği yapıyor. Ayrıca içeride VR Rollercoster’da var.

Amsterdam Noord Bölgesineki Adam’s Lookout binası (Fotoğraf: rawf8 / Envanto Elements)

This is Holland size ülkenin “Holland” denilen bölgesini videolarla tanıtan bir müze. Burada ilk yerleşim nasıl başlamış, coğrafyası nasılmış, şehirler batmasın diye suyla nasıl mücadele ediyorlarmış hepsini burada öğrenebiliyorsunuz. Müzenin keyifli noktalarından biri Hollanda’yı uçarak gezmenizi sağlayan bir 5D sinema. Tarihi yapıları, lale tarlalarını, şehirleri ve okyanusları kuş bakışı, rüzgârı yüzünüze hissederek gezmiş oluyorsunuz. Tek sıkıntı şu ki bileti gerçekten pahalı. Bu noktada da IAmsterdam card yardıma yetişiyor.

Sırada NXT Museum var. Burası dijital sanat enstalasyonlarının sergilendiği bir müze ama teknolojiyi öylesine güzel kullanmışlar ki bir sanat eserine bakmak yerine onun içine çekiliyorsunuz. Yani bana sorsanız buraya sanat müzesi değil deneyim müzesi derim. Epey saykodelik bir ortam var.

Bu noktada bir yerlere oturup biraz dinlenip yemek yemek isteyebilirsiniz çünkü biraz yürüyeceğiz. Bir sonraki durağımız NDSM Kültür Merkezi. Burası çok büyük bir alan ve içerisinde sanat galerileri, restoranlar, müzeler ve dev bir bit pazarı var. Gerçek bir hipster mekanı diyebilirim.

NDSM Kültür Merkezi (Fotoğraf: Precious Madubuike / Unsplash)

Kültür merkezi şehrin eski tersanesinden dönüştürülmüş ama o endüstriyel doku hala duruyor. Dünyanın en büyük bit pazarlarından bir tanesi olan IJ Hallen Flea Market‘da burada yer alıyor. İçeride el yapımı ürünler, antikalar, vintage kıyafetler gibi türlü eşya satılıyor. Bit pazarı gezmeyi seven insanlar burada saatler geçirdiklerini yazmışlar yorumlara. Eğer buraya alışveriş yapma niyetiyle geliyorsanız yanınıza nakit almayı unutmayın çünkü şehrin geri kalanının aksine burada geçer akçe nakit.

NDSM Kültür Merkezi sınırlarında kalan bir diğer önemli yer de sokak sanatı ve graffiti müzesi olan STRAAT Museum. Sanatla pek aranız olmasa bile gezmekten ve rengarenk resimlere bakmaktan keyif alabileceğiniz bir yer. IAmsterdam Card ile ücretsiz girilebiliyor ama saat 17:00’fe kapandığı için çok geç saate bırakmamaya özen gösterin.

IJ Hallen Bit Pazarı (Fotoğraf: www.iamsterdam.com)

Buradaki geziniz bitince hemen şehre dönmek yerine akşamı bu bölgede geçirmenizi öneririm. NDSM’de çok kendine has kafeler ve restoranlar var. Tabii daha hareketli bir gece hayatı arıyorsanız dönüşte önce feribota sonra tramvaya binerek Rambrant Square tarafına da geçebilirsiniz.

4. Gün: Rembrandthuis + Rijksmuseum + Van Gogh Müzesi + Vondelpark

Bugün “benim sanatla pek aram yok” diyenler için opsiyonel olabilir çünkü bugün Voldelpark hariç tamamen sanat turu yapacağız. Eğer bu plan size göre değilse Voldelpark’ı Amsterdam gezinizin başka bir yerine entegre edip bugünü pas geçebilirsiniz.

Eğer bu turu yapacaksanız biletlerinizi önceden almayı unutmayın. Ben “nasılsa düşük sezon” diye düşünüp bir gün önce bilet almak istediğimde Van Gogh Müzesi’ne yer bulamadım mesela. Yaz gibi yoğun dönemlerde biletler çok daha erken tükeniyor olabilir. Şehir kartları Rembrandhous ve Rijksmuseum’a ücretsiz girmenizi sağlıyor ama yine de rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Bunun için müzelerin web sitelerine girip normal bilet alırmış gibi işlem yapıyorsunuz. Kartım var seçeneğine tıklayınca satın aldığınız bilet 0€’ya denk geliyor.

Önemli not: Van Gogh Müzesi yaz sezonunda akşam 9’a kadar açık. Kış sezonunda ise Cuma günleri hariç 17:00 – 18:00 saatleri arasında kapanıyor. Eğer seyahatiniz kışa denk geldiyse ve bugünü cumaya denk getiremiyorsanız Rembrandhous’u atlayıp doğrudan Rijksmuseum’a geçin aksi taktirde vakit yetmeyebilir ya da çok koşturarak gezdiğiniz için keyif almayabilirsiniz. Van Gogh Müzesi’nin hangi tarihte saat kaçta kapandığına bu sayfadan ulaşabilirsiniz. Van Gogh Müzesini keyifle gezmek için yaklaşık 3 saat ayırmanız gerektiğini unutmayın.

Amsterdam’daki son günümüzde gezmeye Rembrandthuis‘dan başlıyoruz. Burası Rembrandt’ın 20 yıl boyunca yaşadığı evi. Dolayısıyla eserlerini görmekten ziyade (ki içeride sergilenen eserleri de var elbette) onun gündelik hayatına ortak olmak için gidebileceğiniz bir yer. Atölyesi, mutfağı, yatağı aynı onun yaşadığı dönemdeki gibi korunmuş. Ressamın hayat hikayesini, öğrenip kişiliği ve çalışma tarzı hakkında bilgi sahibi olabileceğiniz bir müze burası.

Rembrandt’ın Evi (Fotoğraf: www.rembrandthuis.nl)

Buradan çıkınca Rijksmuseum‘a gideceğiz. Aslında iki müze birbirine çok yakın değil ama bence yürünebilir bir mesafe (1.8 km). Yine de yürüyüp yorulmak istemezseniz Wertheimpark’ın arka tarafından kalkan tramvaya binerek 15 dakika’da Rijksmuseum’a ulaşabiliriniz. Arada parkı da görmüş olursunuz. Ressamın hayatına ilginiz yoksa Rembrandhous’u komple atlayıp gezmeye Rijksmuseum’dan başlamak da bir seçenek tabii.

Rijksmuseum aşırı büyük bir müze olduğu için tamamını gezmek bir tam gününüzü alır o yüzen benim tavsiyem planlı programlı gidip ilginizi çeken dönemleri, akımları ve sanatçıları seçerek kendinize uygun bir gezi rotası oluşturmanız. Elbette burada çok uzun kalacaksanız ve her gün bir müze gezecek vaktiniz varsa tüm müzeyi baştan sona gezebilirsiniz ama gerçekçi olalım, bu şekilde gezme lüksüne sahip olan çok az kişi var. O yüzden bir vakit-fayda dengesi oturtmaya çalışıyorum önerilerimde.

Ünlü Hollandalı mimar tarafından Pierre Cuypers tarafından tasarlanan Rijksmuseum binası.

Müzeye girdiğiniz zaman kat planını gösteren kitapçıkları danışma bankosunun önünden alabilirsiniz. Rembrandt ve Vermeer gibi ustaların resimleri 2. katta, Gallery of Honour galerisinde sergileniyor. The Milkmaid, Nightwatch, Portrait of a Girl Dressed in Blue, The Threatened Swan gibi başyapıtlar burada olduğu için müzenin en olmazsa olmaz kısmı burası bence. Bir alt kat ise 18. ve 19. yüzyıl ressamlarına ayrılmış. Birkaç Van Gogh ve Goya tablosunun yanı sıra Battle for Waterloo tablosu da bu katta sergileniyor. Zemin katta ise 12. ve 17. yüzyıllar arası eserler ve “Asian Pavillion” bölümü var ki ben bu katı pas geçmeyi tercih ettim mesela.

Müze sadece sanat eserlerinden oluşmuyor. Mobilyalar, bebek evleri ve maketler gibi zanaat işleri de sergileniyor. Bunları görmek de keyifli o yüzden benim önerim önce plana sadık kalıp görmek istediklerinizi görmeniz sonra artan vaktinize göre keyfi dolaşmanız olur.

Rembrandt’ın The Standard-Bearer self portresi ve Vermeer’nin The Milkmaid tablosu Rijksmuseum’da sergileniyor.

Rijksmuseum’dan çıktıktan sonra bir yemek yemek ya da Rijksmuseum’un bahçesinde biraz vakit geçirmek isteyebilirsiniz çünkü buradan hemen bir sonraki durağımız olan Van Gogh Müzesi‘ne geçeceğiz. Rijksmuseum bahçesinin yazın çekilmiş fotoğraflarına baktığımda rengarenk lalelerle süslenmiş çok güzel bir bahçe olduğunu gördüm. Soğuk havalarda burası o kadar da keyifli görünmüyor elbette.

Sıradaki durağımız Van Gogh Müzesi. Burada Bedroom, Sunflowers, Almond Blossom, The Potato Eaters gibi meşhur tabloları ve pek çok self-portesini görebilir, sanatçının geçirdiği evreleri takip edebilir ve hayatı hakkında bilgi alabilirsiniz. Yalnız meşhur Starry Night ve Midnight in Paris tabloları bu müzede sergilenmiyor. Onu peşinen söyleyeyim de sonra hayal kırıklığına uğramayın.

Müze gezisi epey yorucu olmuş olabilir ama Vondelpark’a gidip dinlenmeye başlamadan önce görebileceğiniz son bir yer var. Zevenlandenhuizen adı verilen yerde yedi farklı ülkenin mimari stillerine göre yapılmış yedi ilginç ev yan yana duruyor. Buraları konut olarak kullanıldığı için içlerine girip gezemiyorsunuz ama bence dışarıdan bakmaya değer. Ne de olsa yolunuzu sadece 3-4 dakika uzatmanız yetecek.

Van Gogh Müzesi (Fotoğraf: Frans Ruiter / Unsplash)

Artık Vondelpark’a gidip güzelce dinlenme ve keyif yapma vakti. Zevenlandenhuizen’dan birkaç dakikalık bir yürüyüşle Vondelpark’a ulaşılıyor. Parkın içerisinde restoranlar da var ama sandviçinizi içeceğinizi alıp gelirseniz çimlere yayılıp piknik de yapabilirsiniz.

Vondelpark Amsterdam’ın tek büyük parkı olmasa da en büyük ve meşhur parkı. Tam büyüklüğü 47 hektarmış. Burada keyifli yürüyüş yapabilirsiniz ya da bisiklete binebilirsiniz. Kocaman ağaçlar, rengarenk çiçekler ve çeşit çeşit kuş türleri eşliğinde keyifli zaman geçirebileceğiniz bir yer burası. Yazın bazen açık hava konserleri de oluyormuş.

Bu günü Vondelpark’a çok yakın olan Leidseplein meydanında bitirebilirsiniz (konumu için tıklayın).  Ben gitmedim ama buranın da gece hayatı açısından çok hareketli olduğu ve pek çok güzel mekana ev sahipliği yaptığı söyleniyor. Amsterdam gece hayatı denilince ilk zikredilen yerlerden biri olan Paradiso bu bölgede yer alıyor.

Vondelpark (Fotoğraf: rawf8 / Envanto Elements)

Haritalı Amsterdam Gezi Rehberimizin burada sonuna geliyoruz. Amsterdam’da gezilecek yerleri daha detaylı incelemeden önce bir de şehir dışında bulunan, günübirlik gezilebilecek yerlere bir göz atalım.

