Yazı İçerikleri
Güneydoğu Anadolu Gezi Rehberi
Tam 8 günlük detaylı bir Güneydoğu Anadolu turu yapmaya ne dersiniz? Gezilecek yerleri haritalı rotalar ile birlikte anlattığım bu rehber biraz uzun olacak, çayınızı kahvenizi aldıysanız buyurun okumaya!
Gezimiz Adıyaman’dan başlayıp Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin ve Batman’ı gezdikten sonra Diyarbakır’da sona erecek. Siz keyfinize göre istediğini yerden başlayıp istediğiniz yerde bitirebilir ya da programı tam tersine çevirebilirsiniz. Ben bu rotanın çok benzerini, içine Batman’ı katmadan gezdim. Görme fırsatı bulamadığım ama mutlaka görülmesi gerektiğini düşündüğüm birkaç yeri daha listeye ekledim.

Nemrut Dağı (Fotoğraf: esindeniz / envanto elements)
Burada yazımda yalnızca gezi planına yer verdim. Konaklama, yemek, alışveriş gibi konularda da bilgi almak isterseniz ayrıntılı şehir rehberlerine de göz atabilirsiniz. Bazı kısımlar tekrara düşebilir ama benden söylemesi…
Gaziantep Şehir Rehberi için tıklayın.
Şanlıurfa Gezi Rehberi için tıklayın.
Mardin Gezi Rehberi için tıklayın.
Diyarbakır Gezi Rehberi için tıklayın.
Güneydoğu Anadolu’yu Gezerken Bilmeniz Gerekenler
1. Güneydoğu Anadolu, özellikle de Şanlıurfa ve Mardin, yazın gezmeyi imkansız kılacak kadar sıcak. Ben Mayıs ayında bile çok zorlandım. Sıcaktan bir küçük fenalık geçirdim. Eylül ayı da pek farklı değil. Buraları gezmek için en ideal aylar nisan ve ekim ayları.
2. Bu hazırladığım rotayı takip etmek için arabaya ihtiyacınız olacak. Arabasız bir şekilde şehir içlerini gezmek kolay. Zaten gezilecek yerlerin büyük bölümü birbirine yürüme mesafesinde yer alıyor. Ama şehir dışındaki antik kentlere ve manastırlara arabasız gitmek çok zor. Eğer uçakla geldiyseniz hava limanından araba kiralamanızı öneririm.
3. Kredi kartınıza güvenmeyin, yanınızda mutlaka nakit bulundurun. Bölgede kredi kartı kabul etmeyen çok fazla dükkan ve restoran var. Ayrıca kimi yerlerde küçük çocuklar bahşiş karşılığı gönüllü rehberlik yapıyor. Dolayısıyla yanınızda nakit olsun.
4. Gezeceğimiz yerlerin bir kısmı camiler ve kutsal kabul edilen yerlerden oluşuyor. Yanınıza başörtüsü alırsanız camilere girerken 50 kişinin başına takıp çıkardığı eşarpları kullanmak zorunda kalmazsınız.
5. Müzekart şart. Müzekart mobil uygulamasını indirdiğinizden ve aktif bir Müzekartınız olduğundan emin olun.
1. Gün: Adıyaman (Cendere Köprüsü, Perre Antik Kenti, Nemrut Dağı)
Adıyaman Havalimanı’na İstanbul ve Ankara’dan, sabahın çok erken saatlerinde gelen uçaklar var. Adıyaman’a indiğinizde havalimanından araba kiralayarak hemen gezmeye başlayabilirsiniz. Adıyaman’da gezilmesi gereken yerlerin başında meşhur Nemrut Dağı geliyor. Perre Antik Kenti, Karakuş Tümülüsü, Cendere köprüsü de tam yolumuzun üzerinde kalacak. Kommagene Krallığı ve Antik Roma kalıntılarına doyacağız.
Bugün ilk durağımız Perre Antik Kenti. Havalimanından yaklaşık 20 dakikalık bir araba yolculuğuyla ulaşabileceğiniz antik kenti Müzekart ile gezebiliyorsunuz. Tarihte Pirin adıyla da bilinen bu şehir Kommagene Krallığının beş büyük kentinden bir tanesiymiş. Sonrasında Roma İmparatorluğu ve Bizans kontrolü altına girmiş. Bu döneme dair yazılı kaynaklardan, önemli piskoposların bu kentte yaşadığını biliyoruz. Hatta bazı kaynaklarda Yunancada “kutsal şehir” anlamına gelen Hieropolis ifadesi kullanılmış. Dolayısı ile önemli bir dini merkez olduğu düşünülüyor.
Perre Antik kentinde kazılar nekropolis (mezarlık) kısmından başlamış. Antik kente ilk girdiğinizde öncelikle mezar odalarını görüyorsunuz. Daha ilerilerde gündelik işler için kullanılan alanlar (örneğin şarap ve zeytinyağı imalathaneleri) var. Tepenin bulunduğu kısımda ise kazılar devam ediyor. Burası çok çok büyük bir yer ve henüz kazılıp açığa çıkartılmamış çok fazla yer var ancak görülebilen yerler bile hayranlık uyandırmaya yeterli.

Perre Antik Kenti
Perre Antik kentinde göreceğiniz 2 steller (üzeri yazılı ve kabartmalı dikili taş) aslında buraya ait değil. Ulaşması zor bir yamacın tepesinde oldukları için helikopterle alınıp buraya taşınmışlar. Bunlar doğrudan kralın halka seslenişi niteliği taşıdığı için çok önemli parçalar çünkü çeviri çalışmaları bittiğinde Kommagene’de gündelik yaşama dair çok fazla bilgi edinme şansımız olacak.
Not: Eğer Nemrut’ta günbatımı izlemek istemiyorsanız (ki o virajlı yollarda gece araba kullanmak istememek çok makul bir istek) Perre Gezisini en sona bırakabirsiniz. Karakuş’u, Cendere Köprüsü’nü ve Nemrut’u gezdikten sonra en son Perre’ye dönmek yolunuzu da biraz kısaltır. Ayrıca günbatımı izlemeye gelen tur gruplarının kalabalığı olmadan sakin sakin gezersiniz. Akşam 4 gibi Perre’de olursanız Perre’yi gezecek vaktiniz kalır.
Şimdi Karakuş Tümülüsü’ne uğrayacağız. Burası bölgenin tarihi açısından çok önemli bir yer olsa da az sayıda kalıntı bulunduğu için beklentinizi çok yüksek tutmayın. Yapıldığı dönemde tümülüsün etrafında daha fazla sütun ve heykel varmış ancak bu sütunlara ait taşlar Roma döneminde, Cendere köprüsünün yapımı için kullanılmış. Dolayısıyla tümülüsün etrafında 10 dakikalık bir tur atarak buradaki tüm sütunları görmüş oluyorsunuz.
Mezar odalarının üzerine bir tepe oluşturacak şekilde taş yığılmasıyla yapılan anıt mezarlara tümülüs deniliyor. Karakuş Tümülüsü ise Kommagene’nin krallık ailesine mensup kadınlar için yapılmış. Burada Kral Antiochos’un (MÖ 69 – 36) eşi İsias, kızı Antiochis ve torunu Aka’nın mezarı bulunuyor. Karakuş Tümülüsü’nü gezerken ilk olarak üzerine kartal heykeli bulunan bir sütun göreceksiniz. Buraya “Karakuş” denilmesinin nedeni de bu kartal heykeli zaten. Tümülüsün doğusunda bulunan sütunların tepesinde bir boğa ve aslan heykeli, batısında bulunan sütunların tepesinde ise II. Mithridates ve Laodike’nin tokalaştığı bir kabartma yer alıyor.

Karakuş Tümülüsü
Tümülüs’ten çıkınca yaklaşık 15 dakikalık bir araba yolculuğuyla Cendere Köprüsü‘ne ulaşıyorsunuz. Cendere köprüsü hem mimarisiyle hem de doğasıyla çok güzel bir yer. Kesinlikle görmeden geçmeyin derim. Roma yapımı, 1800 yaşında bir köprüden bahsediyoruz. Hala sapasağlam duruyor. Öyle ki 1997 yılına kadar hala otobüsler, kamyonlar bile geçiyodu bu köprünün üzerinden. Adı ise üzerinden geçtiği Cendere Çağı’ndan geliyor.
Cendere Köprüsü, Roma İmparatoru Septimius Severus (193-211) tarafından yaptırılmış. Köprünün iki ucunda toplam 4 sütun yer alıyor. Sütunlarda kendisinin, eşinin ve iki oğlunun heykelleri varmış. Heykellerden 3’ü hala sağlam ancak bir tanesi kardeş kavgasına kurban gitmiş. Babalarının ölümü üzerine tahta geçen iki kardeşten Caracalla İmparatorluğu kendi başına yönetme niyetinde olduğundan, önce Kardeşi Geta’yı öldürtmüş, sonra da ona dair tüm izleri sildirmiş. Sildirdiği izlerden biri de bu köprüdeki heykeli… Sütunun tepesindeki heykel yıkılmış ve taşa kazınan adı kazınmış.
Cendere köprüsünden geçip güzelliğine hayran olduktan sonra kısa bir mola vermek isteyebilirsiniz. Köprüyü geçtikten sonra solunuzda kalan merdivenleri çıktığınızda oturup bir şeyler yiyip içebileceğiniz bir işletme var. Alternatif olarak aşağı inip Cendere deresinin oyduğu kanyona doğru ilerleyebilirsiniz. Burada yaşların üzerine oturup manzaranın güzelliğini seyredenler, yürüyüş yapanlar oluyor.

Cendere Köprüsü
Cendere Köprüsü’nden çıktığınızda Nemrut Dağı’nın girişine yarım saatte ulaşabilirsiniz. Önce müze binasında durup Müzekartlarınızı okutup biraz daha araba yolculuğu yapacaksınız. (Eskiden gişeyle yukarısı arasında ring servisleri varmış ama şu anda olduğunu zannetmiyorum.) Aracınızı park yerine bıraktıktan sonra sizi yaklaşık yarım saatlik yokuş yukarı bir yürüyüş bekliyor. Acele etmeden, sakin sakin yürümenizi, enerjinizi idareli kullanmanızı öneririm. Bu arada batı terasına çıkan yol daha kısa ama pek düzgün değil, özellikle dönüşte, yokuş aşağı inerken kaygan olan mıcır kısımlar var. Çıkarken batı terasına çıkan yolu, dönerken doğu terasından çıkan yolu kullanmak en mantıklısı. Bir de yanınıza mutlaka bir rüzgarlık ya da ince mont alın çünkü yukarısı aşırı rüzgarlı. Serin havada zaten üşürsünüz. Sıcak havada ise güneşin altında o yokuşu çıkıp, terden sırılsıklam olduktan sonra serin rüzgarla karşılaşmak sıkıntılı sonuçlar doğurabilir.
Gelelim Nemrut’a. Burası da tıpkı Karakuş gibi bir tümülüs ama çok çok daha heybetlisi. Çünkü burası bir kral mezarı. Buraya ilk çıktığımda “Helal olsun kral gibi kralmış valla öldükten sonra bile haklına eziyet etmeye devam etmiş” dedim. Düşünün 2150 m rakımlı bir dağın tepesine 30.000 m3 kırma taş dökerek 60 metre yüksekliğinde bir tümülüs yaptırıyorsunuz. Etrafına 7-8 ton ağırlığında taş bloklardan oluşan 7-8 metrelik heykeller dizdiriyorsunuz. Neymiş, “mezarı hem doğunun hem batının tanrılarının huzurunda olsun istiyormuş” vay arkadaş… Gerçi bunun daha politik bir mesaj olduğunu söyleyenler de var. Yani Greklerle Perslerin ortak noktası olmak isteyen kral her iki medeniyete birden bakan bir noktaya defnedilerek bu idealini yaşatmak istemiş. (Kommagenne toplumu zaten İran kökenli ancak Helenleşmiş bir toplum)

Söz konusu kral I. Antiochus Theos. Mithridates ve Laodice’nin oğlu olan Antichous, MÖ 70 yılında Kommagene’nin dördüncü kralı olarak tahta geçmiş.. Antiochus M.Ö. 38 yılında öldüğünde bu tümülüse gömülmüş. Kafasında bir kukuleta varmış gibi görünen heykel ise bizzat kralın kendi heykeli.
Burada tümülüsün ilk yapıldığı zamanki canlandırmalarını paylaşıyorum. Bugün yere dizli şekilde gördüğümüz o kafalar aslında tümülüsün önünde oturur şekilde görünen bedenlere ait. Her iki terasta da heykeller aynı sırayla dizilmiş. Ortada sırasıyla Kral Antiochos Theos, Zeus, Apollonu ve Herkül bulunuyor. Heykel dizisinin başındaki ve sonundaki aslan ve kartal heykelleri ise “koruyucu” oldukları için burada. Kendi heykelini tanrılarla birlikte, hiçbir hiyerarşi gütmeksizin dikmesi ise kendisini “tanrı kral” olarak görmesinden kaynaklanıyor.