Amsterdam Çevresinde Günübirlik Gezilebilecek Yerler

Giethoorn

Giethoorn Amsterdam çevresindeki en popüler ziyaret noktalarından bir tanesi çünkü bu şehirde yollar yerine kanallar var. Venedik’in şehir olmayan, küçük tatlı bir köy versiyonu gibi düşünebilirsiniz. Bahçeli sevimli evler arasında teknelerle gezebileceğiniz huzurlu, dingin bir atmosfer sunuyor. Yani en azından teoride öyle olması gerekiyor ama yazın hafta sonları aşırı kalabalık olduğu için o dingin atmosferi yaşamak biraz zorlaşıyormuş.

Tekne turuna çıkmak buranın olmazsa olmazı gibi bir şey ama yürüyüş yapmak ya da bisiklete binmek de mümkün tabii. Giethoorn Müzesi ve peynir dükkanları, hediyelik eşya mağazaları var ama buranın asıl olayı hiçbir şey yapmayıp atmosferin keyfini çıkarmak.

Giethoorn (Fotoğraf: baspentrubas / Envanto Elements)

Yalnız sıkıntı şu ki buraya ulaşım pek kolay değil. Yani ya trenler ve otobüsler arasında bir sürü aktarma yapacaksınız, ya da araba kiralayıp arabanızı buranın otoparkına bırakacaksınız. Araba kiralama maliyetleri düşünüldüğünde Get Your Guide gibi sitelerden hazır paket almak da akla yatkın bir seçenek aslında. Hem ulaşım, hem tekne turu bir kerede hallolmuş oluyor.

Hollanda’dan günübirlik Gieethoorn gezilerine bakmak isterseniz bu linke tıklayarak inceleyebilirsiniz.

Turla gitmek yerine kendi başınıza hareket edecekseniz Arabanızı otoparka park edip yürümeniz gerekiyor. Mesela şu otopark  tamamen ücretsiz ama merkeze biraz uzak. Bu otopark  daha yakın ama internette ücretli olup olmadığıyla ilgili farklı bilgiler var.

Tekne turuna çıkmak için nereye gideceğinizi bilmiyorsanız bu siteye göz atabilirsiniz. Bölgede tene kiralayan firmaların bir listesini inceleyip, botunuzu buradan kiralayıp, size gelen mailde belirtilen lokasyondan bota binebiliyorsunuz.

Burada yaygın olarak whisper boat denilen elektrikli sessiz tekneler kullanılıyor. Genellikle 4-6 kişilik olan bu tekneleri kendiniz kullanıyorsunuz. Tekneyi kaç saatliğine kiraladıysanız o kadar gezip geri dönüyorsunuz. Tekneyi kiralarken size gezebileceğiniz popüler rotaları gösteren bir harita da sağlıyorlar. Buna ek olarak rehberli büyük tekneler de var. Bu tekneler “canal cruise” adıyla geçiyor. Onlar hem daha ucuz hem de anlatımlı oluyor ama kendi başına gezmek kadar keyifli olur mu bilemem tabii.

Giethoorn (Fotoğraf: nzooo / Envanto Elements)

Son olarak bir de size özel rehberli tekne kiralama seçeneğiniz var. Yani bir kaptanınız oluyor, tekneyi o kullanıyor ve size rehberlik ediyor ama küçük ve size özel bir tekne ile gezmiş oluyorsunuz. Yalnız eğer kalabalık bir grup halinde gezmiyorsanız bu seçenek biraz pahalıya patlayabilir. Bahsettiğim üç tur tipine de linkini verdiğim siteden ulaşıp rezervasyon yapabilirsiniz.

Keukenhof Bahçeleri

Malum, Hollanda deyince lale, lale deyince Hollanda! Her ne kadar bu çiçeklerle Osmanlı sayesinde tanışmış olsalar da lale yetiştiriciliğini öylesine içselleştirip sahiplenmişler ki dünyanın bir numaralı lale üreticisi haline gelmişler. Dolayısıyla laleler bölgenin kültüründe de çok önemli bir yer tutuyor.

Öte yandan Hollanda lalelerini görebilmek için seyahatiniz 23 Mart ile 14 Mayıs tarihleri arasında planlamanız gerekiyor. Lalelerin çiçek açtığı dönem bu dönem. En ideal zaman ise Nisan ayı kabul ediliyor.

Bu tarihler havaların mevsim normallerinde seyredip seyretmemesine göre öne ya da arkaya kayabilir. Siz yine de yola çıkmadan önce güncel duruma bakmayı ihmal etmeyin. Sezon sınırlı olduğu için park girişinde uzun sıralar olabiliyor. Biletleri önceden almakta fayda var.

Keukenhof Bahçeleri (Fotoğraf: Dmitry_Rukhlenko / Envanto Elements)

Gelelim Keukenhof Bahçelerine…Burası Amsterdam’ın biraz güneyinde bulunan Lisse kentindeki meşhur çiçiek bahçelerinin adı. Bahçelere Amsterdam’dan arabayla 40 dakikada, tren ve otobüs aktarması yaparak ise 1 saat 15 dakikada ulaşılıyor. Eskiden Teylingen Kalesi’nin bahçesi olarak kullanıan alanda, mutfakta kullanılan otlar ve sebzeler yetiştiriliyormuş. Zaten kelime anlamı da tam olarak “mutfak bahçesi” anlamına geliyor Bugün ise birden çok bahçe içeren devasa bir botanik parkında dönüşmüş durumda. Her türden çiçek olsa da başrol elbette lalelerin. Öyle ki burada 7 milyona yakın lale bulunduğu söyleniyor.

Geniş bir alana yayılan parkın içerisinde rengarenk çiçeklerle bezeli yürüyüş yolları, labirent, heykeller, yel değirmeni, dükkanlar, restoranlar ve fıskiyeler var. Ayrıca Willem – Alexander Pavillion ya da Beatrix Pavilion gibi alanlarda çiçek sergileri oluyor.

Keukenhof Bahçelerine ortalama 3 saatlik bir zaman ayırabilirsiniz. Ben daha çok keyif yapmak istiyorum derseniz bu süre 4 saate kadar çıkar ama tam gününüzü almaz yani. Bu yüzden Keukenhof gezinizi yarım günlük başka bir geziyle birleştirebilirsiniz. Bu kısa bir Haarlem şehir turu da olabilir, buraya bir saatlik mesafede bulunan De Haar Kalesi’nde yapacağınız bir tur da… Aslında parkın hemen yanında bulunan Keukenhof Kalesi de ziyarete açık ama gerçekten vakit ayırmaya değer bir yer olup olmadığı hakkında bilgi bulamıyorum.

Konumu için tıklayın.

Keukenhof Bahçeleri (Fotoğraf: Dmitry_Rukhlenko / Envanto Elements)

Lale Yolu (Tulpenroute)

Ben bahçe değil göz alabildiğine uzanana lale tarlaları görmek istiyorum derseniz Amsterdam’ın kuzeyine doğru uzanan Tulpenroute adlı rotayı takip edebilirsiniz. Tabii yine lale sezonu olan mart sonu – mayıs başı aralığında burada olmak şartıyla.

Bu rota Almere’den itibaren Emmeloord taraflarına kadar uzanan, her iki yarımadayı da kapsayan yaklaşık 100 kilometrelik bir rota. Gezmenin en güzel yoluysa yakın bir yerleşim yerine giderek tarlalar arasında bisikletle dolaşmak.

Ben buralara lale mevsiminde gelmediğim için detayları bilmiyorum ama gidenler mutlaka bir Tulip Information Center’a danışmanızı öneriyorlar çünkü lale tarlalarının nadas süreleri epey uzunmuş. Lale Bilgi Merkezleri o yıl hangi tarlaların ekilip hangilerinin ekilmediğini bildikleri için size o sezona özel rota önerilerinde bulunuyormuş. Muhtemelen hangi şehre gidip nereden bisiklet kiralayabileceğinizle ilgili de yardımcı oluyorlardır.

Lale Tarlaları (Fotoğraf: catolla / Envanto Elements)

Marken & Volendam

Amsterdam’dan günübirlik gezilen uğrak noktalardan bir tanesi de birbirine yakın mesafede yer alan Marken ve Volendam kasabaları. Buraları Hollanda’nın tatlı, geleneksel sahil kasabaları olarak tanımlanabilir. Üstelik iki kasaba arasında arasına Feribot seferleri olduğu için ulaşım da kolay. Marken’e gidiş için Amsterdam Noord istasyonunun karşısından kalkan 111 numaralı otobüslere binebilirsiniz. İki kasaba arasında feribotla geçip sonra Volendam’dan 316 numaralı otobüse binerek Amsterdam Centraal İstasyonuna dönebilirsiniz. Bu güzergahın tam tersi de mümkün tabii.

Her iki kasabada da geleneksel ahşap evler, peynir dükkanları, kanallar, yemyeşil bahçeler ve tarlalar var. Gidenler epey övüyorlar aslında ama dürüstçe kendi fikrimi söylemem gerekirse ben bu rotaya vakit ayırmak istemedim. Benim gözümde Amsterdam’a bolca vakit ayırıp sonra Keukenhof’u görüp sonra lale tarlalarını gördükten sonra daha hala vakit kalırsa yapılacak bir rota bu. Ama dediğim gibi ben gezip görmedim, belki de o atmosferi yaşamadığım için böyle düşünüyorumdur. Bence birkaç Edam-Volendam videosu izleyip, buraları kendi gözünüzle görün ve kararınızı öyle verin.

Marken

Amsterdam’da Gezilecek Yerler

Daha önce kısa kısa değindiğim yerlerin tarihi, mimarisi, neden özel olduğu gibi konuları bu başlık altında açıklıyorum. Herkese hitap etmeyebileceğini düşündüğüm için Haritalı Gezi Rehberi’ne dahil etmediğim yerlere de bu listede değindim.

Amsterdam Centraal

Amsterdam Centraal, aslında Amsterdam’ın Merkez Tren İstasyonu. Eğer toplu taşıma kullanacaksanız yolunuz zaten bu tarafa düşer ama ulaşımla işiniz olmasa bile gelip bir bakmanızı öneririm. Bina “ben buradayım, çok görkemliyim, gözlerini benden ayıramazsın” diyen bir mimari stile sahip. Evet henüz adı konmamış olabilir ama var böyle bir stil. Bu arada bu binanın Rijksmuseum’un binasına çok benzediğini düşünebilirsiniz. Bu bir tesadüf değil çünkü ikisinin de mimarı aynı kişi yani Pierre Cuypers.

İstasyon 1889 yılında açılmış. İnşa edilebilmesi için kanalların kazılması sırasında çıkarılan kum buraya yığılmış ve temel görevi görmesi için tam 8687 adet ahşap kazık çakılmış bu toprağa.

Halk açılışa o kadar yoğun bir ilgi göstermiş ki sadece istasyonu görmek için gelenlerden giriş ücreti almaya başlamışlar. “Bi istasyona bakıp çıkacağım” biletinin ücreti 0.25 guldenmiş ve on binlerce kişi bu şekilde gelip istasyonu ziyaret etmiş. Bu istasyon açıldığı tarihte ulaşım denilince ortalama bir Amsterdamlının ilk alına gelen şey hala su yolları ve gemiler. Tramvayları ve arabaları yaygınlaşmaya başlaması ve su kanallarının ufaktan ana ulaşım yolu olma işlevini yitirmeye başlaması biraz daha sonraki tarihlere denk geliyor.