Dilerseniz burada günbatımını da izleyebilirsiniz. Nemrut’tan Adıyaman’a dönmek yaklaşık 1 saat 15 dakika sürüyor. Gece Adıyaman’da kalmak en güzeli olur çünkü Adıyaman hala depremin yaralarını sarmaya çalışıyor. Yemeğinizi burada yiyip alışverişinizi burada yaparak esnafa biraz katkı sağlayabilirsiniz. Ancak az sayıda sağlam otel kaldığı için yer bulmak zor, rezervasyonunuzu erkenden yaptırmayı unutmayın.
2. Gün: Gaziantep Şehir Turu
Bugün Gazianetep’e gidiyoruz! Adıyaman’la Gaziantep’in arası yaklaşık 2 saat 15 dakika sürüyor. Eğer kiralık araba aldıysanız arabayı akşamdan Adıyaman’da bırakıp otobüsle de gelebilirsiniz. Yarın sabaha kadar arabaya ihtiyacınız olmayacağı için daha hesaplı olur. Bu günü Gaziantep şehir merkezine ayırdım. Aslında Gaziantep’e gelmişlen Gaziantep Arkeoloji Müzesi’ni de gezmek lazım ama müze restorasyon’da olduğu için geçici olarak kapalı. Siz yine de yola çıkmadan önce güncel durumuna bakın, açılmışsa gezersimiz.
İlk durağımız 25 Aralık Panorama Müzesi. Malum, Gaziantep’in düşman işgalinden kurtuluşu Güney cephesinin ve dolayısı ile Kurtuluş savaşının kaderini belirleyen önemli kırılımlardan bir tanesiydi. Bu kurtuluş mücadelesi hiç de kolay olmadı. 11 ay boyunca süren meşhur Gaziantep Savunmasını anlatan müzede o günleri anlatan bilgilendirici dökümanlar ve etkileyici canlandırmalar bulunuyor. Haftanın her günü açık olan müzeyi isterseniz kendiniz geziyorsunuz, isterseniz belirli saatlerde düzenlenen rehberli gezilere katılabiliyorsunuz. Müze belediyeye bağlı olduğu için Müzekart geçmiyor ama giriş ücreti oldukça makul. 25 Aralık Panorama Müzesinde yaklaşık 1,5 saat geçirebilirsiniz.

25 Aralık Panorama Müzesindeki panorama (Fotoğraf: panorama25aralik.com)
Panorama müzesinden çıkınca yalnızca birkaç dakika yürüyerek Hamam Müzesi‘ne ulaşabilirsiniz. Burada hem Hamam kültürü hakkında ilginç bilgiler öğrenebiliyorsunuz, hem de Osmanlı Hamam mimarisinin güzel bir örneğini görmüş oluyorunuz. Zira müze 1577 yılında Lala Mustafa Paşa tarafından yaptırılan hamamın içerisinde yer alıyor. Sergilenen eşyaların pek ilgi çekici olduğunu söyeleyemem ama gelin hamamı, lohusa hamamı gibi ilginç adetleri öğrenmek keyifli. Hamam müzesinde Müzekart geçmediği için 15 TL’lik bir giriş ücreti vermek gerekiyor. Küçğk bir müze olduğu için hızlıca gezebilirsiniz.
Hamam Müzesi’nin yanında durduğunuz zaman Gaziantep Kalesi’ni de görebilirsiniz. Kale 6 Şubat depreminde çok zarar görmüş ve ziyarete kapalı. Yine de isterseniz etrafında şöyle bir turlayabilirsiniz. Bu bölgede yaşam 6000 yıldır sürüyor. Kalenin tarihinin ise M.S. 2. – 4. yüzyıllar arasında bir döneme dayandığı düşünülüyor. O dönemde bölgeye hakim olan Romalılar buraya ve gözetleme kulesi inşa etmişler. Daha sonra kulenin etrafına inşa edilen diğer yapılarla birlikte burası da bir kaleye dönüşmüş.

Hamam Müzesi (Fotoğraf: Gazniantep İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü)
Şimdi gideceğimiz yer Kaleoğlu Mağarası. Gözleriniz mağara girşi aramasın. Mağaraya Tarihi Yeni Han’ın içinden giriliyor. Hana girip avluyu geçtiğinizde mağara kafelerin girişlerini görüyorsunuz. Yeni han aslında son derece klasik bir Osmanlı Hanı. Tüccarlar ve gezginler 1757-1785 yılları arasında yapılan bu tarihi handa konaklıyorlar. Hanın kurulduğu arazide aynı zamanda bir taş ocağı var. Evet, bu mağaralar doğal mağara değil, insan yapısı. Han kalabalıklaşıp kapasitesi yetmez olunca taş ocağından kalma mağaraları ahır olarak kullanmaya başlıyorlar ve mağaralar hanın bir parçası haline geliyor.
Bugün bu mağaralar kafe olarak kullanılıyor. Yazın serin, kışın sıcak tutan mağaralarda yaşamak, çalışmak ya da vakit geçirmek bölgenin kültürü açısından son derece alışıldık bir şey. Bu nedenle de girip görmeye değer. Ancak mağaralara oturup bir şeyler içmenizi çok tavsiye etmiyorum çünkü fiyatlar uçuk, içerisi çok gürültülü ve hiçbir pencere olmayan kapalı bir alan olmasına karşın sigara içiliyor. Kahve molanızı çarşı pazar gezisininden sonra Tahmis Kahvecisinde verebilirsiniz. Eğer o kadar beklemek istemiyorsanız Gümrük Hanı’nın içerisindeki Seddar Bey kahvecisine de uğrayabilirsiniz.

Kaleoğlu Mağarası
Şimdi alışveriş vakti! Gaziantep’de birbirine bitişik çok sayıda çarşı bulunduğu için haritada net bir şekilde işaretleyemedim. Eğer sedef kakmalı ahşaplar, tepih, dokuma, hediyelik eşya gibi bir şeyler almak isterseniz uğramanız gereken yer Turistik Gaziantep Çarşısı. Eğer el yapımı bakır ürünler arıyorsanız Bakırcılar Çarşısı’na, baharat ve kuruyemiş almak istiyorsanız Almacı Pazarı’na gidebilirsiniz. Buradan Antep fıstığı almayı unutmayın.
Şimdi de tarihi Tahmis Kahvecisi’nde mola verme zamanı! 1600’lü yıllardan beri kahve yapan mekânda pek çok kahve çeşidi ve tatlı çeşidi bulabilirsiniz. Hem tarihi bir mekan olduğu için hem de hoş bir ambiyansa sahip olduğu için epey popüler bir mekan burası. Umarım yer bulmakta zorlanmazsınız. Daha gezeceğimiz çok yer olduğu için güzelce dinlenip enerji toplamakta fayda var.
Normalde buraları gezerken Pişirici Kasteli’ni görmek gerekiyor ama bu kastel 6 Şubat depreminde zarar gördüğü için ziyarete kapanmış. Onun yerine biraz daha küçük ve daha yeni (yeni derken 16. yüzyıldan kalma) bir kastel olan Kozluca Kasteli’ni görebilirsiniz. Kasteller tamamen Gaziantep’e özgü yapılar olduğu için görmeden geçmemek lazım. Bu yapılar biriken suyun dağıtıldığı ve kullanıldığı yerler. Yani içerisinde abdest alanı, yıkanma alanı, çamaşır yıkama alanı, tuvalet gibi alanlar bulunuyor. Suya ihtiyacınız varsa Kastel’leri kullanıyorsunuz. Ayrıca buralarda biriken su bir boru sistemiyle civardaki bölgelere dağıtılıyor.

Pişirici Kasteli (Fotoğraf: Şahinbey Belediyesi)
Sıradaki durağımız Şehreküstü Konakları var. Ben aslında burayı gezmedim. Mutlaka gezilmesi gereken bir yer olduğunu da düşünmüyorum ama tam yolumuzun üzerinde kaldığı için şöyle bir turlamak size hiç bir şey kaybettirmez. Burası 1900’lü yılların başında yapılmış taş konakların restore edilmiş hallerini görebileceğiniz bir meydan aslında. Bölgenin yerel mimarisini görmek için hoş bir fırsat olsa da konakların içi çeşitli kurumlara tahsis edildiği için içlerinde görülecek bi şey yok. Meydanı turlayıp çıkmak yeterli.
Şehreküstü Konaklarının tam karşısındaki müze ise Şahinbey Milli Mücadele Müzesi. Ben vaktim kısıtlı olduğu için burayı da gezmedim ama gezmeye değer bir müze olduğunu düşünüyorum. Gezen kişiler buradan çok etkilenmişler. Şahiney Milli Mücadele Müzesi de tıpkı 25 Aralık Panorama müzesi gibi Gaziantep Savunmasını anlatıyor ancak iki müzenin odak noktaları birbirinden çok farklı. Panorama müzesinde işin askeri ve siyasi boyutu daha ön plandayken Şahinbey Milli Mücadele Müzesi bu savunmanın ne kadar büyük imkansızlıklar içerisinde yapıldığına odaklanıyor. O dönemlerde Anteplilerin nasıl şartlar altında yaşadıklarını görebiliyorsunuz. Dolayısıyla bu iki müze birbirini tekrar etmiyor, tamamlıyor.

Şahinbey Milli Mücadele Müzesi (Fotoğraf: Türkiye Kültür Portalı)
Şahinbey Milli Mücadele Müzesi’nin büyük bölümü tarihi bir binanın altındaki bir mağarada yer alıyor. Bildiğim kadarıyla bu mağara şehir işgal atındayken sığınak olarak kullanılan mağaralardan bir tanesi. Şehir bombardıman altındayken yaşamak, örgütlenmek ve savaşa hazırlanmak için kullanılan bu mağarada o dönemin şartları balmumu heykeller ile canlandırılıyor. Müze haftanın her günü 18.00’e kadar açık ve tamamen ücretsiz olarak gezilebiliyor.
Şimdi günü bitirip güzel bir yemek yiyebilirsiniz. Yarın da burada olduğumuz için gece Gaziantep’te konaklayacağız.
3. Gün: Gaziantep Şehir Turu Devamı ve Rumkale
Gaziantep’te gezilmesi gereken yerleden birkaçını bu güne bıraktım. Şehir turumuzu tamamladıktan sonra Rumkale’ye gidip Halfeti’yi de göreceğimiz bir tekne turu yapacağız. Dolayısıyla öğleden sonra arabaya ihtiyacımız olacak.
Güne dünyanın en büyük mozaik müzelerinden bir tanesi olan Zeugma Mozaik Müzesi‘ni gezerek başlayacağız. Dürüst olmak gerekirse Gaziantep’e gitme sebebim burasıydı. İçeride inanılmaz mozaikler var. Müzekart ile ücretsiz olarak giriliyor ve yaklaşık 2 saat sıkılmadan gazebiliyorunuz. Mozaiklerin yanı sıra duvar resimleri, heykeller ve çeşitli arkeolojik buluntular da var.

Zeugma Antik Kenti’nden getirilen (antik kent sular altında kalmadan önce kurtarılan) mozaikler A Blok’ta sergileniyor. Gaziantep ve çevresindeki kiliselere ait mozaikleri ise B Blok’ta sergiliyorlar. Zeugma Antik kenti 2300 yıl önce kurulmış bir kent. İlk olarak Selefkoslar’ın yaladığı kent MÖ 31 yılında Roma kontrolüne geçmiş ve sınır kenti olması nedeniyle hem ticari hem de askeri açıdan önemli bir merkez olmuş. Bu müzede, o dönemde Zeugma’da yaşayan zengin Romalıların villalarını süsleyen mozaikleri görüyoruz.
Bu mozaikleri özel kılan pek çok neden var. Bunlardan bir tanesi işçilik katilesi. Bir mozaikte metrekare başına ne kadar çok mozaik taşı (tessera) düşüyorsa, mozaik o kadar incelikli oluyor. Bu bölgedeki mozaikler için çok “yüksek çözünürlüklü” diyebiliriz. Bu taşların büyük bölümünün Fırat Nehrinden çıkarılan doğal taşlar olduğunu da not düşmüş olayım. Yalnızca doğada bulunmayan renlerin yapımı için cam ve pişmiş toprak parçaları kullanılıyor.

Çingene Kızı Mozaiği
Müzedeki mozaiklerde mitolojik hikayelerden ve edebi eserlerden sahneler canlandırılıyor. Buradaki önemli eserler arasında Meşhur Çingene Kızı mozaiği, Bronz Mars Heykeli, Fırat Nehri’nin tanrısı Euphrates’in portresi, Venüs’ün doğuş anı, Akhilleus’un savaşa gitmemek için saklandığı haremde yakalanış anı, açık denizlerin tanrısı Oceanos ve deniz tanrıçası Tethys’in mitolojik deniz canlılarıyla çevrili bir portresi sayılabilir. Mozaiklerin başında bilgilendirme panoları var ama elbette çok özet bilgiler yazıyor. Zeugma Mozaik Müzesini gezmeye gitmeden önce biraz mitoloji okursanız; geziniz sırasında daha çok keyif alabilirsiniz.
Şehir merkezindeki son durağımız ise Bey Mahallesi. Aslında mahalleyi gezmeye başlamadan önce gezilecek yerler arasında Kurtuluş Camii’de var ama cami 6 Şubat depreminde hasar gördüğü için ziyarete kapalı. Siz gezinizden önce güncel durumunu kontrol edin. Eğer açılmışsa görmeden geçmeyin.
Bey Mahallesi 13. yüzyıldan beri yerleşim olan çok eski bir mahalle. Özellikle 18. yüzyılda ticaretle uğraşan Ermenilerin yerleşmesi ile bir nevi “zengin mahallesi” olarak bilinmeye başlamış. Ermeni nüfusu azalıp Türkler rağbet göstermeye başladığında da durum değişmemiş. Çoğu 1900’lerin başına, kesme taştan yapılan evler bugün hala ayakta olduğu için geleneksel mimariyi görebileceğiniz, Antep’in kendine has eski dokusunu yaşayabileceğiniz, tarihi atmosferi hissedebileceğiniz bir mahalle burası. Yakında bir yere park edip buradaki ara sokakların keyfini yürüyerek çıkarın. Bey mahallesinde olmazsa olmaz bulmadığım ama gezmekten keyif alabileceğiniz iki müze var. Burada Oyuncak müzesini ve Atatürk Anı Müzesi’ni gezebilirsiniz.

Gaziantep Bey Mahalles, (Fotoğraf Türkiye Kültür Portalı)
Sırada Rumkale ve Halfeti var! Halfeti aslında Şanlıurfa’ya bağlı ama buradan kalkan tekne turlarına katıldığınızda hem Rumkale’yi, hem yarısı sulara gömülmüş olan Savaşan Köyü’nü hem de Halfeti’yi görme fırsatınız oluyor. Rumkale’ye ulaşmak için yaklaşık 1,5 saat’lik bir araba yolculuğu gerekiyor. Park yeri teknelerin kalktığı yerin biraz yukarısında. Tekneye binmeden önce Cam terasa çıkıp muhteşem Rumkale manzarasını seyretmeyi unutmayın.
Rumkale’nin tarihi çok net bilinmiyor ancak mimarisi bile burayı özel kılmaya yetiyor. Kale’de doğal yapılarla insan yapıları iç içe geçmiş bir şekilde bulunuyor. Kalenin içerisinde Şair Aziz Nerses Kilisesi, Barşavma Manastırı, su sarnıçları ve 75 metre derinliğinde bir su kuyusu varmış. Ben buraya Şanlıurfa tarafından gelmiştim ve Halfeti’den kalkan teknler Rumkale’ye uğramadığı için içerisi nasıl gezilebilir hiç bilmiyorum. Eğer tekneden inip gezmek istiyorsanız bunu nasıl yapabileceğinizi marinadan sormanı zdaha sağlıklı olur.

Rumkale’nin karşı kıyıdan hörünümü (Fotoğraf: Türkiye Kültür Portalı)
Burada yapılabilecek en keyifli şeylerden biri de Fırat Nehrinde tekne turuna çıkmak. Standart tekneler doldukça kalktığı için biraz bekleme süresi olabilir. Zam gelmediyse 150 TL vererek 2 saatlik bir tekne turuna çıkıyorsunuz. Tekne turunuz sırasında Savaşan Köyünü ve Kral Kızı Mağarasını görüyorsunuz. Savaşan köyü 2000 yılında Birecik Barajı’nın inşa edilmesiyle sular altında kalan, yarısına kadar sulara batmış minaresi ile akıllara kazınan o terk edilmiş köy. Tekneler aynı zamanda Halfeti’de de kısa bir mola veiyor diye biliyorum.

Tekneden Savaşan Köyü
Şimdi Gaziantep’e geri dönüyoruz. Yaklaşık 1 saat 20 dakikalık bir yolculuk sonunda şehir merkezine ulaşmış olursunuz.
4. Gün: Zeugma Antik Kenti, Kelaynak Kuşları Koruma Alanı, Göbeklitepe, Şanlıufa
Bugün Gaziantep’ten çıkıp Şanlıurfa’ya gideceğiz ama yolumuzun üzerinde gezeceğimiz bir sürü yer var. Bunlardan ilki Zeugma Mozaik Müzesi’ndeki o muhteşem mozaiklerin çıkartıldığı Zeugma Antik Kenti. Birecik Barajı’nın kıyısında kalan Antik Kente 50 dakikalık bir araba yolculuğuyla ulaşabilir ve yine Müzekart’la ücretsiz olarak gezebilirsiniz. Park yeri ile kazı alanı arasında biraz yürümek gerekiyor. Yürümesi dahil 1 saatinizi buraya ayırabilirsiniz.
Zeugma Antik Kentinin ilk olarak M.Ö. 300 yılında kurulmuş. Büyük İskender bu toprakları fethettikten sonra, generali olan I. Selevkos Nikator’a vermiş ve yerleşim başlamış. Dolayısıyla bu kentin ilk sahibi Selefkoslar olmuş. Kentin ilk adı ise “Selevkeia Euphrates” (Fırat Nehrinin o dönemki adı Euphrates). Bir süre sonra nehrin karşı kıyısına da bir kent kurulmuş. Karşı kıyıya kurulan kente ise Selevkos’un eşi Apama’nın adını vermişler. Her iki kent de bir köprüyle birbirine bağlanmış ve böylece Fırat Nehrinin en dar noktası tamamen kontrol altına alınmış. Bu kentin hem ticaret hem güvenlik açısından çok önemli olmasında, konumunun çok büyük bir önemi var.

Zeugma Antik Kenti (Fotoğraf: Anadolu Ajansı)
MÖ 64 yılında Roma gelip bu toprakların yönetimini ele geçirdiğinde her iki şehri birleştirmiş ve buraya “köprü başı” anlamına gelen Zeugma adını vermiş. Kısa bir Kommagene Krallığı dönemi ge geçiren şehir çok uzun süre bolluk ve bereket içerisinde yaşayan çok zengin bir şehir olmuş. Öyle ki nüfusu 80.000’e kadar çıkmış. MS 253’te Sasani Kralı Shapur Zeugma’ya saldırıp kenti yerle bir edene dek yapılan eserler, kentin zenginliğini gösteriyor.
Siz yine de çok büyük bir antik kent beklemeyin çünkü Zeugma yerleşiminin çok büyük bir bölümü Birecik barajı’nın yapımı sırasında sular altında kaldı. Ziyarete açık olan kısmı ise Efes’teki yapaç Evler’e benzeyen, zenginlere ait villaların bulunduğu küçük bir alan. Antik kentte A yapısı, B Yapısı, Dionysos evi ve Danae Evi adı verilen 4 farklı villayı görebiliyorsunuz. Panolardaki QR kodlarını okutarak villaların yapıldığı dönemde nasıl göründüklerine dair 3 boyutlu canlandırmaları görebilirsiniz.

Zeugma Antik Kenti’nden çıkıp Şanlıurfa’ya giderken yolunuzu yalnızca 10 dakika daha uzatarak Kelaynak Kuşları Koruma Alanı’na uğrayabilirsiniz Kelaynak kuşlarının soyunun tükenme tehlikesinde altında olduğunu bilmiyordum ve burada öğrendiklerim beni oldukça etkiledi açıkçası. Tüm dünyada, doğal ortamında yaşayan kelaynak sayısının 500 civarında olduğu tahmin ediliyor. Hatta bundan 30 yıl öncesine kadar Türkiye’deki kelaynak sayısı 26’ya kadar düşmüş. Üstelik bunun tüm sebebi biziz. 1950’li yıllarda yaşanan çekirge salgınına karşı yapılan zirai ilaçlama pek çok kelaynağın ölmesine neden olmuş. Kalan kuşların çok büyük bölümü ise kısır olmuş. Yani kuşlar çiftleşip ürese de yumurtalardan yavru çıkmıyor.
Kelaynak Kuşları Koruma alanı, nesli tükenme noktasına gelen bu kuşları korumak ve çoğalmalarına yardımcı olmak için kurulmuş. Burada kelaynak yuvaları ve küçük bir müze var. Müzeden çok fazla bir beklentiniz olmasın. Burayı özel yapan şey kendisini kelaynakları ve diğer yerel türleri korumaya adamış olan Mustafa Çulcuoğlu’nun verdiği bilgiler. Kendisine Instagram’dan (@kelaynakcımustafa) da ulaşabilirsiniz ama gidip yerinde dinlemek, kuşlara nasıl bir sevgiyle baktığını gömek bir başka. Burada yapılan çalışmalar sayesinde kuşların nüfusu 200’ün üzerine çıkmış.

Mustafa Çulcuoğlu (Fotoğraf: Kelaynak Kuşları Koruma Alanı Google İşletmem Sayfası)
Burada yuvası bulunan kelaynaklara çok yaklaşamıyorsunuz elbette. Eğer fotoğraf çekmek istiyorsanız yanınızda zoom lens almanız lazım. Müzenin hemen karşısındaki kafede çok tatlı hediyelikler bulabilir, oturup çay kahve içebilirsiniz.
Sırada keşfedildiği andan itibaren insanlık tarihine dair bildiklerimizi sorgulatan Göbeklitepe var! Kelaynak Kuşları Koruma Alanına 1,5 saatlik bir mesafede yer alıyor. Göbeklitepe’ye vardığınızda aracınızı müzenin yanındaki otoparka bırakabilirsiniz. Otopark ile kazı alanı arasında uzun bir mesafe var ama bunu yürümenize hiç gerek yok. Üzerinde “Servis / Turnike” yazan ahşap gölgeliği takip edin. Turnikeden geçtik sonra sizi kazı alanına götürecek servislerin olduğu yere varmış olacaksınız. Bu servisler yaklaşık 10 dakikada bir geliyor ve ücretsiz olarak binebiliyorsunuz. Dönüş için de indiğiniz yerden tekrar servise binerek otopark alanına ulaşabilirsiniz.

Göbeklitepe, dünyanın bilinen en eski anıtsal yapısı. Aslında burası hakkında bildiklerimiz çok sınırlı olsa da buranın bir konut alanı olmadığını, muhtemelen bir inanç alanı olarak kullanıldığını tahmin ediyoruz. Hakkında bu kadar az şey bildiğimiz bir yerin “yüzyılın arkeolojik keşfi” kabul edilmesi kulağa garip gelebilir ama ilginç olan bu yapının inşa edildiği tarih.
M.Ö. 9 bin 500 yılı civarında, yani günümüzden neredeyse 11 bin 500 yıl önce inşa edilmiş. Bu tarih çok önemli bir tarih çünkü tam da insanoğlunun yerleşik hayata geçmeye, tarımla uğraşmaya yeni yeni başladığı dönemler. Yerleşik hayata geçiş insanlık tarihinin belki de en önemli kırılımı olduğu için bu dönemi anlamamızı sağlayan her buluş çok kıymetli. Kaldı ki Göbeklitepe bizim tahmin ettiğimizden daha erken tarihlerde yerleşik hayata geçmiş olabileceklerini gösteriyor. Zira 30-40 kişilik kabileler halinde göçebe yaşayan küçük insan topluluklarının böyle bir şey inşa edebilmelerinin hem imkanı yok hem de mantığı yok.

Göbeklitepe’de çok sayıda yuvarlak biçimli alan bunuluyor ancak bugün kazılıp açığa çıkarılmış olan yapılar 6 tane. Göbekliteye’ye gittiğinizde A,B,C ve D yapılarının etrafında gezebiliyorsunuz. Bu yuvarlak yapılar dairesel bir biçimde dizilmiş 10-12 adet dikilitaştan ve bu dikilitaşlar arasına örülmüş, kapısı olmayan duvarlardan oluşuyor. Yuvarlak yapıların tam ortasında ise T biçimli büyük dikilitaşlar var.
bulunuyor ve bu dikilitaşların arasına örülmüş, kapısı olmayan duvarlar var. Bu dairelerin ortasında ise karşılıklı yerleştirilmiş T biçimli büyük dikilitaşlar var. Yükeklikleri 6 metre, ağırlıkları ise 20 ton civarında olan bu dikilitaşlar aslında insan şekillerini sembolize ediyor. Figürün yan tarafında direklerleri ve kemeri, ince yüzünde ise parmakları görünüyor. Tepedeki büyük parça ise kafayı oluşturuyor. Bu elbette gerçekçi bir heykel değil, sembolik bi anlatım. Aynı tarihlerde yapılmış gerçekçi insan heykelleri olduğu için bu şekli beceremediklerinden değil, öyle tercih ettiklerinden böyle kullandıklarını biliyoruz. Dairesel yapıları çevreleyen yapılarda da çok sayıda hayvan kabartması var. Göbeklitepe’nin bir inanç alanı olduğunu da zaten bu kadar çok sembolizm kullanılmış olmasından anlıyoruz. Gündelik hayatta kullanılan eşyalar buranın içinde değil daha uzağında bulunuyor. Dolayısıyla insanların burayı yaşamak için değil ibadet etmek için kullandığı çıkarımını yapabiliyoruz.