Ünlü Hollandalı mimar tarafından Pierre Cuypers tarafından tasarlanan Amsterdam Centraal binası.

İstasyonda kraliçenin özel bekleme odası ve sadece kraliyete tahsis edilmiş bir giriş yapısı da varmış. Bugün odayı sadece 668€’luk özel tura katılan kişilere açıyorlar, biz faniler gezemiyoruz.

İstasyon günümüze gelene kadar pek çok değişim geçiriyor tabii. Altına metro tünelleri kazılıyor, üzerindeki çatısı tam 3 kez değiştiriliyor, yeni eklemler yapılıyor… Nihayetinde her gün yaklaşık 250.000 yolcu tarafından kullanılan; otobüs, tren, tramvay, metro ve feribotun birbirine bağlandığı bir bağlantı noktasına dönüşüyor. Orta kapıdan girerseniz trene, biraz solda kalan alt geçitten arka tarafında dolaşırsanız feribotlara, arka tarafından tekrar içeri girip yukarı çıkarsanız otobüslere ulaşıyorsunuz. Tramvay duraklarıysa zaten hemen önünde.

Dam Meydanı

Diğer Avrupa başkentlerinin meydanlarıyla kıyasladığınız zaman Dam Meydanı’nın öyle çok etkileyici güzelliğe sahip, görkemli bir meydan olmadığını fark ediyorsunuz. Yine de burası Amsterdam’da gezilecek yerlerin başında geliyor çünkü burası şehrin kalbi! Yılbaşı kutlamaları, çeşitli konser ve festivaller bu meydanda düzenliyor.

Öncelikle burası tarihi açıdan önemli bir yer. 1270’li yıllarda Dam Meydanı’nın bulunduğu yerde, Amstel Nehrini tutan bir baraj vardı. Dam zaten baraj demek ve şehrin adı tam olarak buradan, yani Amstel + Dam kelimelerinden geliyor. Bu baraj öylesine geniş bir alana yayılıyordu ki burada doğal bir meydan yaratıyordu. Zaten Amsterdam gibi her karış toprağın değerli olduğu bir coğrafyada böyle geniş bir alanı planlı olarak boş bırakmaları pek olası değil.

1408 yılında buraya “Yeni Kilise” inşa edildi. Evet, adamların “yeni” dediği Nieuwe Kerk özünde epey yaşlı bir bina. Belediye binası ise 1648 yılında inşa edildi ve bu bina 1808 yılında kraliyet sarayına çevrildi. 19. yüzyılda barajın etrafında kalan bölgeler toprakla doldurulunca, meydanda tam bir kara parçası haline geldi.

Dam Meydanı (Fotoğraf: RossHelen / Envanto Elements)

Meydan’a girdiğiniz zaman hemen köşede kalan Nieuwe Kerk’ü ve onun hemen yanındaki kraliyet sarayını rahatlıkla fark ediyorsunuz. Meydanın hemen ortasında bulunan büyük anıt ise II. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybedenlerin anısına yapılmış. Obeliske benzeyen bu 22 metrelik sütunun etrafındaki vazoların 11 tanesinde çeşitli vilayetlerden gelen topraklar, 12.sinde ise bir şehitlikten gelen bir toprak bulunuyormuş. Anıtın açıldığı 4 Mayıs tarihinin yıl dönümlerinde, anıtın çevresinde anma töreni yapılıyormuş.

Meydanda bulunan diğer yapılar arasında 1929 yılından beri faaliyet gösteren mağaza zinciri De Bijenkorf’un ilk şubesi ve Madame Tussauds balmumu müzesi de sayılabilir. Peki bu yapılara dışarıdan bakıp geçmeli mi, içlerine girip incelemeli mi? Hepsini tek tek anlanıyorum:

Amsterdam Kraliyet Sarayı: Bu yapı Amsterdam’ın altın çağında yani 17. yüzyılda Belediye Binası olarak yapılmış. Tabii Hollanda’nın dört bir tarafından mimarlar ve heykeltraşlar getirilmiş görkemli bir bina olması için. 1080 yılında o güne kadar Lahey’de yaşayan Kral Louis Bonaparte (ki kendisi bildiğimiz Nopeleon’un kardeşi olur) buraya yerleşmiş ve binayı kraliyet sarayı olarak kullanmaya başlamış.

Burası hala aktif olarak kullanılan, devlet resepsiyonlarının düzenlendiği, hatta hala Hollanda Kraliyet Ailesinin hizmetinde bulunan bir bina. Yine de binanın belli başlı bölümlerini (17 odasını) rehberli turlara takılarak gezebiliyorsunuz. 17. ve 18. yüzyıllardan kalma tablolar, heykeller, tavan resimleri ve mermerler bu gezilerde görülebiliyor.
Sarayın “Citizens Hall” veya “Tribunal” gibi gerçekten etkileyici yerleri var ama çoğu oda böyle değil. Burası hala kullanımda olduğu için zamanla modernize edilmiş. Dolayısıyla misafir odaları gibi alanlar tarihi niteliğini kaybetmiş durumda. Giriş ücreti ise makul. Vaktiniz varsa bir şans vermeye değer ama beklentinizi çok yüksek tutmayın. Özel etkinlikler varsa saray kapalı olabiliyor bu arada. Konumu için tıklayın. 

Dam Meydanındaki Kraliyet Sarayı

Madame Tussauds: Buradaki Madame Tussauds İngiltere dışına açılan ilk Madame Tussauds olma özelliğini taşıyor. 55 yıllık bir geçmişi olduğu için en bilindik bal mumu müzelerinden bir tanesi.

İçeride sanatçıların, siyasi figürlerin, sporcuların, diğer ünlülerin hatta film karakterlerinin balmumu figürleri ve bazı etkileşimli alanlar var. Goy goy yapıp bolca fotoğraf çekip eğlenebileceğiniz, kafa dağıtmalık bir müze yani. Popüler kültürle aranız iyiyse keyif alabilirsiniz. Bileti online almak daha ucuza geliyor ve IAmsterdam City Card geçerli değil.
Konumu için tıklayın.

Nieuwe Kerk: Yeni Kilise anlamına gelen Nieuwe Kerk adıyla tezat oluşturacak şekilde oldukça eski bir kilise. Yapımı 1408 yılında tamamlanmış ve 1410 yılında hizmet vermeye başlamış bir protestan kilisesi. Yalnız şu anda gördüğünüz hali tam olarak ilk halinin aynısı değil çünkü 1645 yılında neredeyse tamamı yanmış ve gotik stilde yeniden inşa edilmiş. 1800’lü yılların sonunda yapılan yenileme çalışmalarında neo-gotik detaylar da eklenmiş.

Burası artık ibadet amacıyla kullanılmıyor. Kralların ve kraliçelerin düğün seremonileri gibi istisnai durumlarda kilise görevi üstlense de aslında bir sanat galerisine dönüştürülmüş. Akşamları ise konser gibi çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Dolayısıyla bilet parasını içerideki serginin giriş ücreti olarak ödüyorsunuz. IAmsterdam Card’ınız varsa ücretsiz girebilirsiniz; yoksa biletler hiç de ucuz değil. Konumu için tıklayın.

Dam Meydanındaki Nieuwe Kerk

De Bijenkorf: Lüks markaların (Louis Vuitton, Gucci, Hermes, Balenciaga, Dior, Cartier vb) ürünlerinin satıldığı bir alışveriş merkezi. Bizdeki Boyner’lere benzer şekilde, kozmetik, kıyafet, aksesuar gibi çeşitli ürünler satılıyor ve tax-free alışveriş yapabiliyorsunuz. Daha orta halli markalar var mı onu bilemiyorum. Terasında da keyifli bir cafe olduğu söyleniyor. Konumu için tıklayın.

Magna Plaza

Dam Meydanına kadar gelmişken Nieuwe Kerk ile Kraliyet Sarayının arasında kalan caddede az bir şey ilerlerseniz Magna Plaza binasını da görmüş olursunuz. Binanın havalı mimarisini görmek için şöyle bir etrafında turlamanız yeterli. İsterseniz içerisine de girebilirsiniz tabii ki çünkü burası Amsterdam’ın sayılı AVM’lerinden bir tanesi. Öte yandan Amsterdam nispeten pahalı bir şehir olduğu için alışveriş için doğru adres mi emin değilim.

Mimari güzelliğiyle dikkat çeken Magna Plaza binası (Fotoğraf: Getty Images)

Bu bina 1899 yılında Rijksmuseum ve Amsterdam Centraal’ın da tasarımcısı olan ünlü Hollandalı Mimar Petrus J.H. Cuypers tarafından yapılmış. Yapılırken posta ofisi binası olarak kullanılması planlanmış. Alt kat halka açık olacakmış, üst katlar ise PTT (evet onlar da PTT diyor) çalışanlarının ofisleri olarak kullanılacakmış. 1987 yılında Posta Ofisi binayı satmaya karar vermiş ve 3.2 Milyon Euro’ya satmış. Sonrasında ise burası lüks bir alışveriş merkezine dönüşmüş. Bina en son 2016 yılında 63.5 milyon Euro’ya tekrar satılmış.

Her ne kadar iş insanları bu binaya paha biçebiliyor olsa da bina Hollanda kültürel mirası açısından paha biçilmez olarak kabul ediliyor. Magna Plaza Hollanda’nın en önemli anıtlarından bir tanesi sayılıyor. Konumu için tıklayın. 

Noel döneminde Magna Plaza’nın içi (Fotoğraf: Edwin-Butter / Envanto Elements)

Damrak

Damrak tam olarak gezilip görülecek bir yer değil de, şehrin önemli ana caddelerinden bir tanesi. Bu cadde Amsterdam Tren İstasyonundan başlayıp Dam Meydanı’na kadar uzanıyor. Bence illa ki yolunuz düşer. Caddenin üzerinde çok sayıda restoran, hediyelik eşya dükkanı, müze, restoran, mağaza ve otel var.

Damrak Caddesi’nde tekne turlarının kalktığı alan.

Caddede dikkatinizi çekebilecek bir tane devasa yapı var. Beurs van Berlage adlı bina (ki adı üzerinde kocaman yazıyor) şehrin eski commodity exchance merkezi. Sanırım Türkçedeki karşılığı mal piyasası oluyor. 1896 – 1903 yılları arasında modernist bir üslupla yapılan bina 40 metre yüksekliğe uzana çan kulesi ve tupturuncu tuğlalarıyla illa ki “burası neymiş ya” dedirtiyor ama içeride bizlik bir şey yok. Burası 1998 yılından beri büyük etkinliklere, fuarlara ve konserlere ev sahipliği yapan bir konferans merkezi olarak kullanılıyor.

Çoğu borsa binası gibi buranın da yanında bir boğa heykeli var. Bu yüzden hemen bu binanın bittiği yerde başlayan küçük meydana da Buersplain (boğa meydanı) deniyor. (konumu için tıklayın.)

Damrak Caddesi ve solda Beurs van Berlage binası

Meydanın bulunduğu hizada caddeden karşıya geçerseniz, Beurspassage denilen küçük bir geçiti de görmüş olursunuz. Ben buradan geçerken, insan kalabalığı yüzünden hiç fark etmemiştim ne kadar tatlı bir yer olduğunu. Sonradan fotoğraflara bakınca anladım ki tavanı, duvarları ve zeminindeki süslemelerle çok tatlı bir sualtı konsepti yaratmışlar buraya. Eğer tenha bir zamanda geçerseniz bir bakmaya değer derim. (konumu için tıklayın.)