Göbeklitepe’de bir de müze bulunuyor ancak bu nispeten küçük bir müze. Fazla vakit kaybetmeden hızlıca gezebilirsiniz. Asıl ilginç şeyleri (kazılardan çıkarılan heykelleri, taşlardaki kabartmaları yakından görmenizi sağlayan replikaları, vb yarın gideceğimiz Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nde göreceğiz. Burada nispeten kısa tutmaya çalıştım ama Göbeklitepe hakkında daha detaylı bilgi isterseniz Göbeklitepe’yi Gezmeden Önce Bilmeniz Gerekenler yazımı okuyabilirsiniz.
Şimdi Şanlıurfa’ta gidip geceyi burada geçireceğiz. Yol yarım satten kısa sürer. Akşam güzel bir yemek yemek isterseniz Dedecan Restoranı önerebilirim.
5. Gün: Şanlurfa Şehir Turu
Bugün Şanlıurfa’nın merkezini geziyoruz. Görülmeye değer yerlerin tamamı yürüme mesafesinde olduğu için arabaya ihtiyacımız yok ama uyarayım, yorucu bir gün olacak. Erken kalkıp gezmeye başlamakta fayda var.
Bugün ilk olarak Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi‘ne gideceğiz. Müzenin büyük bir otoparkı olduğu için aracınızı buraya bırakabilirsiniz. İçeriye müzekart ile ücretsiz olarak girebilirsiniz. Eğer detaylı bir şekilde gezmek isterseniz buraya 2,5 saatinizi ayırmanız lazım. Müzede Göbeklitepe, Karahantepe, Nevali Çori gibi çok önemli yerlerden çıkarılan buluntular ve güzel canlandırmalar var. Örneğin Göbeklitepe’deki D yapısının gerçek boyutlu bir replikasını görüp tüm kabartma ve datylarını yakından inceleyebiliyorunuz.
Bence burası “herhangi bir arkeoloji müzesi” değil. İnsanoğlunun medeniyete adım attığı o tarihi kırılıma dair en önemli buluntuların sergilendiği çok önemli bür müze. Dolayısıyla gezmeden geçmemek lazım.

Şanlıurfa Arkeoloji Müzesindeki Göbeklitepe replikası
Bir sonraki duğrağımız olan Haleplibahçe Mozaik Müzesi’ne ulaşmak için Arkeoloji Müzesi’nden çıkıp hemen bitişiğindeki binaya girmek yeterli. Burada böyle büyük bir mozaik müzesi bulunmasının nedeni Şanlıurfa’nın yaklaşık 400 yıl kadar Roma İmparatorluğunun kontrolünde kalmış olması. Tabii şehrin o zamanki adı Edessa’mış. Velhaısl, eğer bir yerde zengin bir Romalı varsa birbirinden güzel mozaikler de var demektir. Buradaki mozaikler de 5. ve 6. yüzyıllara ait Roma mozaikleri. Çoğu mozaikte mitolojik hikayeler anlatıldığı için gezmeden önce biraz Roma/Yunan mitolojisi okursanız gezerken gördüğünüz şeylerden daha çok keyif alabilirsiniz. Amazonlar ve Aşil gibi mitolojik karakterlerin yanı sıra Zebra Terbiyecisi Mozaiğini de burada göreceksiniz. Müzedeki en eski mozaik ise MS. 194 yılında yapılan ve üzerinde Süryanice yazılar bulunan Orpheus portresi.
Bu mozaikler, belediyenin yaptığı kanalizasyon kazısı sırasında tesadüfen bulunmuş ve eski Roma villanarının bulunduğu yer Haleplibahçe Mozaik Müzesi olarak düzenlenerek ziyarete açılmış. Küçük olmasa da kompkat bir müze olduğu için yaklaşık 40 dakikada tamamını gezebiliyorunuz. Giriş içinse müzekart gerekiyor.

Haleplibahçe Mozaik Müzesindeki Zebra Terbiyecisi mozaiği
Şimdi Kızılkoyun Nekropolü‘ne gideceğiz ama burada Google Maps yolu gereksiz uzatıyor. Siz Maps’i takip edip, ön kapıdan çıkıp ana yoldan dolaşmak yerine Haleplibahçe’nin arka kapısından çıkın. Karşıya geçtiğinizde kendinizi Kızılkoyun Nekropolü’nin önünde bulacaksınız. Burası Roma İmparatorluğu döneminde Edessa’nın mezarlığı olarak kullanılmış. Burada bilinen 102 adet kaya mezarı mevcut. Çoğu MS. 2. ve 4. yüzyıla ait olan bu kaya mezarlarlarına şehrin varlıklı aileleri gömülmüş. Elbette ilk yapıldıklarında çok daha süslü yapılar bunlar. Tabanlarında mozaikler, duvarlarında kabartmalar var. Bugünde biraz hırpanamış durumdalar.
Bu mezarların bazıları; biri gömü odası, biri ziyaret alanı olmak üzere 2 odadan oluşuyor. Ziyaret alanında sadece dua etmekle kalmıyorlar, ölünün onuruna ziyafet bile düzenliyorlar mezar odalarının içinde. Aslında esk tarihli mezarlarda dışarıya açılan kapılar daha çokmuş ama zamanla ölülerin yanına bırakılan değerli eşyalar çalınmaya başlamış. Bu nedenle daha ileri tarihli mezarlarda sürgülü taşlarla örtülmüş kapılar hatta tamamen gizenmiş mezarlar da görülmeye başlamış.

Kızılkoyun Nekropolü (Fotoğraf: Radosław Botev / Wikimedia Commons)
Şimdi Urfa’nın sembolü sayılan Balıklıgöl ve hemen yanı başındaki Ayn Zeliha Parkı‘nı göreceğiz. Efsanelere konu olan Balıklıgöl ve Ayn Zeliha Gölü buradaki parkın içerisinde yan yana yer alıyor. Yürüyerek 7-8 dakikalık bir mesafede yer alan park ağaçların gölgesine oturup dinlenmek için de güzel bir fırsat. Burada çay kahve içebileceğiniz kafeler de var.
Balıklıgöl’ün hikayesine de çok kısa bir şekilde deyineyim. Hz. İbrahim kendini tanrı ilen eden Kral Nemrut’un heykellerini “put” oldukları gerekçesiyle parçalamış. Buna sinirlenen Kral Nemrut şehirdeki tüm odunları toplayıp Balıklıgöl’ün olduğu alanda devada bir ateş yaktırmış. Urfa Kalesi’nin bulunduğu yerdeki sütunları mancınık olarak kullanarak Hz. İbrahim’i ateşe atmayı planlıyormuş. Hz. İbrahim ateşe atıldığında ateş suya, odunlar ise sudaki balıklara dönüşmüş ve Balıklıgöl bu şekilde oluşmuş. Hz. İbrahim’i kaybetme korkusuyla peşinden atlayan Zehra’nın göz yaşlarının ise Balıklıgöl’ün hemen yanındaki Ayn Zeliha Gölü’nü oluşturduğuna inanılıyor.
Burayı gezdikten -ve yeterince dinlendikten- sonra Mevlidi Halil Cami‘ne uğrayabilirsiniz. (Bu arada Google Maps camiye parktan giriş olduğunu algılayamadığı için yol tarifini düzgün vermiyor. Siz doğrudan parka bakan kapıdan girebilirsiniz.) Hz. İbrahim’in doğduğu ve bir ceylan tarafından beslendiği mağara olduğu düşünülen yer bu caminin avlusunda bulunuyor. Mevlid-i Halilulrahman Mağarası’na girip ve şifalı olduğuna inanılan suyundan da içebiliyorsunuz.

Urfa’nın sembolü, kutsal kabul edilen Balıklıgöl (fotoğraf: Ahmet Rüzgar / Unsplash)
Parkın yanınadki tepenin üzerinde Urfa Kalesi bulunuyor ancak kale şu anda arkeolojik kazılar devam ettiği için ziyarete açık değil. Siz yine de gitmeden güncel duruma bir bakın.
Biraz alışveriş yapmak isterseniz Bakırcılar Çarşısı‘ndan başlayabilirsiniz. (Google Maps bu rotayı da düzgün bulamıyor, parktan çıkınca dolaşmanza hiç gerek yok; dümdüz devam edebilirsiniz.) Beş dakikalık bir yürüyüş sizi Bakırcılar Çarşısı’na ulaştırır. Buradan Gümrük Hanı’na doğru yürürseniz, hanın etrafındaki Sipahiler pazarı da dahil olmak üzere kumaş, baharat, kuruyemiş, takı gibi pek çok şeyin satıldığı tezgahları gezmiş olursunuz.
Alışverişi tamamlayıp Gümrük Hanı‘na vardığınızsanız bir kahve molasını hak ettiniz demektir. Aslında Gümrük Hanı Urfa tarihi açısından çok önemli bir yer çünkü tarih boyunca her zaman aktif olarak kullanılmış. Yüzyıllarca önemli bir ticaret merkezi olarak hizmet vermiş. Bugün birkaç dükkan, bolca kafe ve restoran var. Burası meşhur bir yer olsa beklentinizi çok yüksek tutmayın. Ben çok kalabalık, havasız ve gürültülü buldum açıkçası. Yine de her gün tarihi bir Osmanlı hanının avlusunda Menengiç kahvesi içme fırsatım olmuyor diye düşünürek kahvemi içtim.
Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde bu “Yetmiş Hanı” olarak bahsettiği bu han 1563 yılında Osmanlı’nın Urfa Sancakbeyi tarafından yaptırılşmış. Hanın kitabesine ise “Bu hanı insanlara gelip gezsin mutluluk versin diye zamanın Şehinşahı Sultan Süleyman’ın aciz zavallı kölesi Behram Paşa inşa ettirdi.” yazılmış. Bu handa genellikle Şam, Bağdat ve Halep’ten gelen tüccarlar konaklıyormuş.

Gümrük Hanı (Fotoğraf bana ait değil ama kaynağını kaybettim ne yazık ki)
Gümrük Hanı Osmanlı ve Urfa mimarisinin güzel bir örneği. Avlusu revaklarla çevrili yapı kesme taştan inşa edilmiş. Han olarak kullanıldığı dönemde tüccarlar ve gezginler 1. katta konaklıyormuş. Zemin katta ise mallar depolanıp satılıyormuş. Konaklamaya gelenler atlarını hemen bitişikteki sipahiler bedestenine bırakıyormuş. Avlunun ortasındaki kanaldan akan suyun ise Balıklıgöl’den geldiği söyleniyor.
Şimdi Fırlırlı Cami‘ye gidiyoruz. Burayı görüp görmemek size kalmış çünkü çok şık bir mimari eser olmasına karşın sorf burayı görmek için 15 dakika yürümeniz gerekiyor. Fırfırlı cami aslında ilk olarak Urfa Kontluğu döneminde kilise olarak inşa edilmiş ve sonradan camiye çevrilmiş bir yapı. Bu nedenle dışarıdan tam olarak bir kilise gibi görünüyor. Yapıldığı dönemdeki adı ise Oniki Havari Kilisesi’ymiş.
Fırfırlı cami aslında Hristiyanlar açısından önemli bir kiliseymiş. 1092 yılında Varak Manastırında bulunan ve kutsal sayılan Varak Haç’ı bu kiliseye getirilip takılmış. 1956 yılında ise kiliseden camiye çevrilmiş. Fırfırlı cami adı verilen yapı bu ismi tepesindeki süslemelerden alıyor. olarak değiştirilmiş.

Fırfırlı Cami (Fotoğraf bana ait değil ancak kaynağını bulamadım ne yazık ki)
Şimdi ne yapacağınız biraz kalan vaktinize biraz da kişisel zevklerinize bağlı. Eğer inançlı bir insansanız ve kutsal kabul edilen mekanları görmek istiyorsanız Eyüp Peygamber Makamı ve Cami’sini ziyaret etmek isteyebilirsiniz. (konumu için tıklayın.) Ya da Şanlıurfa Kurtuluş Müzesi’ne (konumu için tıklayın.) giderek Şanlıurfa’nın düşman işgalinden kurtarılması süreci hakkında bilgi edinebilir, kullanılan silahları ve kişisel eşyaları görebilirsiniz.
Akşam Sıra gecesinde katılmak isterseniz Cevhir Han’ı tercih edebilirsiniz. Bu gece de Şanlıurfa’da kalacağız.
6. Gün: Harran, Bazda Mağaraları, Karahan Tepe, Mardin Kasimiye Medresesi
Bugün Şanlıurfa civarındaki birkaç yeri gezip Mardin’e gideceğiz. İlk olarak Şanlıurfa’ya 45 dakika mesafedeki Harran‘ı göreceğiz. Harran’ın tam merkezinde göreceğimiz harabeler aslında bir zamandalar dünyanın en gelişmiş şehirlerinden bir tanesine ait. Asurlar, Emeviler, Eyyübiler ve Memlükler tarafından çok fazla yatırım yapılan kentte pek çok hamam, tapınak ve okul varmış. İslam dünyasının bilime yön verdiği o parlak dönemlerinde matematik ve astronominin merkezi olan ve bilinen ilk üniversiteye ev sahipliği yapan o ihtşamlı kentten geriye bu kadar az şey kalmış olması çok üzücü. Bugün yalnızca üniversite binasının kalıntıları, Ulu Cami’nin minaresi ve şehir kapısının parçaları görülebiliyor. Yani burada ilginç olan gördükleriniz değil, böyle büyük bir kentin yerinde yeller esiyor oluşu.
13. yüzyılda Moğol ordularının saldırısına uğrayan kent tamamen yıkılmış. Dönemin seyyahlarının, dünyanın en büyük şehirleriyle kıyasladığı Harran dümdüz olduğu için Evliya Çelebi Seyahatnamesine “Şehir harap, evler toprak olup kalesinde insanoğlu kalmamıştır’ yazmış.

Harran Üniversitesi ve Ulu Cami’nin kalıntıları (Fotoğraf: Hüseyiğn Demir / Unsplash)
Harran’na gelmişken geleneksen Harran Evlerini görmeden dönmek olmaz çünkü bu evler, dünyada sayılı örneği bulunan kıymetli bir mimari gelenekle yapılıyor. Bugün halk bu geleneksel evlerde yaşamıyor ama ailelerinden kalan evleri restore edip bakımını yapan ve gelen ziyaretçileri ağırlayan birkaç kişi var. Bu kişiler hem evlerini gezdiriyorlar hem de size bilgi veriyorlar. Ben haritada kendi gezdiğim evi işaretledim.
Harran’dan ayırılırken yanınıza su ve atıştırmalık almanızı öneririm çünkü önümüzdeki birkaç saatte buna ihtiyacınız olacak.

Geleneksel Harran Evleri
Harran’dan çıktıkıp Karahantepe’ye giderken yolunuz Bazda Mağaraları’nın önünden geçecek. Ben burayı gezme fırsatı bulamadım ama fotoğrafları öyle ilginç görünüyor ki fırsatım olsa gezmek istedim. Zaten hemen yolunuzun üzerinde kaldığı için çıkıp bir bakmakla hiç bir şey kaybetmezsiniz. Burası aslında doğal bir mağara değil. Şuayip Şehri, Soğmatar ve Harran’ın inşasında kullanılan taşlar buradan kesilip çıkarılmış. Tabi tamamen oymamışlar içeriyi. Tavanı taşıyacak sütunlar ve duvarlar bırakmışlar aralarda. Bu nedenle yerin altında devasa odalar oluşmuş.
Burası aslında ziyaret edilsin diye düzenlenmiş bir yer değil. Hatta bazı odalar yerel halk tarafından ahır olarak kullanılıyormuş. Gelen araba olduğunda bölgenin çocukları gelip bahşiş karşılığında rehberlik yapıyorlarmış gezenlere. En son yorumlarda mağaralardan birinde çökme olduğunu okumuştum dolayısıyla gettiğinizde sizi tam olarak neyin beklediğini bilemiyorum. Yine de tam yol üstü olduğu için hiç görmeden geçme fikri içime sinmedi.
Sırada Göbeklitepe’nin keşfinden sonra kazılmaya başlanan Karahantepe var! Burası da Göbeklitepe kadar eski ve önemli bir yer olmasına karşın adını hiç duymamış olabilirsiniz çünkü kazılar henüz tamamlanmadı. Hatta yolu ve park yeri bile geçen yıl yapıldı diye biliyorum. Kazılar sürdüğü için bazı buluntular brandalarla örtülü. Yine de buraya kadar gelmişken görmeden geçmek çok yazık olur diye düşünüyorum.
Karahantepe’nin tarihi Göbeklitepe’de olduğu gibi M.Ö. 9500 yılına kadar uzanıyor. Burada da yine yuvarlak formlu, içerisinde dikilitaşlar bulunan anıtsal yapılar var. Göbeklitepe’den farklı olarak burada yaşayan insanların yaşam alanı olarak kullandığı yerler de bulundu ve kazılıyor. Dolayısıyla burası ilk yerleşik hayata geçilen yılları, ilk inançları ve Göbeklitepe’yi anlamamızı sağlayacak bir potansiyele sahip. Hani Göbeklitepe ilk bulunduğunda arkeolog ve tarihçiler “Daha yerleşik hayata geçip geçmediği muallak bir toplum neden tapınak inşa etsin ki?” demişti ya; işte burası bu gibi soruların yanıtlanmasında kilit bir öneme sahip.

Karahantepe kazılarında bulunan yapılar (Fotoğraf: Kültür ve Turizm Bakanlığı)
Karahantepe’deki yapılar, yarısı zeminin altında kalacak şekilde inşa edilmiş. Arkeologlar yapıların tavanının deri veya otlarla kapatıldığını düşünüyolar. Yapıların çevresindeki kanallara ise su doldurulduğu düşünülüyor. Buradaki yapıların etkileyici bir özelliği en baştan bu şekilde inşa edilmek üzere tasarlanmış olmaları. Yani sonradan birbirine oturtulmuş yapılar değil bir bütünün parçaları olan yapılar var.
Yapılan kazılarda pek çok sembolik figür ve heykel de bulunmuş. Hatırlar mısınız bir ara “2.3 metre yüksekliğinde, 12 bin yıllık bir insan heykeli bulundu” haberleri çıkmıştı ve TRT’nin heykelin erkeklik organını sansürlemesi epeyce konuşulmuştu… İşte o heykel tam olarak burada bulundu.
Şanlıurfa gezimiz burada bitiyor. Şimdi Mardin’e gideceğiz ve yolculuğumuz 2 saat 15 dakika kadar sürecek. Mardin’e vardığınızda muhtemelen Kasimiye Medresesi‘ni görmeye vaktiniz yeter. Eğer vakit yetmezse ya da yok yorgunsanız ertesi güne de bırakabilirsiniz. Medresede Müzekart geçmiyor ve 30 TL’lik bir giriş ücreti var.

Kasimiye Medresesi
Kasimiye Medresesi’nin inşası Artuklular döneminde başlamış. Timur İstilası nedeniyle yarım kalan inşaat 15. yüzyılda Akkoyunlu Sultanı Kasım tarafından tamamlanmış. Kasimiye adı da buradan geliyor olsa gerek. Bir türbesi, 23 medrese odası, 2 mescidi bulunan medrese; 16. yüzyılda çok önemli bir eğitim merkezi olarak kabul ediliyormuş.
Bu medrese hakkında anlatılan bir efsane de var. Anlatılana göre Kasım Paşa bu medresede öldürülmüş. Kasım Paşa’nın kardeşi ölüm haberini aldığında hemen medreseye gelmiş ve Kasım Paşa’nın kanlı gömleğini alıp medresenin duvarlarına vurarak acı içinde ağıtlar yakmış. Çeşmenin hemen yanındaki duvarda görünen kuru kan rengi lekelerin o esnada duvara sıçrayan kanlar olduğu söyleniyor. Ben lekeleri gördüm ve açıkçası pek kumaştan sıçramış gibi bir desenleri yok. Nitekim Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi hocaları da duvardaki lekelerden örnmek alıp laboratuvarda incelemişler ve lekelerin bitkisel boya lekesi olduğunu açıklamışlar. Halk ise boyanın 650 yıl boyunca solmadan kalamayacağını, bu kan şehit kanı olduğu için kalıcı olacak şekilde değişebileceğini söylüyor. Gerçekten de izler daha belirgin görünsün diye sürekli su vuruyolar duvara. Bu kadar çok yıkamaya hangi boya dayanır bilemedim. Ben iki görüşü de yazayım da, hangisine inanmayı tercih ettiğiniz size kalsın.
Kasimiye Medresesi mimari olarak tipik bir Arttuklu Medresesi. Eyvanları, taş kubbeleri, kemerleri mukarnas denilen o gemoterik taş işlemeleriyle gerçekten güzel bir yapı. Medresenin avusundaki havuzun ise sembolik bir anlamı var. Çeşmeden dökülen su önce küçük bir bölmeye dökülüyor. Bu küçük bölmeden biraz daha uzun bir bölmeye, sonra daha uzun bir bölmeye ve en sonda da büyük bir havuza akıyor. En küçük bölme kısa süren bebekliği, bir sonraki çocukluğu, daha uzun ve suyun daha sahin aktığı kısım ise yetişkinliği sembolize ediyor. Su en son tüm canlılar gibi ölümün dinginliğine yani havuza ulaşıyor. Medresedeki bir diğer dikkat çekici mimari detay ise kapıların çok küçük olması. Bunun nedeni kapıdan geçen öğrencilerin kapıdan girerken başlarını eğerek, mütavazı bir şekilde girmelerini istemeleri.

Kassimiye Medresesi’nin Avlusu
Medrese iki katlı olsa da yalnızca zemin katı ziyarete açık durumda. Zemin hatta bulunan medrese odaları ise İslam Alimleri Müzesi olarak düzenlenmiş. Siz yine de beklentinizi çok yüksek tutmayın. İçeride çoğu El Cezeriye ait olan birkaç icadın (su pompası, saat, vb) modelleri var. Çok fazla bilgilendirici içerik yok yani El Cezeri’nin kim olduğunu bilmezseniz pek anlamlı gelmeyebilir.
Bu gece Mardin’de konaklıyoruz. Mardin’de konaklarken eski kent merkezinde konaklamanızı tavsiye ederim çünkü arabanızı otelin park yerine bırakıp bir süre kullanmamayı tercih edebilirsiniz. Arabanızı otelin park yerine bırakıp Mardin’i yüyürüyerek gezmek en rahatı. Merkez dışında kalıp taksiyle gidip gelirim diye düşünmeyin çünkü taksiler de çok trafik var diye merkeze girmeyi reddediyor.
7. Gün: Dara Antik Kenti, Deyrulzafaran Manastırı, Mardin Şehir Turu
Bugün önce Mardin’in güneyinde kalan yerleri, sonra şehir içini gezeceğiz. İlk durağımız Deyrulzafaran Manastırı.
Deyrulzafaran Manastırı’na Mardin’den arabayla yaklaşık 20 dakikada ulaşabilirsiniz. Süryanilerin en önemli dini eğitim merkezlerinden bir tanesi olan manastır hala aktif olarak kullanıldığı için burayı kendi başınıza gezemiyorsunuz. Sizi gruplar halinde içeri alıp rehber eşliğinde gezdiriyorlar. Sanıyorum ibadet saatlerinde gezilere ara veriliyor. Burada Müzekart geçerli değil ve 100 TL’lik bir giriş ücreti var.
Kilisesi’nin önemli eğitim merkezlerinden bir tanesi olmuş. Hristiyanlık öncesinde burada bulunan Güneş Tapınağı ise hala manastırın alt katında görülebiliyor. Manastırı kendi başınıza gezemiyorsunuz, sizi gruplar halinde alarak rehber eşliğinde gezdiriyorlar. Bu yüzden biraz bekleme süresi olacağını göz önünde bulundurun. Manastır aktif olarak kullanıldığı için ibadet saatlerinde de geziye kapalı. Burada Müzekart geçerli değil ve giriş ücreti 100 TL.
Deyrulzafaran Manastırı içerisinde Mor Hananyo Kilisesi (Kubbeli Kilise), Divanhane, Azizler Mezarlığı ve Meryem Ana Kilisesi bulunan büyük bir yerleşke. En alt katta ise manastırın inşasından önce burada bulunan 2000 yıllık Güneş Tapınağı görülebiliyor. Burası 5. yüzyılda inşa edilmeye başlanmış sonrasında yapılan çeşitli eklentiler ve iyileştirmelerle büyütülmüş. Bugün gördüğümüz haline ise 18. yüzyılda gelmiş. Eskiden manastır çevresinde yetişen safranlar burası için önemli bir geçim kaynağıymış. Manastır “Safran Manastırı” anlamına gelen Deyrulzafaran adını da buradan almış.

Bence manastırdaki en ilgiç yerlerden bir tanesi Güneş tapınağı. “Güneş Tapınağı” deyince insanların güneş alan bir ortamda ibadet ettiklerinini düşünmüştüm ama gerçek hiç de öyle değilmiş. Tapınak yerin altında yer alıyor. Tapınağın küçücük penceresinden az bir güneş ışığı geliyor. İnsanlar bu küçük pencereye bakarak ibader ediyorlarmış. Tapınağın tavanı da çok ilginç çünkü tavanın örüldüğü taşların tanesi 500-600 kilo ağırlığa sahipmiş. Bu taşlar V şeklinde kesildiği için ağırlıkları aynı zamanda sıkışarak birbirlerini tutmalarına sebep oluyormuş. Manastır Romalı’lar tarafındna kullanılan bu tapınağın hemen üzerine kurulmuş.1300’lü yıllarda çok önemli bir merkez haline gelince Ortodoks Patrikleri de urada ikamet etmeye başlamış. Patrikler 1932 yılına kadar, yani yaklaşık 640 yıl boyunca burada yaşamış ve 52 Süryani Patriğinin mezarı manastırın içerisinde bulunuyormuş.
Manastırdaki ilginç bir detay da içeride bulunan matbaa. Bu matbaa bölgedeki ilk latin harfli matbaaymış ve 1876 yılında İngiltere’den satın alınmış. Cumhuriyetin ilk yıllarında resmi belgelerin basımı için bile kullanılmış çünkü bölgede başka latin harfli matbaa yokmuş.
Şimdi Dara Antik Kenti’ne gitme vakti! Manastır’dan Dara Antik Kenti’ne ulaşmak yaklaşık yarım saat sürüyor. Burası tamamen kendi haline terkedildiği için Müzekart bile göstermeden girip ücretsiz olarakgezebiliyorsunuz. Henüz Antik kentin çok küçük bir bölümü kazılıp açığa çıkarılmış olsa da bu hali bile muhteşem, mutlaka görün derim.

Dara Antik Kenti
Doğu Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırlarını korumak için bir garnizon olarak kurulan Dara Antik Kenti’nin tarihi M.S. 505 yılına uzanıyor. Zamanla büyüyüp genişleyen yerleşke 40.000 kişilik büyük bir kente dönüşüyor. Burası kilisesi, depoları, sarnıcı, mezar odaları, sarayı ve çarşısı olan büyük bir kent ama bugün gezebildiğimiz kısmı %5’i bile sayılmaz. Bu arada mezar odası dediğim 3 katlı kocaman bir mezar odaları kompleksi. Tabii daha “az önemli” kişilerişn gömüldüğü daha mütevazı mezar oadaları da var. Sarnıç ise Anadolu’nun bilinen en derin sarnıcı. Yerebatan sarnıcı’nın tavanının ne kadar yüksek olduğunu düşünün. İşte 10 bin metreküp su kapasitesine sahip olan bu sarnıcın tavanı Yeretabatan Sarnıcı’ndan bile daha yüksek.