Oude Kerk

Red Light District’in tam ortasında bulunan o büyük kilisenin adı Oude Kerk yani Eski Kilise. 1213 yılında yapılan ve 1306 yılında kutsanan kilise bildiğim kadarıyla Amsterdam’ın en eski yapısı. Hatta yeni kiliseye yeni kilise deniliyor olmasının sebebi bu kiliseyle kıyaslanıyor olması.

Burası uzun yıllar boyunca Amsterdam’ın ana ibadethanesi olmuş. Eskiden Katolik kilisesiyken reform yıllarından sonra yani 1578 yılını takiben, Kalvinist (Protestanlığın bir dalı) bir kiliseye dönüşmüş. Rembrandt burada evlenmiş, çocuklarını burada vaftiz ettirmiş. Aralarında önemli sanatçılar ve tüccarlar da bulunan 10,000 Amsterdamlının mezarı da bu kilisedeymiş.

Eski Kilise (Fotoğraf: Jonas Schöne / Unsplash)

Bugün Oude Kerk Amsterdamlılar için bir ibadethane değil, kültür mirası. İçerisi ise bir sanat merkezi olarak kullanılıyor ve modern sanat sergilerine ve çeşitli sanat enstalasyonlarına ev sahipliği yapıyor. Tıpkı Nieuwe Kerk gibi buraya da IAmsterdam Card ile ücretsiz girebilirsiniz aksi taktirde hiç de ucuz olmayan bir giriş ücreti var.

Konumu için tıklayın. 

Basilica of Saint Nicholas

Hem dışarıdan baktığınızda kendisine hayran bırakan, hem de içine ücretsiz olarak girebileceğiniz tarihi bir kilise görmek istiyorsanız gelmeniz gereken yer burası.
Saint Nicholas Bazilikası, şehrin ana Katolik kilisesi. Neo-barok ve neo-gotik stillerindeki kilise 1887 yılında yapılmış ve adını şehrin koruyucu azizi sayılan Aziz Nikolas’tan almış. Hani Noel Baba’ya ilham kaynağı olduğu düşünülen ve Myra Antik Kenti’nde yaşamış olan Aziz var ya; işte tam olarak o aziz. Kendisi özellikte tüccarlar ve denizcilerin koruyucusu sayıldığından Amsterdamlıların bu azize özel bir sevgi duymaları şaşırtıcı değil. Nitekim bu azize adanmış başka kiliseler de var.

Saint Nicholas Bazilikası’nın kuleleri ve kubbesi (Fotoğraf: SeanPavone / Envanto Elements)

Gelelim Saint Nicholas Bazilikasına… Kilisenin içerisinde pek çok dini temalı duvar resmi ve Aziz Nikolas’ın bir heykeli bulunuyor. Altarda bulunan büyük taç ise Kral I. Maximilian’ın tacını sembolize ediyor. Bu sembolü Amsterdam’ın farklı noktalarında da görebilirsiniz.

Bu yapının her detayında incelikle işlenmiş mimari bir güzellik olduğundan içine girmenizi öneririm. Tabii aktif olarak ibadet edilen bir kilise olduğu için ayin saatlerine denk gelmemeniz gerekiyor.

Konumu için tıklayın. 

Red Light District

Gelelim Amsterdam denilince ilk akla gelen yerlerden bir tanesi olan Red Light District’e. Burası şehrin tam göbeğinde, birkaç cadde ve sokaktan oluşan görece geniş bir mahalle. Öyle yan yana sıralanmış genelevlerden ibaret bir yer düşünmeyin. Normal restoranlar, oteller, hediyelik eşya dükkanları da var, erotik içerikli çeşitli işletmeler de. Yani burada hayat çok sıradan bir yermiş gibi akıyor. Gece saat ilerledikçe sokaklar da hareketlenmeye başlıyor.

Semtin gerçek adı De Wallen. Red Light adı ise çok eskilerden geliyor. Amsterdam’ın deniz ticaretinde çok aktif olduğu yıllarda kente çok fazla yabancı denizci de geliyormuş. Denizcilerin kendilerini rahatlıkla bulabilmesini isteyen seks işçileri, geceleri kırmızı fenerler taşıyarak gezmeye başlamış. Zamanla kırmızı fener bir sembol olmuş ve genelevlerin kapılarına da asılmaya başlamış. Bu adet hangi ülkede başlayıp nereden nereye yayılmış tam bilinmiyor ama De Wallen’ın denizciler için malum anlama gelen bir mahalle olmasının tarihi 14. yüzyıla kadar uzanıyor.

Red Light District

Red Light District’e girdiğinizi kırmızı ışıklarla aydınlatılmış vitrinler görmeye başladığınızda anlıyorsunuz. Tahmin edebileceğiniz üzere vitrinlerde seks işçileri var. Kırmızı renk genellikle kadınlarla özdeşleşmiş. Mor ışıklı vitrinler ise farklı yönelimlere sahip kişilere yönelik. Bu işletmeler dışında çeşitli erotik müzeler var. Erotik sahne şovlarının sergilendiği mekanlara da girebiliyorsunuz. Malum tarzda ürünler satan dükkanlar da var.

Merak ettiyseniz gidin bakın. Bunu etik bulmuyorsanız ve rahatsız oluyorsanız “gitmek istemiyorum” demenin de hiçbir sakıncası yok. Ancak giderseniz dikkat etmeniz gereken önemli bir şey var; burada video ve fotoğraf çekmek yasak. Vitrinlerdeki kadınlar görüntülenmek istemiyorlar ve bu konuda biraz fazla heyecanlı olabiliyorlar. Vitrinlerin hiçbir şekilde kadraja girmeyeceği bir fotoğraf çekiyor olsanız bile vitrinleri yumruklayıp bağırabiliyorlar veya nerden geldiğini anlamadığınız bir görevli bir anda elinizdeki telefonu kapıp galerinizi açmanızı isteyebiliyor.

Konumu için tıklayın. 

Nieuwmarkt

Nieuwmarkt ortasında bulunan şatovari tarihi binası ile çok tatlı bir meydan. Ben gittiğimde burada yenileme çalışmaları yapıldığı için küçük bir şantiyeye benziyordu ama normal zamanlarda buraya pazar kuruluyormuş. Anladığım kadarıyla pazarın konsepti günlere göre değişiyor. Yani bir gün organik gıda pazarı, başka gün bit pazarı, başka gün çiçekten peynire, kozmetikten yemeğe kadar geniş bir ürün yelpazesi sunan halk pazarı açılıyor.

Nieuwmarkt ve De Waag Binası (Fotoğraf: Afbeelding van Koen Smilde / www.iamsterdam.com)

Bahsettiğim şatovari binanın adıysa De Waag. Bu meydan Eskiden şehir kapısının bulunduğu yermiş. Kapının yanında ise şehre giriş çıkış yapan malların tartıldığı, loncaların bulunduğu bu bina varmış. Daha sonra bina Cerrahlar loncasına kalmış ve burada anatomi tiyatroları, yani herkes tarafından izlenebilen halka açık ameliyatlar düzenlenmeye başlamış. Bina el değiştirmeye devam etmiş ve eskrim salonu, itfaiye binası ve arşiv binası olarak da kullanılmış. 1996’dan beri binanın üst katı bir enstitüye, alt katı ise bir restorana ait.

Konumu için tıklayın.

Çin Mahallesi (Chinatown)

Bakmayın mahalle dediğime, adı chinatown ama aslında burası sadece bir sokak. Nieuwmarkt’dan tren istasyonu tarafına doğru uzanan Zeedijk caddesi boyunca pek çok Çin restoranı, birkaç dükkân ve hatta bir Budist tapınağı bile var. Çinlilerin özel gün kutlamaları için buluştukları bir yermiş burası.

Muhtemelen ara sokaklarda gezinirken yolunuz buradan geçer. Eğer Uzakdoğu mutfağı seviyorsanız yemek için de bu sokağa gelebilirsiniz.

Konumu için tıklayın.

Chinatown bölgesindeki Budist Tapınağı (Fotoğraf: ruddy.media / Unsplash)

Anne Frank’ın Evi

Anne Frank henüz 12 yaşındayken Alman işgali nedeniyle komşusunun çatı katına gizlenmek zorunda kalmış Yahudi bir kız çocuğu. 1942-1944 yılları arasında saklandığı gizli odada günlük tutmaya başlamış. 14 yaşında yakalanarak toplama kampına gönderilmiş ve 15 yaşında kampta hastalanarak hayatını kaybetmiş.

Anne Frank’ın saklanmasına yardım eden aile onun günlüğünü bulmuş ve savaş bittiğinde toplama kampından kurtarılan babasına teslim ederek yayınlanmasını sağlamış. Dolayısıyla soykırım yıllarında her şeylerini kaybetmiş pek çok Yahudi’nin aksine Anne Frank’i çok iyi tanıyoruz. Günlerini nasıl geçirdiğini, ne düşündüğünü, ne hissettiğini çok iyi biliyoruz.

Anne Frank’in Saklandığı Evin Modeli (Fotoğraf: lexisrael / Wikimedia)

Ülkemizde Anne Frank’in Hatıra Defteri adıyla yayınlanan bu günlüğü yazdığı bina, Amsterdam’da bulunuyor ve bugün bir müze olarak gezilebiliyor. İçeride Anne Frank’ın hayatını, Amsterdam’da işgalin nasıl sonuçlara sebebiyet verdiğini ve ailenin buraya nasıl saklandığını öğrenebiliyorsunuz.

İlginç olan buranın bir konut binası değil depo olması. Depoda çalışan işçilerin hiçbiri çatı katında 8 kişinin saklandığını bilmiyor. Bu yüzden mesai saatleri içerisinde en ufak bir ses bile yapmamaları gerekiyor. Yukarıda sıcak suya erişim olmadığı için sadece hafta sonları, deponun kapalı olduğu zamanlarda aşağı inip sıcak su alarak yıkanabiliyorlar. Özetle müze size sadece Anne Frank’i anlatmıyor. Hayatta kalmak için bulunan çözümleri ve oluşturulan bir sistemi de gösteriyor.

Burası Van Gogh Museum ve Rijksmuseum’dan sonra Amsterdam’ın en çok ziyaret edilen üçüncü müzesi. Her yıl milyonlarca kişi tarafından ziyaret edildiği için biletleri mutlaka önceden almak gerekiyor. Yoğun sezonlarda biletlerin birkaç hafta önceden bile dolduğu oluyormuş.
Müze biletlerinizi müzenin resmî sitesinden alabilirsiniz.

Konumu için tıklayın.

Our Lord in The Attic Museum (Ons’ Lieve Heer op Solder)

Dürüst olmak gerekirse giriş ücretini pahalı bulduğum için içeriye girmedim ama hikayesi ilginç olduğu için bahsetmeden geçmek istemediğim bir yer burası. 1500’lü yıllarda Kalvinizim (bir Protestan mezhebi) Amsterdam’daki en yaygın inançtı ama tek inanç değildi elbette. Şehirde Katolikler de vardı. 20 Aralık 1581 tarihinde Katoliklik resmi olarak yasaklandığında Katolik kiliseleri de ya kapatıldı ya Protestan kilisesine dönüştürüldü.

Amsterdam’da yaşayan Katolikler ibadet edebilmek için alternatif yollar aramaya başladılar. Bulunan çözümlerden bir tanesi de Church in the Attic ya da eski adıyla “Parish Church of St. Nicholas within the walls” oldu.