Dara Antik Kentindeki Mezar Odası
Nasıl ki Yerebatan Sarnıcı ilk bulunduğunda “bu olsa olsa saray olur” deyip “Yerebatan Sarayı” adını vermişler, bu sarnıç da ilk bulunduğunda bir zindan olarak değerlendirilmiş. Bu nedenle halk buraya “zindan” demeye başlamış ve Googe Maps’e de “Zindan” olarak işaretlenmiş.
Bu arada Google Maps’te sarnıcın yanlış işaretlendiği noktalar var, onlar sizi yanıltmasın. Sarnıç Maps’te işaretlendiği gibi Antik Kentin girişinde değil. Kaya mezarlarının bulunduğu kısımdan çıkıp araçların park ettiği yerden karşıya geçmeniz lazım. Orada bulunan çay bahçesinin hemen yanından giriliyor sarnıca. Çay bahçesinin bulunduğu yerde yaşayan aile bu sarnıcın kazılıp ziyarete açılması için epeyce çaba sarf etmiş bu arada. Bugün bu sarnıcı biliyor ve gezebiliyorsak onların çabaları sayesinde olduğunu söyleyebiliriz.

Şimdi Mardin’e dönüp şehir merkezini gezme vakti. Yürüyüş rotasını şöyle bırakıyorum:
Mardin gezinize Kırklar Kilisesi’ni (eski adıyla Mor Behnam Süryani Kilisesi) gezerek başlayabilirsiniz. Bu kilisenin Mor Behnam ile kız kardeşi Saro adına yaptırılmış olmasının ardında acıklı bir hikaye var. Mor Behnam Hristiyan olmamasına karşın cüzzamlı kardeşi Saro’yu iyileştirmesi için bir azize başvurmuş. Mor Behnam’ın babası şehrin valisiymiş ve çocuklarının Hristiyan bir azizden yardım almalarına öylesine sinirlenmiş ki çocuklarını öldürmüş. Bunun üzerine karısı da hastalanınca yaptığı hatayı fark etmiş ve aynı azizden yardım istemiş. Aziz karısını da iyileştirmiş ve azizin mucizesi tescillenmiş olmuş. Mor Behnam ve kardeşi Saro tanrının mucizesine inandıkları için öldürülen figürler olduğundan bu kilise onların adıan yapılmış.
Kırklar Kilisesi adı ise yine inancı yüzünden öldürülen kişilerle ilgili olan “Kırk Şehitler” olayından geliyor. Roma henüz Hristiyanlığı kabul etmeden önce Roma ordusunun 40 askeri, cezalandırılacaklarını bile bile Hristiyan olduklarını ilan ediyorlar. Bu 40 asker soğuktan donarak can verecekleri bir işkenceye maruz kalıyor ve inançları uğruna öldükleri için şehir sayılıyorlar. Askerlerin kemikleri ülkenin dört bir yanındaki kiliselere taşınıyor ve bu kemiklerin bulunduğu kiliselere “Kırklar” adı veriliyor. Buranın kemiklere ev sahipliği yapan kiliselerden biri olup olmadığı biraz tartışmalı çünkü farklı kaynaklarda, bu ünvanın başka yerden alınıp buraya verildiği ya da kemiklerin tanışdığı yazıyor.

Mor Behnam Süryani Kilisesi
Hikayesi ne olursa olsun burası patrikler ve metropolitlerin konakladığı çok önemli bir dini merkez olmuş. Dönem dönem cami ya da okul gibi farklı binalara çevrilse de Süryanilerin inançları açısından kıymetli bir yer. Tarihi, mimarisi, taş işçiliğinin güzelliği ve hikayeleriyle keşfedilmeye değer bir yapı.
Bir sonraki durağımız Mardin Arkeoloji ve Etnografya Müzesi. Müzede Mardin civarından çıkarılan arkeolojik buluntular ve bölgenin kültürel değerlerini yansıtan yerel kıyafetler, takılar ve eşyalar sergileniyor. Benım burayı gezme fırsatım olmadı ama youmları gayet olumlu. Çok büyük olmadığı için 1 saatte gezilebiliyor. Müzekart’ınız varsa ücretsiz girebilirsiniz.
Buradan çıkıp Latifiye Camii’ne giderken daracık taş sokakları olan geleneksel Mardin evlerinin arasından geçeceksiniz. Bu yüzden doğrudan hedef odaklı bir şekilde yürümek yerine hoşunuza giden sokaklara gire çıka, keyfini çıkararak yürüyebilirsiniz. 1. Cadde’ye çıktığınızda büyük bir meydan göreceksiniz. O meydan Cumhuriyet Meydanı. Mutlaka görülmesi gereken bir yer değil ama yine de bilginiz olsun.

Mardin Silüeti (Fotoğraf: Envanto Elemets)
Sıradaki durağımız Latifiye Camii. Taş ve ahşap işçiliği ile meşhur olan bu Artuklu eseri 1371 yılında Abdüllatif bin Abdullah tarafından yaptırılmış. Caminin minareleri daha sonra şehrin valileri tarafından yenilendiği için biraz daha yakın tarihli yapılar. Buraya geldiğinizde, Avlunun giriş kapısının çok incelikli bir şekilde işlendiğini, yıldızlar ve geometrik desenlerle süslendiğini göreceksiniz. Caminin giriş kapısının üzerinde göreceğiniz o geometrik oymalara ise mukarnas adı veriliyor. İçeri girdiğinizde minberdeki ve mahfildeki ahşap işçiliğine de dikkat etmeyi unutmayın. Bu ahşaplar döneminin ahşap işçiliğinin özel örnekleri.

Latifiye Camii
Sırada yine Artuklu mimarisinin en önemli örneklerinden bir tanesi olan Ulu Cami var. Anadolunun en eski camilerinden bir tanesi olarak kabul edilen bu caminin ilk yapım tarihi tam olarak bilinmiyor ancak üzerindeki en eski kitabeye baktığımızda 1176 yılında bir Artuklu sultanı tarafından eklendiğini görüyoruz. Yani bu cami en az 900 yaşında. Elbette bu kadar süre boyunca hiç el değmeden kalmamış, zamanla yeni eklentiler ve iyileştirmeler yapılmış. Avlıya açılan kapıdan girdiğinizde sağınıza sağınıza bakarsınız duvarın 3 farklı malzemeden, üç farklı stilde örüldüğünü görebiliyorunuz. Avluya açılan birden çok alan olduğu için buranın sadece bir cami değil, külliye olduğunu biliyoruz.
Ulu Cami’nin en dikkat çekici yeri ise 50 metrey yüksekliğe uzanan, nerdeyse şehrin her yerindne görünen minaresi. Bu minareyi özel yapan tek şey tarihi ve boyutu değil. Üzerine işlenen süslemeler bizelere bir mesaj veriyor. Zaten Mardin hakkında “taşların konuştuğu şehir” denmesinin en önemli nedenlerinden biri bu tarz mesajlar veren ya da hikayeler anlatan süslemeleri pek çok eserde görebiliyor olmamız. Eğer üzerine kazınan yazı ve sembolleri doğru okursanız, taşın size anlattıklarını öğrenmiş oluyorsunuz.
Bu minarenin kadidesinin Camiye bakan yüzeyinde Nur Suresinin 36. Ayeti (ibadethanelerle ilgili ayet), çarşıya bakan yüzeyinde ise Nur Suresinin 37. Ayeti (ticaretin ibadete engel olmaması gerektiğiyle ilgili ayet) yazıyor. Aşağıdan yukarıya baktığınızda sırasıyla Kelimei Tevhid, Ayetel Kürsi, peygamberin ve dört halifenin adları, Allah, Hz. Muhammed ve 10 sahabenin adlarıbu görüyorsunuz. En tepedeki kapı motifleri ise cennetin kapılarını sembolize ediyormuş. Yani aşağıdan yukarı okuduğunuzda aslında bunlara uyar, iman eder ve bu kişiler gibi olursanız cennetin kapılarından geçersiniz anlamı çıkıyor.

Ulu Caminin minaresi
Caminin içerisine girdiğinizde binanın enine geniş, dikdörtgen biçimli bir bina olduğunu göreceksiniz. O dönemde yapılan camiler genellikle bu formda yapılıyor çünkü ön saflarda namaz kılmak daha makbul sayılıyor. Dolayısıyla ön safları geniş tutuyorlar. Mihrabın sol tarafında duvara gömülmüş çerçevede ise Hz. Muhammed’in Sakalı Şerifi bulunuyor.
Ulu Cami’den çıkıp 1. Cadde’ye doğru yürürken çarşıların içinden geçeksiniz. Burada sabun, badem şekeri, gümüş, yöresel kıyafetler, Süryani çöreği gibi yerel ürünler bulabilirsiniz.
Şimdi Zinciriye Medresesi‘ni gezezeğiz. Mimari olarak Kasmimiye medresesine çok benzeyen bu 640 yıllık yapıu da Mardin’in sembollerinden bir tanesi. Hem Artuklu mimarisinin güzelliklerini hem de şehir manzarasını görebiliyorunuz. Bu medrese 1385 yılında Artuklu Sultanı İsa Bey tarafından yaptırılmış. Bu nedenle ilk adı İsa Bey Medresesiymiş ama sonradan buraya Zinciriye medresesi denilmeye başlanmış.

Zinciriye Medresesi (Fotoğraf: Galyna Andrushko / Envanto Elements)
Medreseye neden “Zinciriye” denildiği ile ilgili bir efsane var. Çok fazla yılan ve akrep sokması yaşanan şehirde bir alim şehri koruyacak bir efsun niyetine Ulu Cami’den buraya uzanan bir zincir gerilmesini önermiş. Zincir gerildikten sonra yılan ve akrep sokmaları sona ermiş ve bu zincir uzun süre iki kutsal yapının arasında gerili olarak kalmış. Medreseye Zinciriye Medresesi denmesinin nedeninin bu zincir olduğu söyleniyor.
Medresin giriş katında bir avlu, cami, türbe ve çeşitli kullanım alanları var. Üst katta ise medresede eğitim gören kişilerin kaldığı yatakhaneler yer alıyor. Avludaki havuz tıpkı Kasimiye Medresesinde olduğu gibi doğumu, çocukluğu, yetişkinliği ve ölümü sembolize ediyor. Caminin içerisine girdiğinizde mihrabın etrafındaki kabartmaları, siyah taşlarla yapılan süslemeleri, mukarnaslarla sülü köşeleri görebilirsunuz. Yalnızca taş ve harçtan yapılmış 650 yıllık bir yapının bugün böylesine güzel ve sağlam bir şekilde duruyor olması beni çok etkiliyor, sizin de beğeneceğinizi umuyorum.

Mardin Sokakları
Mardin denince akla ilk olarak mimarisi gelse de, kültürünü ve geleneksel el sanatlarını da es geçmemek lazım. Bu yüzden kendim gezmeye fırsat bulamadığım ama sonradan yorumlarını okuyunca gitmediğime üzüldüğüm bir yeri de bu roraya ekliyorum. Bahsettiğim yer Yaşayan Müze. Bu müzede bakır ustalarını, telkari ustalarını çalışırken görebiliyor; badem şekeri yapımını, nasıl kurşun döküldüğünü öğrenebiliyorunuz. Özel müze olduğu için Müzkerat geçerli değil ama girişl ücreti sadece 40TL.
Yaşayan Müzeden çıkınca 1. Cadde’de yürümeye devam edebilirsiniz. Buradan sonra ne yapmak istediğinize kalan vaktinize, ilgi alanlarınıza ve yorgunluk durumunuza göre karar verebilirsiniz.1. Cadde üzerinde manzaralı restoranlar, kafeler, gümüş ve Süryani şarabı satan dükkanlar var. İsterseniz bugün Şahtana Konağı adıyla üniversiteye bağlı bir uygulama oteli olarak kullanılan tarihi PTT Binasının içine bir göz atabilirsiniz. Tarihi bir medrese olan Şehidiye Medresesi de tam PTT binasının karşısında kalıyor ama orjinal özellikleri korunmadan restore edildiği söyleniyor. Eğer kutsal emanetlere ilgi duyuyorsanız caddenin ilerilerine doğru yürüyüp burada Hz. Muhammed’in ayak izinin sergilendiği Hatuniye Medresesi’ni de gezebilirsiniz. Elbette Mardin’in ara sokaklarında yürüyüşe çıkıp kentin kendine atmosferinde kaybolmak da bir seçenek.

Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi (Fotoğraf: Kültür ve Turizm Bakanlığı)
Mardin’de geleneksel mobilyalar, kıyafetler ve el sanatı ürünlerinin sergilendiği bir müze olan Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi de var ama bu müze çok yakın bir tarihte tadilata girdi. Sanırım el değiştirerek Kültür Bakanlığına geçecek o yüzden adı da değişebilir. Belki siz bu satırları okurken açılmış olur diye yazmak istedim. Eğer bu tarz müzeleri gezmekten hoşlanıyorsanız güncel durumunu takip ederek planınıza ekleyebilirsiniz.
Bu gece de Mardin’de konaklıyoruz ama yarın erkenden yollara düşeceğiz.
8. Gün: Midyat, Hasankeyf, Batman
İlk Durağımız Midyat! Aslında Midyat’ı biraz geçip, önce Mor Gabriyel Manastırını gezip sonra Midyat’ta gelmek de mümkün ama bunu yaparsanız Hasankeyf’e vakit yetmez. Eğer Hasankeyf’i sular altında kalmadan görme fırsatınız olduysa ve planınıza dahil etmeyecekseniz, o zaman Mor Gabriel Manastırı -> Midyat -> Anıtlı Meryem Ana Kilisesi -> Batman güzergahını izleyebilirsiniz. Daha önce gezenler şu anki halinin hayal kırıklığı olduğunu söylüyorlar. Ben gezmediğim için karşılaştırma yapamıyorum.
Bu rotayı izleyecekler için kısaca bilgi vereyim. Mor Gabriel Manastırı’nın yapımına M.S. 397 yılında başlanmış ve manastır Süryani tarihi ve kültürü açısından çok önemliymiş. Gezdiren rehberler buranın Süryaniler için Kudüs’ten sonraki en kutsal yer sayıldığını söylüyor. Burada ibadet, inziva ve eğitim 1600 yıldır kentisiz olarak sürüyormuş. Manastır aktif olarak kullanıldığı için kendi başınıza gezemiyorsunuz. Sizi içeriye gruplar halinde alıp rehber anlatımı eşliğinde gezdiriyorlar. Giriş ücreti de Deyrulzafaran ile aynı, yani 100 TL.
Anıtlı Meryem Ana Kilisesi ise Midyat’a 30 kilometre mesafede; Eski adı Hah Köyü olan Anıtlı Köyü’nde bulunuyor. Hem mimarisi hem de tarihi ile çok özel ve görülmeye değer bir yapı. Neden derseniz öncelikle bu topraklarda Meryem Ana’ya adanmış ilk kilise olması önemli. Yapının tarihi 2024 yıl öncesine gidiyor. İçeriden yuvarlak dışarıdan dikdörtgen olan kubbesi ve taş işçiliği gerçekten çok güzel. Ayrıca başka hiçbir kilisede bulunmayan bir sembol bu kilisede kullanılmış. O sembol İsa’nın ruhu temsil eden güvercin sembolü. Bu kilisedeki haçların üzerine kazınan bu sembol başka hiçbir kilisede görülmüyormuş.

Anıtlı Meryem Ana Kilisesi
Anıtlı Meryem Ana Kilisesinin yapımına ise M.S. 1. yüzyılda, yani İsa’nın doğumunu takip eden ilk yıllarda başlanmış. Kilisenin yapılış hikâyesine göre Hz. İsa’nın doğumunu müjdeleyen yıldız kaymasını gören 12 kral Hah köyünde buluşmuş, konuşmuş ve bunun bir kurtarıcının doğduğuna dair bir alamet olduğu sonucuna varmışlar. Yıldızın düştüğü yöne gitme kararı almışlar ve aralarından 3 kralı seçerek yıldızın gittiği yöne göndermişler. Yola çıkan krallar en nihayetinde Meryem Ana’ya ulaşmışlar ve yanlarında götürdükleri hediyeleri ona vermişler. Meryem Ana da karşılık olarak Hz. İsa’yı sardığı bezden bir parça keserek krallara vermiş. Bu üç kral Hah köyüne geri dönüp diğer krallarla buluştuğunda bezin nasıl bölüşüleceği ile ilgili bir tartışma yaşamışlar. En sonunda “bezi yakalım hepimiz birer tutam kül alalım” diye düşünüp bezi ateşe vermişler. Yanan bez 12 altın madalyona dönüşmüş. Her birinin üzerinde kralların adları yazıyormuş. Bu mucizeden etkilenen krallar kilisenin bulunduğu yere 12 sıra taştan oluşan bir anıt dikmişler. Meryem Ana’ya adanan bu ilk anıt zamanla büyüyüp genişletilerek bir yapıya dönüştürülmüş. 4. ya da 5. yüzyılda tavanı da inşa edilen yapı en nihayetinde Meryem Ana’ya adanmış bir kilise halini almış. Özetle 2024 yıllık bir anıt, 1600 yıllık bir kilise burası.
Her yıl 15 Ağustos’ta Meryem Ana’nın Göğe Yükseliş Gününde Tur Abdin bölgesinin dört bir yanından gelen Süryaniler bu kilisede ayin yapıyormuş. (Tur Abdin Süryanicede inananların dağı anlamına geliyor, Süryanilerin ana yurdu sayılan, Mardin – Cizre arasında bulunan toprakları ifade ediyor.)
Eğer Hasankeyf’e yeterli vakit ayırmak istiyorsanız doğrudan Midyat’a geçeceğinizi varsayıyorum. Mardin’den Midyat’a araba ile gitmek 1 saat 15 dakika kadar sürüyor. Midyat’a geldiğinizde Batman-Mardin Yolunun doğusunda kalan kısmı gezebilirsiniz. Hükümet Konağı (Konukevi), Tarihi Midyat evleri, gümüş dükkanları ve kafeler bu tarafta toplanmış durumda. Konuk evi civarındaki sokaklarda daireler çize çize dolaşabilirsiniz, gerçekten güzel bir atmosferi var. Taş işçiliği ile bezenmiş evlere ve kiliselerin çan kulelerinin süslediği şehir silüetine baka baka gezmek keyifli.

Midyat Konukevi
Midyat Konukevi’nin mağaraları ve ilk katı 1880 yılında yapılmış. Üst katlar ise 1900’lü yılların ilk yarısında yapılmış. Gerçekten güzel bir mimari eser sayıldığı ve Midyat’ın simgesi olduğu için pek çok dizi, film ve klip çekilmiş burada. Ben sadece Hükümet Kadın’ı biliyorum ama bu coğrafyada geçen diziler izliyorsanız mutlaka görmüşsünüzdür burayı. Giriş ücreti 30TL, daha ziyade terasları balkonları gezip mimariyi görebileceğiniz bir yer. Hafta sonları aşırı kalabalık olabiliyor.
Midyat kültür mozaiği açısından gerçekten ilginç; Türklerin, Kürtlerin, Arapların ve Süryanilerin bir arada yaşadığı, Müslüman, Hristiyan ve Yezidilerin birlikte ibadet ettiği bir coğrafya. Ancak bunu görüp deneyimleyebileceğiniz pek fazla ortam, müze, tarihi yapı yok. Dürüst olayım kahve molası dahil 2 saatten sonra yapacak bir şey bulmak zor. Belki de ben bulamamışımdır bilmiyorum
Şimdi sırada Hasankeyf var. Ben ne yazı ki burayı gezme fırsatı bulamadım. Buraya kadar gelip de Hasankeyf’i gezmeden dönmek epeyce içimde kaldığı için size önerdiğim rotaya ekliyorum. Bu önerim yalnızca Hasankeyf’i daha önce gezmemiş olanlar için geçerli çünkü eğer eski halini gördüyseniz hayal kırıklığına uğrarsınız.
Hasankeyf’i yakın zamanda gezen bir sürü gezginin videolarından izlediğim kadarıyla yol çok kötü, o konuda uyarayım. Yol kazılmış ama henüz asfaltlanmamış. Toprak, virajlı bir yolda ilerlediğiniz için ulaşım biraz uzun sürüyor. Hatta çoğu kişi “herhalde yanlış yola girdik” diye endişeleniyor. Endişelenmeyin, o keyifsiz yolun sonu nihayetinde Hasankeyf’e çıkıyor. Benim işaretlediğim yere kadar arabayla girilmiyor. Girilmez tabelasına geldiğinizde aracınızı bırakıp yaya olarak devam etmeniz lazım.

Hasankeyf’e yani yapılan iskele
Aslında her iki kıyı arasında tekneyle ulaşım konulması planlanıyor ama mağaraların bulunduğu alandaki iskele henüz tamamlanmamış. Dolayısıyla her iki kıyıya da ayrı ayrı, arabayla gitmek gerekiyor. Eğer ikisinden birini seçecekseniz ya mağaraların bulunduğu bölgeyi yürüyerek gezeceksiniz, ya da müzenin bulunduğu karşı kıyıyı gezeceksiniz. Müzenin bulunduğu kıyıdan kalkan tekne turları bölgeyi turlayıp yine kalktıkları limana geri dönüyorlar.
Hasankeyf kelimesi “Kayahisarı” anlamına gelen Hısnkeyfa kelimesinden türemiş. Yani ortada ne Hasan var ne keyif. Burayı özel kılan şeylerin başında çok sayıda medeniyetin izlerine en sahipliği yapması geliyor. Yani Bizans’tan başlayarak buraya gelen pek çok medeniyet (Selçuklular, Artuklular, Eyyübiler) buraya etkileyici yapılar inşa etmişler. Bu kalıntıların büyük bölümü bugün Hasankeyf Müzesi’nin yanındaki Arkeoloji Parkına taşınmış durumda.

Hasankeyf Müzesi ve kurtarılan eserlerin taşındığı alan. (Fotoğraf: www.turkishmuseums.com)
Hasnakeyf’in bir diğer özelliği ise 6 binin üzerinde mağaraya ev sahipliği yapması. Bunlardan yaklaşık 3 bin tanesi kale bölgesinde yer alıyor. Üstelik bu mağaralar 1970’li yıllara kadar Hasankeyflilerin evi olmuş. Eğer yerel bir rehber bulabilirseniz muhtemelen size çocukken bu mağaralarda yaşadığını söyleyecek ve mağaraların mimarisi, bakımı, gündelik hayata etkisi üzerinde ilginç bilgiler verecektir.
Hasankeyf Müzesi tarafından yola çıktığınızda 35 dakikada Batman’a varabilir ve geceyi burada geçirebilirsiniz.
9. Gün: Malabadi Köprüsü, Hasuni Mağara Şehri, Diyarbakır
Bugün ilk durağımız Malabadi Köprüsü! Batman’ın merkezinden yarım saatlik bir araba yolculuğu ile ulaşabileceğiniz Malabadi Köprüsü, yaklaşık 900 yıllık bir tarihe sahip. Artuklular tarafından inşa edilen bu köprü, Türkiye’nin en geniş kemerli köprüsü olması nedeniyle bir mühendislik harikası kabul ediliyor. Evliya Çelebi seyahatnamelerinde bu köprünün ne denli büyük olduğunu anlatabilmek için “Ayasofya’nın Kubbesinden büyük” ifadesini kullanmış. Köprünün uzunluğu 150, yüksekliği ise 19 metre. Köprünün bir diğer sıra dışı özelliği ise kemerin her iki yanında bulunan odalar. Bu odaların zorlu hava koşullarında yolcuların sığınılabilecekleri bir barınak olmasın için yapıldığı düşünülüyor.

Malabadi Köprüsü (Fotoğraf: Dyrt / Wikimedia Commons)
Malabadi köprüsünün birçok hikayesi bulunuyor. Anlatılan o ki; köprü adını burada yaşayan Bad isimli bir kişiden almış ve Malabadi “Bad’ın malı” demekmiş. Bad’ın aşık olduğu kadın nehrin öbür yakasında yaşıyormuş ve bir gün Bad’a kavuşmak için nehri geçmeye çalışırken boğularak hayatını kaybetmiş. Bad yaşadığı üzüntü yüzünden kralın huzuruna kadar çıkmış ve buraya bir köprü yapmak konusunda ısrarcı olmuş. Kral buraya köprü yapılabileceğine inanmadığından olsa gerek, iddialaşmışlar. Köprüyü yapabilirse kral elini kesecekmiş, yapılamazsa Bad. Nitekim Bad köprüyü yaptırmış ve kralın elini kesmiş. Elbette bu işin hikâye kısmı çünkü köprünün 1147 yılında, yani Artukoğulları Beyliği döneminde Timurtaş Bin-i İlgazi adlı kişi tarafından yapıldığı, üzerindeki kitabede açıkça yazıyor.
Malabadi Köprüsünden çıkıp Diyarbakır’a giderken neredeyse yol üstünde kalan ilginç bir yer daha var; Hasuni Mağara Şehri. Hasuni Mağaraları, tıpkı Kapadokya gibi taşlara oyularak oluşturulmuş bir yerleşim alanının kalıntılarını görebileceğiniz bir yer. Burada yaklaşık 300 oda, 2 kilise ve 12 sarnıç bulunuyor. Burada insanların ilk yerleşik hayata geçtiği dönemlerinden beri yerleşim olduğu tahmin ediliyor. Dolayısı ile Hasuni Mağara Şehri, Anadolu’nun en eski mağara yerleşimlerinden bir tanesi olarak kabul ediliyor.
Mağaraların bulunduğu alana çıkmak biraz yorucu olabilir. Suyunuzu, şapkanızı yanınıza alın. Son 1-2 ay içerisinde yapılmış yorumlata baktığımda kimileri buranın ziyarete kapalı olduğunu söylemiş, kimileri girip gezip fotoğraf paylaşmış… Yani burası şu anda ziyarete açık mı o konuda net bir bilgi bulamadım.

Hasuni Mağaraları (Fotoğraf: Silvan Kaymakamlığı)
Şimdi gezimizin son durağı olan Diyarbakır’a gitme vakti. Yaklaşık 9000 yıllık bir tarihe sahip olan Diyarbakır, 1 milyon 800 bini aşkın bir nüfusa ev sahipliği yapıyor. Öte yandan gezip görmek gereken, tarihi önemi olan yerlerin çok büyük bir bölümü eski şehir merkezinde, birbirine yürüme mesafesinde yer aldığı için gezmesi son derece kolay bir şehir.
Diyarbakır’a geldiğinize gezmeye Dicle’nin iki yakasını birleştiren On Gözlü Köprü’den başlayabilirsiniz. Burada nehir kenarında oturup çay, kahve içebileceğiniz, manzaraya karşı dinlenebileceğiniz işletmeler de bulunuyor. Aslında bu köprünün gerçek adı Dicle Köprüsü ama köprünün 10 adet kemeri bulunduğu için halk arasında On Gözlü Köprü olarak biliniyor. Köprü Silvan’a gidiş yolunda olduğu için Silvan köprüsü diyen de var.