Our Lord in The Attic Museum’un içi (Fotoğraf: C messier / Wikimedia)

Varlıklı bir tüccar olan Jan Hartman, 1663 yılında yaşadığı evin en üstteki üç katını bir Katolik kilisesine çevirdi. Dışarıdan bakıldığında son derece sıradan bir konut gibi görünen bu kanal evinin çatısında artık 150 kişi kapasiteli bir kilise vardı. Kilisede ayinler, vaftiz törenleri ve evlilik seremoniler düzenleniyordu.

1795 yılında Katoliklere getirilen yasaklar kalktı ve çatıdaki bu gizli kilise 1888 yılında müzeye dönüştürüldü. Dolayısıyla burası Rijksmuseum’dan sonra Amsterdam’ın en eski ikinci müzesi olmuş oldu.

Konumu için tıklayın.

Begijnhof

Begijnhof dini açıdan önem taşıyan bir yer olsa da buraya Amsterdam’ın ayakta kalmış en eski ahşap evini ve inanılmaz huzurlu bir sosyal konut alanını görmek için de gelebilirsiniz. Garip bir dinginliği var buranın gerçekten.

Begijnhof aslında Beguine rahibelerinin eseri. Bu rahibeler herhangi bir manastırda bağlılık yemini etmemelerine rağmen bir manastır rahibesi disipliniyle yaşıyorlar. Yani İsa’nın hayatını örnek alıyorlar, hayatlarına ibadet ve hayır işleri dışında dünyevi bir şey (koca dahil) sokmuyorlar. Herhangi bir manastıra bağlı olmadıkları için tarikat da denebilir; freelance rahibeler de.

Begijnhof’un avlusu

Beguine rahibeleri 14 yüzyılda burada birkaç bina yaparak, burada topluca yaşamaya başlamışlar. O dönemde etrafı tamamen sularla çevrili olan bu adacıkta yaşamaya devam ettikçe burayı da şekillendirmişler ve ortasında kocaman bir avlusu bulunan büyük bir siteye dönüşmüş Begijnhof.
Bu arada Amsterdam’da Katolikliğin yasaklandığı dönemde buraya dokunamamışlar çünkü buradaki yapılarının hiçbir ibadethane statüsü yokmuş. Yani hayat bir manastır hayatı gibi sürse de evlerin tamamı özel mülk olduğu için karışamamışlar burada olup bitenlere.

Burada yaşayan son Beguine rahibesi 1972 yılında ölmüş. Birkaç yıl sonra çoğu tek odadan oluşan daireler sembolik ücretler karşılığında ihtiyaç sahibi kadınlara veriliyor. Yani bir nevi sosyal konut gibi düşünebilirsiniz. Aşağı yukarı 105 kişinin yaşadığı yer turistik bil ilgi odağı olsa da aynı zamanda insanlar burada yaşıyor. Bu yüzden de içeride sessiz olmanız bekleniyor.

Buranın bir özelliği de deniz seviyesinin bir metre altında kalıyor olması. 1300’lü yıllarda şehrin yüksekliği bu seviyedeymiş ve burası çok eski bir yerleşim olduğu için böyle kamış.

Solda görünen siyah bina Amsterdam’ın ayakta kalmış en eski ahşap binası.

Begijnhof bugün iki kiliseye ve Amsterdam’ın ayakta kalmış en eski ahşap evine ev sahipliği yapıyor. Begijnhof 34 olarak bilinen, sivri çatılı, kalan siyah ahşap ev 1420 yılında yapılmış ve bugüne dek korunmuş. Diğer evler de oldukça eski, tarihi evler ama çoğu 17. ve 18. yüzyılda yenilenmişler. Bu adacığı karaya bağlayan yollar ve kapılar ise 1574 ve 1725 yıllarında yapılmış.

Gezerken avluda, çimlerin hemen kenarında göreceğiniz mezar ise saygı duyulan bir Beguine rahibesi olan Cornelia Arens’e ait. 1654 yılında vefat eden rahibe kendi isteği üzerine buraya gönülmüş. Hatta diğer rahibelerin bu isteğe karşı çıkıp onu kiliseye gömdükleri ama ertesi sabah kalktıklarında bedenini avluda buldukları yönünde bir inanış da var.

Konumu için tıklayın.

Bloemenmarkt (Çiçek Pazarı)

Pek çok seyahat yazarının Amsterdam Gezi Rehberlerinde “olmazsa olmaz” bir yermiş gibi bahsettiği çiçek pazarı hakkında ben biraz daha farklı görüşlere sahibim. Bence burası son derece sıradan çiçekçi dükkanlarının yan yana sıralandığı bir yer. Yani lale soğanı almak istiyorsanız, tohumdan çiçek yetiştirmeye meraklıysanız, bahçecilikle ilgileniyorsanız buradan bir şeyler satın almak isteyebilirsiniz ama bu konulara özel bir ilgisi olmayan kişiler için pek fazla anlam ifade edebilecek bir yer değil burası.
Buraya “floating market” yani yüzen pazar da deniliyor çünkü dükkanların bir bölümü kanal üzerine sabitlenmiş platformlarda duruyor. Kanalın diğer tarafından baktığınızda bunu görebiliyorsunuz. İç kısımları ise normal dükkân.

Çiçek Pazarı’nın kanalın karşı kıyısından görünümü (Fotoğraf: sjpeel / Envanto Elements)

Tabi durduk yere “dükkanları kanal üzerine açsak ne güzel olur ya” dememişler. Eskiden beri kanaldan gemilerle getirilen taze çiçekler burada demirlenmiş houseboat’lara indirilirmiş ve çiçek satışları buradan yapılırmış. Dolayısıyla 1862 yılından beri şehrin çiçek marketinin aynı yerde olduğunu söyleyebiliriz.

Gidip görmekten bir zarar gelmez tabii ama beklentinizi pek yüksek tutmayın. Burası güzel geçen bir günü taçlandırmak için yol üzerinden bir buket çiçek alan Amsterdamlılar için güzel anılar canlandırıyor olabilir ama söz konusu çiçek görmekse, 45 dakika mesafede Keukenhof Bahçeleri var yani.

Konumu için tıklayın.

De 9 Straatjes

Burası da tüm Amsterdam’da Gezilecek Yerler listelerinde yer bulan ama benim biraz abartılmış bulduğum bir yer. Evet kanallar bölgesindeki en düzenli, şık konut binalarının bulunduğu sokaklar buraları ama kesinlikle “olmazsa olmaz” değil bence.

Amacınız gezmek değil alışveriş yapmaksa o zaman başka tabii. Burası Amsterdam’ın alışveriş bölgesi. Yani çoğunluğu küçük butiklerden oluşan mağazalar yan yana dizilmiş. Alışveriş yapmak isteyen kişiler için çok ideal ama sadece gezmek için çok bir şey sunmadığı kanaatindeyim. Burada güzel kahvaltıcılar ve fırınlar var. Belki bir kahve molası vermeye gelip gelmişken de görmüş olursunuz.

Konumu için tıklayın.

De 9 Straatjes Sokakları

Dancing Houses (Dans Eden Evler)

Amsterdam’daki evlerin beton temeller yerine balçığa saplanmış ahşap kazıklar üzerinde durduğunu ve bu yüzden bazen Pisa kulesi gibi sağa sola eğildiklerini anlatmıştım. İşte epeyce yamuk olan birkaç evin yan yana sıralandığı bir ev dizisine “Dancing Houses” deniliyor. Elbette şehrin pek çok yerinde yamuk evler var, burası yamuk evlerin tek örneği değil ama

Bu evler gerçekten tuhaf göründüğü için gidip görmesi çok keyifli ama aynı şeyi fotoğraf çekmek için söyleyemeyeceğim. Karşı kıyıya geçip baktığınızda önünüzde kalan houseboatlar tüm manzarayı kapatıyor. Tam karşıdan değil biraz daha ileriden çekmek isterseniz bu sefer de evlerin yamukluğu belli olmuyor. Sanırım en ideali burayı tekne turunda görmek.

Konumu için tıklayın.

Dans eden evlerin karşı kıyıdan görünüşü (Fotoğraf: Igor_Tichonow / Envanto Elements)

Rembrandtplein (Rembrandt Meydanı)

Rembrandt Meydanı şehrin kalbinde yer alan kalabalık bir meydan. Bir nevi kent simgesi ve buluşma noktası. Aslında 2012 yılından 2020 yılına kadar burada sergilenen Nightwatch heykeli meydanın popülerliğini epey arttırmıştı ama o heykeller kiralıkmış ve heykellerin sahibi olan Rus heykeltraş epey yüklü kiralar isteyince, heykeller buradan kaldırılmış.

2023 yılında meydanda yer alan Rembtandt heykeline yeni bir komşu gelmiş. “The Thinker” (Düşünen Adam) adlı heykel tıpkı Rodin’in düşünen Adam Heykeli gibi duran devasa bir astronot heykeli.

Buranın buluşma noktası olma nedenlerinden bir tanesi şehrin gece hayatının bu meydan çevresindeki sokaklarda ve caddelerde yoğunlaşması. Başta Reguliersdwarsstraat caddesi olmak üzere şehrin ünlü mekanların büyük bölümü bu meydanın bulunduğu yarımadada yer alıyor.

Rembrandt Meydanındaki Rembrandt heykeli ve The Thinker heykeli.

Orta Çağ’da bu meydan surlarla çevrili bir şehir kapısıymış. 1655 yılında şehir büyütülürken bir meydana dönüşmüş ve buraya çiftçi pazarları kurulmaya başlanmış. Özellikle süt, peynir, tereyağı gibi ürünler satıldığı için uzun yıllar “Botermarkt” yani tereyağı meydanı olarak adlandırılan meydanda Ünlü Hollandalı ressam Rembrandt van Rijn’in de evi varmış. 1876 yılında Rembrandt’ın büyük bir heykeli yapılarak meydana dikilmiş ve buraya “Rembrandt Meydanı” denilmeye başlanmış.

Konumu için tıklayın. 

Theater Tuschinski

Burası eski bir tiyatro binası şeklinde dekora edilmiş bir sinema salonu. Bizim alıştığımız standart sinema salonlarından farklı olarak çok hoş bir atmosfere sahip. Zaten önünde durduğunuzda bile Art Deco stili binasının zarafetiyle sizi büyülüyor.

Eğer Amsterdam’da sadece birkaç gün geçirecekseniz sinemaya gitmeye vakit harcamak istememeniz çok normal. Eğer burada çok uzun kalacaksanız ve keyifli bir deneyim yaşamak istiyorsanız bu salonda bir film izleyebilirsiniz. Genellikle popüler, İngilizce filmler oynatılıyor.

Konumu için tıklayın.

Theater Tuschinski’nin sinema salonlarımdam bir tanesi (Fotoğraf: en.pathe.nl)

Museumplein

Rijksmuseum ile Van Gogh Museum’um arasında kalan geniş meydana Museumplein deniliyor. Eğer Amsterdam’a Noel zamanı gidecekseniz buraya uğrayacaksınız demektir çünkü şehrin büyük Noel Pazarı bu alanda kuruluyor. Burası başka etkinlikler, festivaller, pazarlar ve konserler için de kullanılıyor. Bu nedenle kent hayatında önemli bir yeri var ama eğer bir etkinlik yoksa özel olarak vakit ayırmaya değecek bir alan değil bence. Bölgedeki müzeleri gezmeye gittiğinizde zaten buradan geçmiş olursunuz. Nitekim Stedelijk Müzesi ve Moco Müzesi gibi diğer önemli müzeler de bu meydana bakıyor.

Konumu için tıklayın.