172 metre uzunluğundaki köprü Dicle’nin iki yakasını birbirine bağlıyor. Körünün üzerinde 950 yıllık bir kitabe olduğu için, köprünün en az 950 yaşında olduğunu biliyoruz. Ancak kitabe ilk yapım sırasında mı takılmış yoksa eski köprüyü tadilattan geçirirken mi takılmış meçhul. O yüzdden Mervanilere ait bu kitabeye bakarak tam tarih belirtmek güç. Köprünün yapıldığı döneme ait güvenilir kaynaklar olmadığı için yapımına dair pek çok efsane de türemiş. Çok varlıklı bir adamın hayır işi olarak yaptırdığı, hatta yıkılırsa tekrar yaptırılabilsin diye ayaklarından birinin altına altın gömüldüğü gibi hikayeler anlatılıyor.
Köprüde iyice dinlendiyseniz artık şehir merkezine geçebiliriz. Aracınız Deliller Hanının karşısındaki park yerine bırakabilirsiniz çünkü bundan sonrasını yürüyerek gezeceğiz. Yürüyüş rotasını da şöyle bırakıyorum:
Deliller Hanı bugün “Büyük Kervansaray Otel” adıyla otel olarak işletildiği için çok detaylı bir şekilde gezmek mümkün değil ama avlusunda bir kafe var. Buraya girip hanın avlusunu görebilirsiniz hatta oturup bir şeyler içebilirsiniz. Burası önemli bir tarihi yapı çünkü Diyarbakır hem tarihi İpek Yolu’nun merkezinde hem de hacca giden kafilelerin geçiş noktasında bulunuyor. Dolayısıyla burada çok büyük tarihi hanlar var. Deliller Hanı da Osmanlı döneminden günümüze kalabilmiş 3 büyük handan bir tanesi.
Deliller Hanı Diyarbakır Valisi Hüsrev Paşa tarafından 1527 yılında yaptırılmış. Konum olarak kentin Mardin yönünde bakan çıkışında, yani Mardin Kapı yakınlarında yer alıyor. Bu han tüccarlardan ziyade Hacca giden kafileler tarafından tercih edilen bir hanmış ve adını da buradan almış. Hacıadaylarına yolculuklarında rehberlik eden kişilere “delil” deniliyormuş. Deliller genellikle bu handa konaklar, kendilerini bekleyen hacı adaylarıyla hanın önündeki düzlüklerde buluşup yollara düşermiş. Hatta bu yüzden hanın önündeki düzlüklere de “hacılar harabesi” deniliyormuş.

Deliller Hanının Avlusu (Fotoğraf: Türkiye Kültür Portalı)
Sıradaki Durağımız ise Diyarbakır’ın sembolü kabul edilen Şeyh Mutahhar Camii ve Dört Ayaklı Minare! Bu yapının sembol haline gelmesinin nedeni eşsiz olması çünkü Anadolu’da bu minareden başka bir ayaklı minare yok. Akkoyunlu Kasım Bey tarafından 1512 yılında yaptırılan camide kalker ve bazaltın birlikte kullanılığı o geleneksel siyah beyaz desenleri görebiliyorsunuz. Dört ataklı minare ise caminin avlusunda bile değil, caminin önündeki sokağın ortasında duruyor.

Soldaki ve ortadaki fotoğraflar 4 ayaklı minare. Sağdaki sanırım Ulu Cami’nin minaresiydi.
Minarenin sokağın ortasında olmasının nedeni sesi daha uzak noktalara ulaştırabilmek içinmiş. Minarenin bir kaide üzerinde değil de 4 sütun üzerinde yükseliyor olması hakkında ise farklı görüşler var. Kimileri bu dört sütunun 4 farklı mezhebi (Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli) simgelediğini söylerken kimileri sütunların şehrin kapılarına (Mardin Kapı, Urfa Kapı, Yeni Kapı ve Dağ Kapı) işaret ettiğini söylüyor.
Caminin çok yakınında iki tane de kilise var. Bunlardan bir tanesi Surp Girakos Ermeni Kilisesi. Burası Ortadoğu’daki en büyük Ermeni Kilisesiymiş zira 1800’lü yıllarda Diyarbakır nüfusunun yaklaşık 3’te birinin Ermeni olduğu tahmin ediliyor. Kilise yakın zamanda restore edilecek ibadete açılmış. İbadet saatleri dışında girip içeriyi gezebiliyorsunuz.

Surp Girakos Ermeni Kilisesi
Surp Girakos Ermeni Kilisesi 1515-1518 yılları arasında inşa edilmiş ancak bugün gördüğümüz hali o ilk inşa edildiği hali değil. 1880 yılında tamamen yanmış, 3 yıl sonra yerine yenisi inşa edilmiş, I. Dünya Savaşında Alman Askerleri tarafından kışla olarak kullanmış hatta çan kulesi dört ayaklı minareden daha yüksek olmasın diye yıkılmış İlerleyen yıllarda mühimmat deposu ve bez deposu olarak kullanılmış. Mülkiyeti 1960’larda Ermeni cemaatine verilmiş ama yakın zamana kadar metruk bir bina olarak kalmaya devam etmiş. Kilisenin aslına uygun bir şekilde yeniden inşa edilerek ibadete açılması nispeten yakın zamanda oldu.
Sırada Sülüklü Han var. Ben burayı çok sevdim çünkü avludaki dev ağacın altına oturup güzel bir menengiç kahvesi içebileceğiniz huzurlu bir yer. Dilerseniz Süryani şarabı ya da çeşitli şerbetler de içebiliyorsunuz. Sülüklü Han 1683 yılında inşa edilmiş. Hanın avlusunda bulunan kuyuda sülükler varmış ve bu sülükler uzun süre tedavi amacıyla kullanılmış. Hanın adı da bu sülükler nedeniyle Sülüklü Han olmuş.

Sülüklü Han’ın Avlusu
Sülüklü Han ilk inşa edildiğinde üç katlıymış. ancak günümüze sadece tek katı ulaşabilmiş. Handa konaklamaya gelenler üst hatta bulunan 18 odada kalıyormuş. Bodrum katı ise konaklayan kişilerin hayvanlarını bıraktıkları bir ahır olarak işlev görüyormuş. Sülüklü Han Kurtuluş savaşında karargâh olarak kullanılmış ve bundan sonra işlevini yitirmiş. Yaklaşık 15 sene önce önce restore edildiğinde ise bugünkü halini almış.
Sırada Diyarbakır’ın günümüze kadar sağlam bir şekilde ulaşmış en büyük hanı olan Hasan Paşa Hanı’ var. Eğer geceyi Diyarbakır’da geçirecekseniz buraya sabah da gelebilirsiniz çünkü buranın kahvaltısı meşhur. Kahvaltı etmeyecek olsanız bile girip içini mutlaka görün çünkü burası hem tarihi önemi hem de geleneksel mimarinin çok güzel bir örneği olması dolayısıyla kıymetli bir yer. (Not:Google Maps’e işaretlediğim rotada hanın girişi sanki arkadanmış gibi görünüyor. Siz ona aldanmayın caddeden dümdüz girin)

Hasan Paşa Hanı
Hasanpaşa Hanı 1573 yılında, Osmanlı Valisi Vezirzade Hasan Paşa tarafından yaptırılmış. Dönemin en meşhur hanlarından bir tanesi olması nedeniyle gezginler seyahatnamelerinde bu handan sıklıkla bahsetmişler. Hanı 1612 yılında ziyaret eden bir seyyah, buranın bodrum katında bulunan iki ahırın 500 beygiri barındırabilecek büyüklükte olduğunu kaleme almış. Hanın parmaklıklarının rengarenk olduğunu yazmış. Daha sonraki yıllarda Evliya Çelebi de anlatmış bu hanı. Tüccarlar açısından bölgenin en önemli hanı olduğu kabul edilen bina 2006 yılında restore edilmiş.
Sırada Diyarbakır’ın meşhur Ulu Camii’si var. İçeriye girdiğiniz zaman buranın hiç de camiye benzemediğini göreceksiniz çünkü burası bir cami olarak inşa edilmemiş. Kentin en büyük kilisesi olan Mar Toma Kilisesi, 639 yılında gerçekleşen Arap akınları sırasında camiye dönüştürülmüş. Cami olduktan sonra bu toprakları kontrolü altına alan herkes camiyi gözü gibi korumuş. Selçuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı dönemlerinde caminin bakımı ve onarımı özenle yapılmış, yeni eklentiler inşa edilerek büyütülmüş gelişmiş. Bu sayede günümüze çok güzel korunmuş bir şekilde ulaşmış.

Diyarbakır Ulu Cami
Ben caminin avlusundaki korint sütunları ve incelikli taş işlemelerle süslenmiş yapının mimarisine bayıldım. Ancak burası sadece tarihi ve mimari açıdan değil, dini açıdan da önemli bir yer. Diyarbakır Ulu Cami,İslam alemi açısından en kutsal yerler sıralamasında 5. sırada yer alıyor. Bu en kutsal yapılara “Harem-i Şerif” deniliyor. Kâbe, Mescid-i Nebevi, Mescid-i Aksa ve Şam Emeviye Camisi’nden sonra Diyarbakır Ulu Camisi geliyor.
Burasın sadece bir cami değil büyük bir kompeks olduğunu da not düşmüş olayım. Avlunun güneyinde Hanefiler bölümü, kuzeyinde ise Şafiiler bölümü bulunuyor. Ana giriş kapısının bulunduğu yapı kütüphane olarak kullanılırken yine avluya yapılar arasında iki adet de medrese yer alıyor. Caminin avlusunda göreceğiniz güneş saati ise en büyük islam alimlerinden bir tanesi kabul ediken El Cezeri’nin güneş saati. Bu saat tam 800 yıldır Diyarbakır Ulu Camii’nin avlusunda bulunuyor.

Ulu Cami’nin avlusundan detaylar
Ulu Cami’nin arka kapısından çıkıp biraz yürüdüğünüzde Ziya Gökalp Müzesi’ne ulaşacaksınız. Ziya Gökalp’in doğduğu evi rewstore edip müze olarak ziyarete açmışlar ama içerideki bilgiler internette kolayca bulabileceğiniz bilgilerden çok da farklı değil. Bu nedenle beklentinizi düşük tutabilir ya da benim gibi Diyarbakır’da varlıklı ailelerin yaşadığı geleneksel bir evi görme fırsatı olarak değerlendirebilirsiniz.
Sırada Ahmet Arif Edebiyat Müzesi var. Ben bu müzeyi gezmedim ama hem şairin kişisel eşyalarını görmek ve onu daha yakından tanımak hem de geleneksel konut mimarisinin güzel bir örneğini görmek için güzel bir fırsata benziyor. Bu müzenin bitişiğindeki Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi ise tadilat nedeniyle kapalı olduğundan şu anda gezilemiyor.
Gezimizin son durağı ise İçkale olacak. İçkale’ye geldiğinizde haritada “Artuklu Kemeri” olarak görünen yerden Diyarbakır Kalesi ve Arkeoloji Müzesi’ne girebilirsiniz. Ben ziyaret ettiğimde bazı yerler tadilat nedeniyle kapalıydı. Özellikle deSt. George Kilisesi ve Eski Hapishane 6 Şubat depreminde zarar gördüğü için uzun süre kapalı kalacağa benziyor. Yine de arkeoloji müzelerine girip Zerzevan Kovası gibi ilginç buluntuları görebilirsiniz. Müzenin kafesine de uğramadan geçmeyin derim çünkü bu kafe muhteşem bir Hevsel Bahçeleri manzarasına sahip.

Diyarbakır Arkeoloji Müzesi
Müzeden çıktığınızda karşınıza bir park çıkacak. Eğer meşhur Diyarbakır Surlarına çıkmak istiyorsanız surlara buradan çıkabilirsiniz. Diyarbakır’ın Dünyanın en uzun şehir surlarına sahip şehri olduğunu da not düşmüş olayım. Surlar 5,2 kilometre boyunca uzanıyor. Yükseklikleri 10-12 metre, genişlikleri ise 3-5 metre arasında değişiyor. Surların büyük bölümü Roma İmparatoru II. Constantinious tarafından 349 yılında yapılmış ya da yenilenmiş. Bazı bölgelerdeki surların ilk yapım tarihi ise 9000 yıl öncesine kadar uzanıyor. Eskiden İçkale’de 19, sur duvarları boyunca ise 82 adet burç varmış ancak bunların bir kısmı yıkıldığı için günümüze ulşamamış.

İçkale’deki surlar
İçkale’de gezerken burada Hazreti Süleyman Cami’ni de göreceksini. Yaklaşık 900 yıl önce inşa edilen bucaminin hemen yanında ise Diyarbakır’ın Müslüman Araplar tarafından alınışı sırasında burada şehit düşen 27 sahabenin türbesi bulunuyor.
Böylece Güneydoğu Anadolu gezimizin sonuna geldik! Şimdiden herkese keyifli yolcuklar!