Rijksmuseum’un arka tarafında kalan müzeler meydanı (Foroğraf wirestock / Envanto Elements)

Zevenlandenhuizen

Yedi Ülke Evleri gibi tercüme edilebilecek bu yer birbirinden farklı ülkelerin mimari stillerinden ilham alan yedi farklı evin yan yana dizildiği bir yeri ifade ediyor. İlham alan diyorum bu evler aynı zamanda Amsterdam’ın geleneksel mimari özelliklerini de taşıyor. Daracık ön cepheler, karakteristik çatılar ve uzun pencereler korunmuş, seçilen ülkelerin mimarilerindeki karakteristik formlar bu ana katlara eklenmiş gibi.

Hangi evin hangi ülkeyi temsil ettiği üzerlerinde yazıyor. Yine de sırasıyla yazmak gerekirse burada Alman, Fransız, İspanyol (Endülüs)i İtalyan, Rus, Hollanda ve İngiltere stili evler göreceksiniz.

Bu evler 1984 yılında yapılmışlar. Evlerde yaşayanlar olduğu için içlerine girip görme şansınız yok ama burası Vonderpark’a öylesine yakın ki parka giderken uğrayıp dışarıdan bir göz atmak size hiç vakit kaybettirmez.

Konumu için tıklayın.

Vondelpark

Vondelpark Amsterdam’ın en büyük ve en çok ziyaret edilen parklarından bir tanesi. Tam 120 dönümlük parkın içerisinde kocaman ağaçlar, göller, çardaklar bisiklet yolları hatta kafe ve restoranlar var. Vondelpark 1865 yılında açılmış ve adını Hollandalı şair ve oyun yazarı Joost van den Vondel’den almış. Parkta bulunan büyük heykel de şairin heykeli.

Vondelpark bugün yılda 10 milyondan fazla turistin ziyaret ettiği bir cazibe merkezi olsa da burayı sadece turistik bir yer olarak düşünmeyin. Amsterdam’ın yerlileri de da güzel havalarda Vondelparl’a akın ediyorlar. Koşuya çıkanı, yoga yapanı, enstrüman çalanı, güneşleneni, herkes burada. Siz de yorucu bir günü bitirmek için ayaklarınızı uzatıp dinlenebileceğiniz huzurlu, doğa ile iç içe bir yer arıyorsanız buraya gelebilirsiniz. Yok “oturmaya mı geldik” derseniz burada yürüyüşe çıkabilir veya bisiklete de binebilirsiniz.

Vondelpark (Foroğraf: Sinsy / Getty Images)

Parkın içerisinde görebileceğiniz şeylerden bir tanesi The Fish heykeli. Picasso’ya ait olan bu soyut orijinal adı Figure découpée olsa da Hollandalılar L’oiseau yani balık demeyi tercih ediyormuş. Heykel ballığa da, kuşa da, öküz başına da benziyor açıkçası.

Parkta aynı zamanda bir açık hava tiyatrosu bulunuyor. Özellikle yaz aylarında sıklıkla konserler, stand up gösterileri, dans gösterileri oluyormuş.
Konumu için tıklayın.

NDSM

Eskiden büyük bir tersane olan NDSM şu anda kültür, sanat, alışveriş ve gastronomi merkezi haline gelmiş durumda. Eski tersanenin endüstriyel dokusunu korumuşlar, sokak sanatçılarına alanlar sağlamışlar ve ortaya tam “hipster mekanı” diyebileceğimiz sıra dışı bir mekan çıkmış.

Bu büyük kompleksin içerisinde grafiti ve sokak sanatlarının sergilendiği STRAAT Museum, ilginç tasarımların ve sanatçıların çalıştığı stüdyoların bulunduğu Art City bölümü (ki burada çeşitli etkinlikler de düzenleniyor), festival alanları ve Avrupa’nın en büyük bit pazarlarından bir tanesi olan IJ-Hallen bit pazarı var. Anladığım kadarıyla burası epey dinamik bir yer, sürekli değişip dönüşüyor bu nedenle de “şurada eski tersane vincinden dönüştürülmüş bir bungee jumping kulesi var” gibi şeyler söyleyemiyorum. Neyi kaldırıp yerine yeni bir şey koyacakları belli olmaz.

Straatmuseum (Fotoğraf: straatmuseum.com)

Yalnızca binaların içerisinde değil aralarında da ilginç tasarımlar ve sanat eserleri görebilirsiniz. Hedefe yönelik gezmekten ziyade etrafı turlamak en güzeli. Eğer IJ-Hallen bit pazarına gidecekseniz yanınızda mutlaka nakit bulundurun çünkü burada kredi kartı geçmiyor. Giriş ücretli ama bir kez girdikten sonra içeride saatler geçirebilirsiniz çünkü burası aşırı büyük bir yer. Her türlü antika, vintage kıyafet, aksesuar ve alet satılıyor içeride.

Bu bölgedeki barlar ve restoranlar da epey ünlü. Retro bir atari salonu şeklinde dekore edilmiş olan bir karaoke bar olan Blast Galaxy, önü kumsal içi endüstriyel bir mekan olan PLLEK, yine bir hangardan bara dönüştürülmüş olan IJver bu mekanlardan bazıları.

NDSM’ye ulaşmak için Amsterdam Central’in arka tarafından kalkan feribotları ücretsiz olarak kullanabilirsiniz. Konumu için tıklayın.

A’DAM Lookout

Dürüst olmak gerekirse buraya hiç çıkmadım çünkü beni pek cezbetmedi ama mutlaka bu satırları okuyanlar arasında bundan keyif alacak kişiler vardır. O yüzden listede eksik kalmasın istedim.

A’DAM Lookout şehrin en yüksek binalarından bir tanesi. Ara katlarda çok gezmeye gelenlere yönelik bir şey yok. Asıl olay en tepedeki üç katta.
Binanın en üst katı bir manzara terası olarak düzenlenmiş. Burada şehrin panoramik manzarasını görüyorsunuz ve bilgilendirme panolarından baktığınız yerde neler olduğunu öğreniyorsunuz. Terasın tepesinde kocaman bir salıncak var isterseniz bu salıncaya binip Amsterdam semalarında sallanabiliyorsunuz. Tabii 16€’luk giriş ücretine ek bir 7€ ödemek kaydıyla.

Alt kattaki mekanda ise manzaralı bir yemek yiyebilir ya da akşam saatlerinde başlayan dj performansları eşliğinde eğlenebilirsiniz.
Binanın içerisinde ayrıca Amsterdam’ın üzerinde roller coster ile geziyormuşsunuz gibi tasarlanmış bir VR deneyimi de var.
Konumu için tıklayın.

A’DAM Lookout’un terasında bulunan salıncak (fotoğraf: www.adamlookout.com)

Diğer Müzeler

Amsterdam gerçekten bir müzeler şehri. Tek gidişte bu müzelerin hepsini birden gezmek mümkün değil elbette ama içlerinden kendi ilgi alanlarınıza uygun olanları seçebilin diye, öne çıkan birkaç müzeyi burada listelemek istedim.

Diğer Kültür ve Tarih Müzeleri

Grachtenmuseum: Amsterdam’ı Amsterdam yapan şeylerden bir tanesi kanalları… Peki bu kanallar neden var? Şehir planlamacıları durduk yerde “dur ilginç bir şey deneyelim” dememişler elbette. Kanalların neden ve nasıl oluşturulduğunu, şehrin kültürünü, mimarisini ve ekonomisini nasıl etkilediğini bu müzede öğreniyorsunuz. Bunu sizi yazıya boğmadan, video ve canlandırmalarla yapmış olmaları ekstra keyifli olmuş üstelik.
Konumu için tıklayın.

Museum Van Loon: 1800’lü yılların varlıklı tüccarları nasıl bir hayat sürüyordu? Bu sorunun yanıtını merak ediyorsanız Van Loon ailesinin evini gezebilirsiniz. 17. yüzyıldan kalma bu kanal evinin içerisi o tarihlerdeki görünümünü koruyacak şekilde restore edilmiş. Gizli geçitleri ve havalı mobilyaları ile sizi zaman yolculuğuna çıkaran bu evde dönemin zenginlerinin gündelik hayatlarını nasıl geçirdiklerine dair ipuçları da bulacaktınız.
Konumu için tıklayın. 

Houseboat Museum: Bir houseboat’un içinin neye benzediğini ve houseboatlarda yaşamanın nasıl bir deneyim olduğunu merak ediyorsanız Houseboat Museum’u ziyaret edebilirsiniz. 1914 yılında eski bir kargo gemisinden
Konumu için tıklayın.

National Maritime Museum: Denizcilik denilince ilk aklınıza gelen üç ülkeyi saysanız, Hollanda mutlaka bunlardan biri olurdu. İşte böylesine köklü bir denizcilik tarihi olan bir ülkenin çok güzel bir denizcilik müzesi olması da şaşırtıcı değil. Burada Amsterdam tarihinde denizciliğin yeri, gemi türleri, kullanılan denizcilik ekipmanları gibi pek çok konuda bilgi sahibi olabilirsiniz. Müzedeki en dikkat çekici sergilerden bir tanesi hemen müzenin yanına demirlemiş şekilde bekleyen East Indiaman ticaret gemisi replikası. Gemiye girip gezebiliyorsunuz. Ayrıca müzenin içerisinde çok gösterişli bir kraliyet kayığı da mevcut.
Konumu için tıklayın.

Diğer Sanat Müzeleri:

Rijksmuseum: Rijksmuseum Amsterdam’ın en büyük ve köklü müzelerinden bir tanesi. İçeride başyapıt kabul edilen sanat eserleri sergilendiği için burayı daha çok “sanat müzesi” olarak biliyoruz ama içeride Hollanda kültürü ve tarihi açısından önemli mobilyalar, elbiseler, bebek evleri, gemi maketleri gibi parçalar da var. Haritalı gezi rehberimde hangi eserin hangi katta olduğuna kadar yazdığım için burada fazla detaya girmiyorum.
Konumu için tıklayın.

Ricksmuseum’da sergilenen Young Italian Woman, with ‘Puck’ the Dog ve Clara Alewijn tabloları

Van Gogh Müzesi: Yine daha önce bahsettiğim için fazla detayına girmeyeceğim ama Van Gogh’un Hollandalı bir ressam olmasından mütevellit, dünyanın en büyük ve kapsamlı Van Gogh Müzesi’nin Amsterdam’da bulunduğunu tekrar not düşmüş olayım.
Konumu için tıklayın.

Rembrandt House Museum: Rembrandt’ın 20 yıl kadar yaşadığı evi müze olarak gezilebiliyor. Ressamın atölyesi, mutfağı ve yatak odası 17. Yüzyılda nasıl görünüyorsa yine öyle görünecek şekilde canlandırılmış. Burayı da gezi rehberinde anlattığım için çok detaya girmiyorum.
Konumu için tıklayın.

Moco Museum: Modern sanata ilgi duyanların keyifle gezebilecekleri bir müze de Moco Museum. Orası Barselona’da değil miydi ya diyorsanız haklısınız. Moco Muesum’un Barselona ve Londra şubeleri de var. Peki Amsterdam’daki müzede bizi neler bekliyor? Benim gibi pek Modern sanatla arası olmayan kişilerin bile bildiği ve saygı duyduğu anonim sokak sanatçısı Banksy’nin eserlerini görebileceğiniz sayılı yerlerden bir tanesi Moco Museum. Üstelik Girl with Balloon ve Flower Thrower gibi ikonik eserleri burada sergileniyor. Bunun dışında müzede Andy Warhol, Jean-Michel Basquiat, Yayoi Kusama gibi modern sanatın önde gelen isimlerine ait eserler ve “immersive art” denilen (Türkçe terimini bilemedim) dijital sanat eserleri ve Refik Anadol’un çalışmalarını da içeren NFT eserleri de mevcut.

Moco Museum’da sergilenen Banksy eserleri. (Fotoğraf: mocomuseum.com)

Moco Museum biraz küçük bir müze olduğu için kalabalık biraz rahatsız edici olabiliyor. Eğer burası sizin için önemli bir duraksa sabah erken saatlerde, hatta mümkünse hafta içi gelmeye çalışabilirsiniz. Gezmesi yaklaşık 1,5 saat sürüyor be bileti online olarak almak kapıdan almaktan daha ucuza geliyor.
Konumu için tıklayın.

Stedelijk Müzesi: Amsterdam’ın önemli modern sanat ve tasarım müzelerinden bir tanesi olan Stedelijk Müzesi’nde 100.000’in üzerinde eser sergileniyormuş. Özellikle Bauhaus, Pop-Art, De Stijl gibi belirli sanat akımlarına dair geniş bir koleksiyonu var diye biliyorum. Ayrıca tablo ve heykellerin yanı sıra fotoğraf, video, poster, enstalasyon ve endüstriyel tasarım gibi pek çok sanat dalını kapsıyor.
Konumu için tıklayın.

Eye Filmmuseum: Amsterdam Noord’da bulunan etkileyici Eye Filmmuseum binasında eski görüntü işleme teknolojileri, modern görüntü işleme teknolojileri, interaktif alanlar, film izleyebileceğiniz kutucuklar, posterler sergileniyor. Sadece Hollanda sinemasına değil, dünya sinema tarihine de yer verilmiş. Elbette film gösterimler, söyleşiler ve çeşitli etkinlikler de oluyor.
Konumu için tıklayın.

Straat Museum: Straat Museum benim bildiğim çok az sayıda grafiti ve sokak sanatları müzesinden bir tanesi. Bu nedenle de Amsterdam’daki gezmeye değer müzelerden bir tanesi olduğunu düşünüyorum. 170 sanatçının 180’den fazla eserini görebileceğiniz müzede kocaman panolar üzerinde çizilmiş duvar resimleri ağırlıkta.
Burada ne tarz eserler göreceğinizi merak ediyorsunuz müzenin web sitesinden online koleksiyonu inceleyebilirsiniz.

Konumu için tıklayın. 

Grafiti ve sokak sanatları müzesi Straatmuseum (Fotoğraf: straatmuseum.com)

Nxt Museum: Nxt Museum bir yeni medya / dijital sanat müzesi. Devasa ekranlarda dönen, etrafınızı saran, renklerle, ışıklarla ve desenlerle oyunlar oynayan sanat eserleri sergileniyor. Bu açıdan işin içinde sanat olduğu kadar teknoloji de var. Zaman zaman dijital eserleri dans ve müzikle perçinleyen farklı deneyimler de sunuluyor. İlginizi çekiyorsa bakmakta fayda var.

Konumu için tıklayın.

Diğer Müzeler

Heineken Experience: Hollanda’nın en büyük bira üreticilerinden bir tanesi olan Heineken’ın en eski fabrikasında 1,5 saatlik bir tura katılarak biranın yapım aşamalarını ve Heineken markasının tarihini öğrenebiliyorsunuz. İnteraktif alanları da olan müzenin giriş ücretine iki bira da dahil.
Konumu için tıklayın.

Fabrique des Lumières: Burası da yine bir Immersive deneyim müzesi. Yani burayı gezerken sizi çevreleyen duvarlarda, yerlerde, her köşede videolar akıyor ve bu alanlar var sizi içine alıyor.
Burayı sanat müzeleri kategorisine koymadım çünkü gösterimdeki sergi değişebiliyor. Kalıcı gösterimde Dutch Masters sergisi var ve Vermeer’in, Van Gogh’un tabloları arasında buluyorsunuz kendinizi. Geçici sergilerde ise uzay gibi farklı temalar olabiliyor.
Konumu için tıklayın.

Fabrique des L’umieres’deki Duch Masters sergisi. (Fotoğraf: fabrique-lumieres.com)

Amsterdam’da nerede kalınır?

Amsterdam’ın merkezinde uygun fiyatlı bir otel bulmak epey zor ne yazık ki… Ya hostel odalarında tanımadığınız insanlarla oda paylaşacaksınız, ya -benim çok klostrofobik bulduğum- kapsül otellerde kalacaksınız ya da ortalama ayarda bir otele içinize sinmeyecek paralar ödeyeceksiniz. Gerçekten iyi bir otelde kalmak istiyorsanız da kesenin ağzını açacaksınız. Benim anladığım bu.

Önce biraz semtlerden bahsedeyim. Haritada Rijksmuseum’dan Centraal Station’a kadar bir çizgi çekin. Şehir Merkezinde gezeceğiniz yerlerin büyük bölümü bu aralık içerisinde olacak. Dolayısıyla bu aralıkta konaklarsanız gezilecek yer yere yürüyerek rahatlıkla ulaşırsanız. Bu çizgiyi be kadar ortalarsanız, o kadar merkezi bir yerde konaklamış olursunuz. Daha az para ödemek için uzak semtlerde konaklamak da mümkün ama bu sefer de toplu taşımaya para ve vakit ayırmanız gerekecek. Ben şahsen bu kadar her şeyin dip dibe olduğu bir şehirde -daha kötü bir otelde kalmak pahasına- merkezde olmayı tercih ediyorum.

Şehrin en merkez noktasında Red Light District var. Burası aslında son derece güvenli bir yer. Her köşe başında polis var ve hiçbir sıkıntı çıkmasına izin vermiyorlar ama geceleri çok kalabalık ve gürültülü oluyor. O yüzden Red Light yakınlarında konaklamak istemeyebilirsiniz. Bu alan dışında, merkezde kalan yarımadanın istediğiniz yerinde konaklayabilirsiniz.

Yarımadayı dört kanal ile çevreleyen bölgeye “Canal Belt” deniliyor. Bu bölgede de rahatlıkla konaklayabilirsiniz. Tam merkeze kıyasla birazcık daha iyi otellerde daha konforlu bir şekilde kalabilirsiniz ama fiyatlar merkezle aynı bantta.

Eğer daha uygun fiyatlı bir yerde kalabilmek için merkezden uzaklaşmayı göze alıyorsanız üç seçeneğiniz var; Kanalların hemen batısında kalan Jordaan Bölgesi ya da kanalların güneyinden kalan Müzeler bölgesi veya De Pjip bölgesi… Ancak buralarda kalırsanız gezilecek yerlere pek de yürüme mesafesinde olmazsınız. Jordaan taraflarına hiç gitmedim ama bir sayfiye şehri havası veren çok tatlı bir semt olduğu söyleniyor. Pek turistik olmadığı için fiyatlar da merkeze kıyasla makul. De Pjip tarafları ise şehrin yerlilerinin de takıldığı nispeten hareketli bir bölge. Kafeler, restoranlar, dükkanlar bol. Dolayısıyla burası nispeten uygun fiyatlı otellerin bulunabileceği iyi bir alternatif. Üçüncü bir alternatif de Oud-Zuid semtinin müzelere yakın bölümünde yani Museums Quartier’de kalmak. Burası nispeten merkeze ulaşımı daha kolay bir yer ama fiyatlar ve kalabalık merkezdekinden farklı değil açıkçası.

Muntplein Meydanı

Peki hangi otelde kalınır derseniz kendi gözüme kestirdiğim otelleri ve olumlu yorumlar toplamış otelleri şu şekilde sıralayabilirim:

Hotel 717: Canal Belt’te yer alan Hotel 717 Amsterdam’ın merkezindeki en yüksek puanlı, en olumlu yorumları alan otellerden bir tanesi. Konumu güzel, otel gayet şık ve konforlu. Bu otelin lüks ve pahalı bir otel olduğunu söylemeliyim ama fiyatı diğer lüks oteller kadar uçuk değil. Servet ödemeden kalabiliyorsunuz yani.
Ayrıntılı bilgi ve rezervasyon için tıklayın.

Tivoli Doelen Amsterdam Hotel: Amsterdam’ın en merkezi noktalarından birinde, kanara nazır tarihi bir binada bulunan Tivoli Doelen gerçekten çok şık -hatta belki biraz fazla süslü- bir otel. Kalanlar çok olumlu yorumlar yazmış, otelden epey memnun kalmışlar. Burası da hiç ucuz bir otel değil ama servet ödemeden kalabileceğiniz en güzel otellerden bir tanesi gibi görünüyor.
Ayrıntılı bilgi ve rezervasyon için tıklayın.

THIS HO(S)TEL: Ortak banyolu ama kişisel odalı bu hostel mümkün olan bu hostel merkezdeki en ucuz konaklama seçeneklerinden biri. Yalnız odalar kapsül otellerden bir tık büyük yani gerçekten tam anlamıyla “oda” demek doğu olur mu bilemiyorum.
Ayrıntılı bilgi ve rezervasyon için tıklayın.

(Fotoğraf: biletskiy / Envanto Elements)

Hotel Manofa: Centraal Station’a çok yakın, iki yıldızlı bir otel. Açıkçası son dakika ayarlaması yaptığım için bulabildiğim en ucuz otel olarak bunu seçtim ama ve beni hiç üzmedi. Tabii ki buradaki en iyi otel değil ama hem ucuz, hem temiz hem konforlu olması yetti bana. Otelin sahibi Yunan (bana komşu deyince anladım) çalışanların çoğu Türk. Baya evimde hissetim kendimi. Lobide ücretsiz kahve olması avantaj. Yalnız otelde asansör yok. Eğer fiziksel bir kısıtlılığınız varsa kesinlikle alt katlardan oda isteyin.
Ayrıntılı bilgi ve rezervasyon için tıklayın.

Hotel TwentySeven: Fiyat hiç önemli değil ben buranın en iyi, en lüks, en özel otelinde kalmak istiyorum diyenler için booking.com’daki 9.7’lik puanı ile göz dolduran Hotel TwentySeven’ı önerebilirim.
Ayrıntılı bilgi ve rezervasyon için tıklayın.

Inntel Hotels: Tren istasyonuna yakın, gayet merkezi dört yıldızlı bir otel burası. Temizlik, konfor gibi olmazsa olmaz beklentileri karşılar ama odalar ya da şık bir dekorasyon beklemeyin. Merkezde, nispeten uygun fiyatlı bir konaklama için memnun eder.
Ayrıntılı bilgi ve rezervasyon için tıklayın. 

The Social Hub Amsterdam City: Burası merkeze uzak ama metroya çok yakın, gençler ve öğrenciler için tasarlanmış bir otel. Eğer ucuz ama aynı zamanda konforlu bir konaklama seçeceği arıyorsanız burası sizi mutlu edebilir
Ayrıntılı bilgi ve rezervasyon için tıklayın. 

Radisson Blu Hotel: Amsterdam’daki oteller öyle pahalı ki Radisson Blu “ortalama fiyatlı” kalıyor. Şehir merkezindeki Radisson Blu’nun konumu son derece merkezi. Kalitesi bildiğimiz sevdiğimiz Radisson Blu kalitesi. Fiyatı da merkezdeki otellerin ortalamasında.
Ayrıntılı bilgi ve rezervasyon için tıklayın.

Park Centraal Amsterdam: Müzeler bölgesinde, çok şık, kalanların memnun ayrıldığı bir otel burası. Toplu taşımaya yakın ve odaların büyük bölümünde geniş pencereler olduğu için bu odaları çok ferah. Üstelik fiyatı gayet makul.
Ayrıntılı bilgi ve rezervasyon için tıklayın.

Amsterdam’da ne yenir?

Gittiğim ülkelerde genellikle oranın yerel yemeklerini yemeye çalıyorum ama Amsterdam’da bu pek mümkün olmadı ne yazık ki çünkü yerel mutfağa dair pek fazla bir şey bulamadım. Öte yandan kesinlikle aç kalmadım çünkü her yerde çok güzel İtalyan restoranları, Arjantin restoranları, Uzak doğu restoranları var.

Yerel mutfağa dair seçeneklerimiz neler derseniz şöyle kısa bir liste bırakabilirim:

Broodjes haring: Bu soğuk servis edilen, bol soğanlı ve turşulu bir ringa balığı sandviçi. İçerisindeki balık çiğ ama seveni çok. Amsterdam’ın en meşhur yerel lezzeti bu diyebilirim. Ben çiğ soğan yediğim zaman midem bana düpedüz küsüyor o nedenle pas geçmek zorunda kaldım.

Stroopwafels: Türkiyede’de satılan içi karamel dolgulu sert waffle’ların anavatanı Amsterdam. Kahvenin yanında şahane giden bir atıştırmalık. Yemeden önce kahvenizin üzerine koyup biraz ısıtınca daha da efsane oluyor.

Stroopwafels (Foroğraf: Tupungato / Getty Images)

Pannekoeken: Her ne kadar adı pankek’e benzese de bunlar aslında pankek değil krep. Bu krepler Hollanda mutfağında önemli bir yer tutuyor ve isterseniz tatlı (çikolatalı, meyveli, ballı, vs.) isterseniz tuzlu (peynirli, somonlu, mantarlı, vb.) olarak tüketebiliyorsunuz.

Patat Friet yani Patates Kızartması: Ne kadar yerel yemek sayılır bilemem ama Amsterdamlılar bu işi gerçekten çok güzel yapıyorlar. Muhtemelen patatesin türüyle ilgili, dışı çıtır çıtır ama içi yumuşak oluyor. Sos konusunda da onlarca seçenek sunuyorlar.

Kibbeling: Kızarmış moringa balığı burada fast food gibi tüketiliyor. Yani lokmalık ebatlara bölünmüş, kızarmış balık parçacıkları genellikle al-götür şeklinde servis yapan büfelerde satılıyor.

Kibbeling yani kızarmış balık parçacıkları (Fotoğraf: picturepartners / Envanto Elements)

Amsterdam’da nerede yemek yenir?

Amsterdam’a özgü lezzetlerin büyük bölümü restoranlarda değil al-götür şeklinde servis yapan büfe tarzı yerlerde satılıyor. Oturup yemek yiyebileceğiniz birkaç yer de var oraları daha ziyade dünya mutfağı restoranları.

Amsterdam’da yemek yiyip beğendiğim ya da araştırmalarım sırasında dikkatimi çektiği için gitmek üzere not aldığım birkaç yeri paylaşıyorum:

Manneken Pis: Amsterdam’ın meşhur patates kızartmalarından yemek için en iyi adreslerden biri burası. Önünde aşırı sıra olabiliyor ama gerçekten hızlı ilerliyor. Ortadaki sıraya giriyorsunuz, kasada hangi boy patates istediğinizi ve soslarınızı seçip ödeme yapıyorsunuz, sonra yan taraftaki sıraya girip patatesinizi alıyorsunuz. Orta boy patates bile epey doyurucu olduğu için çok ideal bir öğle yemeği olabiliyor bu. Külahta servis edilen patatesi alıp ayakta yiyorsunuz bu arada oturma yeri olmadığını not düşmüş olayım.

Konumları için tıklayın:
Damrak Şubesi
Dam Meydanı Şubesi 

Manneken Pis’İn patates kızartması hem lezzetli hem de büyük porsiyon alırsanız epey doyurucu.

Cannibale Royale: Amsterdam’da birden çok şubesi bulunan bu et restoranı öğle saatlerinde açık değil ama akşam yemeği için çok ideal bir adres. Eğer domuz eti tüketmiyorsanız burada rahat edebilirsiniz çünkü menülerinde çok sayıda dana eti seçeneği var. Mekânın atmosferi de gayet keyifli. Ben Cannibale Royale’in Eski Kilise’ye yakın olan şubesine gitmiştim ama şimdi internetten bakınca diğer şubelerin de çok popüler ve yüksek puanlı olduğunu gördüm. Muhtemelen diğer şubeleri de aynı derecede iyidir.

Konumları için tıklayın:
Lange Niezel Şubesi 
Handboogstraat Şubesi 
Noord Şubesi 

FoodHallen: Burası merkeze biraz uzak kalıyor ancak yine de bir şans vermek isteyebilirsiniz çünkü burası dünya mutfağından çok fazla seçeneği bir arada bulabileceğiniz bir yer. Hani AVM’lerin yemek katlarında bir sürü restoran olur, siz istediğiniz şeyleri toplayıp ortadaki oturma alanlarına oturursunuz ya… İste burası da aynı mantıkla çalışıyor. Suşiden tacoya, pizzadan falafele; aklınıza gelebilecek yer türlü şey satılıyor burada.
Konumu için tıklayın.

Food Hallen (Fotoğraf: foodhallen.nl)

Febo: Amsterdam’ın en yaygın fast food zinciri olan Febo’da çeşitli kızartmalar ve hamburgerler satılıyor. Sıraya girip sipariş vermek yerine otomata gidip yiyeceğinizi seçip kartınızı okutuyorsunuz. Seçtiğiniz yiyeceğin kapağı açılıyor ve yiyeceğinizi kendiniz alıyorsunuz. Febo’nun yalnızca Amsterdam’da 30’a yakın şubesi bulunduğu için her köşe başında bulabileceğiniz, ucuza, hızlıca karnınızı doyurabileceğiniz bir yemek seçeneği sunuyor. Üstelik 24 saat açıklarmış.

Fishmongers Albert Cuyp: Albert Cuyp caddesi boyunca dizilmiş olan tezgahlarda ve restoranlarda genellikle yerel yiyecekler satılıyor. Oturabileceğiniz mekanlar da var, gezerken atıştırmak için takeaway tabaklar ve sandviçler atabileceğiniz yerler de.
Konumu için tıklayın.

Omelegg: Kahvaltı için iki kez gidip, ikisinde de kapısındaki sırayı görünce geri döndüğüm, omletleriyle meşhur bir yer burası. Hafta sonları önünde aşırı sıra oluyor ama hafta içi erken saatlerde kahvaltı yapacaksanız bir bakın derim zira lezzeti epey övülüyor.
Konumu için tıklayın.

Bakkerij Wolf: “Google haritalara bakalım en yakınımızdaki en yüksek puanlı yer neresiymiş” usulü bulduğum fırında epey doyurucu Shakshouka (Şakşuka) yedim, lezzeli bir kahve içtim ve memnun kaldığım için bu listeye eklemek istedim. Ayrıca belirtmek isterim ki yumurtalı yiyecekleri ekmekle servis eden mekan candır.
Konumu için tıklayın.

Bakkerij Wolf’ta Shakshuka

Van Stapele Koekmakerij: Burası Amsterdam’ın ünlü kurabiye dükkanı. Önündeki sıraya bakıp “ben bu sırayı beklemem” desem de aklım kalmadı değil. İçerisinde beyaz çikolata parçacıkları olan yumuşak cookie’ler yapıyorlar. Mutfağı açık olduğu için kurabiyenizin hazırlanışını görebiliyorsunuz. Bu kurabiyelerin lezzeti epey övülüyor dolayısıyla vaktiniz varsa sıra beklemeye değebilir. Eskiden önceden sipariş verip kurabiyeler hazır olunca gidip alma seçeneği sunuyorlardı ama bu seçeneği kaldırmışlar.
Konumu için tıklayın.

Amsterdam’dan ne alınır?

Amsterdam’dan anahtarlık ve magnet gibi klasik hediyelik eşyaların dışında, buraya özgü bir şeyler almak istiyorsanız şu seçeneklere bir göz atabilirsiniz:

Peynir

Malum Hollanda Gauda peynirleri ile meşhur bir ülke. Üstelik dünyanın başka hiçbir yerinde bulamayacağınız kadar çeşit ve aroma bulabiliyorsunuz. Peynir fiyatları da hemen hemen Türkiye ile aynı.
Amsterdam’dan peynir alıp Türkiye’ye getirecekseniz peynirin balmumu ile kaplı olması gerekiyor. Balmumu ile kaplanmış peynirler oda sıcaklığında bozulmadan muhafaza edilebildiği için hiçbir sorun olmadan valizde taşınabiliyor. Tabii oda sıcaklığında dayanma süresi 1 haftaysa buzdolabında dayanma süresi 2-3 ay. O yüzden eve döndüğünüzde açıkta değil dolapta saklamayı unutmayın. Peyniri yerden dışındaki balmumu katmanını soymanız yeterli.

Bu peynirler balmumu ile kaplı olduğu için bozulmadan yanınızda taşıyabiliyorsunuz.

Klompen

Hollanda’nın geleneksel ayakkabısı olan Klompenleri dekoratif amaçla kullanabilirsiniz. Burada her ebatta, her desende klompen satıldığı için evinize ya da hediyelik eşya götürmek istediğiniz kişilere irili ufaklı klompenler alabilirsiniz. Tabii bunların anahtarlık, magnet ve biblo olarak üretilenleri de var.
Benim en çok hoşuma giden Klompen görünümlü ev terlikleri oldu. Yani tasarımı klompen gibi yapmışlar ama aslında yumuşacık bir terlik.

Tohum / Lale Soğanı

Eğer balkonunuzda ya da bahçenizde tohumdan çiçek yetiştirmeyi seviyorsanız buradan gönül rahatlığıyla tohum ya çiçek soğanı alabilirsiniz. Bu konuyu çok sahiplenip özel bir önem verdikleri için alabileceğiniz en kaliteli tohumları Hollanda’da buluyormuşsunuz. Hatta çiçek pazarındaki tohumların asla boş çıkmadığı, %100 oranla filizlendiği falan yazıyordu internette.

Zaanse Schans’da satılan klompenler yani geleneksel ahşap ayakkabılar (Fotoğraf: mona2013liska / Envanto Elements)

Stroopwafels

Bu karamel dolgulu, set Hollanda waffle’ları Türkiye’de de bulunuyor ama burada biraz lüks bir yiyecek gibi görüldüğünden genellikle pahalıya satılıyor. Amsterdam’daki marketlerde ise 2-3€’ya koca koca Stroopwafels paketleri alabiliyorsunuz. Tam hediyelik alıp eşe dosta dağıtmalık.

Tony’s Chocolonely Çikolataları

Amsterdam Tony’s çikolatalarını sevenler için bir cennet çünkü markanın anavatanı burası. Dolayısıyla bu çikolataları marketlerden, Türkiye’de satılanın yarı fiyatına alabiliyorsunuz. Ayrıca Damrak’ta gezi teknelerinin kalktığı yerin hemen yanında bir Tony’s Chocolonely Superstore var. Burada kendi çikolatalarınızı yapabiliyorsunuz ve isme özel ambalaj hazırlatabiliyorsunuz. Ancak önünde epey sıra oluyor ve burada satılan çikolatalar markette satılanlardan biraz daha pahalıya geliyor.

Amsterdam Gezi Rehberimiz burada sona eriyor. Umarım sizin için çok keyifli bir gezi olur!