İstanbul Gezi Rehberi I. Bölüm: Tarihi Yarımada

İstanbul Gezi Rehberi I. Bölüm: Tarihi Yarımada

İstanbul’da yaşayanların parça parça gezebileceği, İstanbul’a gezmeye gidenlerinse 3 günde tamamlayabileceği bir İstanbul Gezi Rehberi hazırladım. Yürünecek rotaları, Haritalı İstanbul Gezi Rehberi başlığı altında bulabilirsiniz. Göreceğiniz yerlerin tarihi, mimarisi ve neden önemli olduklarıyla ilgili daha detaylı bilgiler ise İstanbul’da Gezilecek yerler başlığının altında olacak.

İstanbul Gezi Rehberi

Tarihi Yarımada: Ayasofya, arkasında Topkapı Sarayı ve önünde Sultanahmet Parkı (Fotoğraf: a_medvedkov / Envanto Elements)

Bugünkü İstanbul’u çoğumuz az çok biliyoruz ama üç İmparatorluğun başkenti olmuş, her dinden, dilden, milliyetten insana kucak açmış bu kentin, çok zengin bir tarihi olduğu bazen gözden kaçıyor. İstanbul’u kocaman bir açık hava müzesine çeviren de tam olarak bu zenginlik. O yüzden gezmeye başlamadan önce kısaca tarihini öğrenmekte fayda var. Önce İstanbul’u biraz daha yakından tanıyalım, sonra gezi rehberine geçeceğiz.

İstanbul Hakkında

Kuruluş Dönemi: İstanbul’da cilalı taş devrinden beri yaşam olsa da buraya kurulduğu bilinen ilk şehir Megaralılar (Megara Güney Yunanistan’da kalan terk edilmiş bir antik kent) tarafından kuruluyor. Sarayburnu tarafına, yani bugün Topkapı Sarayı’nın bulunduğu bölgeye kurulan bu şehrin adı ise Byzantion.

Roma Dönemi: Şehir M.Ö. 196 yılında Roma İmparatorluğu’nun hakimiyeti altına giriyor ve adı Byzantium oluyor. Bu geçiş aşaması pek de kolay olmuyor bu arada. Kenti işgal eden Roma İmparatoru Septimus Severus kendisine direndiği için cezalandırıyor şehri. Komple yakıp yıkıyor. Sonra yavaş yavaş yeniden inşa etmeye başlıyor.

Roma İmparatorluğu aşırı büyük bir coğrafyaya hükmetmeye başladığında tüm toprakların tek bir merkezden yönetilmesi güçleşiyor. Diyorlar ki iki başkentimiz olsun ne olacak yani. M.S 330 yılında (yani İmparatorluğun ikiye bölünmesinden 65 yıl önce) İstanbul, Roma İmparatorluğu’nun ikinci başkenti oluyor. Bu kararı verip şehrin başına geçen İmparator I. Konstantin’in adından hareketle şehre Konstantinopolis adı veriliyor.

Doğu Roma (Bizans) Dönemi: Roma İmparatorluğu, 395 yılında Doğu Roma ve Batı Roma olarak ikiye bölünüyor. Bizans denilen yer doğuda kalan yer, yani Doğu Roma İmparatorluğu dediğimiz yerin farklı bir söylenişi sadece.

Bu arada bu adların tamamı tarihçiler tarafından sonradan verilmiş bir adlar. O dönemde yaşayan Bizanslılar kendilerini gayet de dümdüz  “Romalı” olarak tanımlıyordu. Öte yandan inanışları, yaşayışları hatta dilleri bile birbirinden farklılaştığı için bugün baktığımız yerden iki tarafı da aynı milletmiş gibi değerlendirmemiz çok zor. Hey neyse…

Roma ikiye bölününce, İstanbul bu kez Bizans İmparatorluğunun başkenti oluyor. Bu toprakları en uzun süre elinde tutan devlet Bizans olduğu için gezip göreceğimiz eserlerin önemli bir bölümü Bizanslılara ait. Özellikle de 6. Yüzyılda Justinianus’un “Roma’yı Yeniden Kurma” hayali bize Ayasofya gibi inanılmaz eserler kazandırıyor.

10. yüzyılda İstanbul’un böyle göründüğü düşünülüyor. (İllüstrasyon: Antoine Helbert)

Bir noktada Roma ile İstanbul arasındaki “gerçek Hristiyanlık budur, bizim kilisemiz de baş kilisedir” kavgası sonucunda iki taraf da birbirini karşılıklı aforoz ediyor, Katolik ve Ortodoks mezhepleri birbirinden ayrışıyor. Haçlı orduları ilk defa Hristiyan bir ülkeye haçlı seferi düzenliyor. “Latin İstilası” denilen bu seferler sırasında İstanbul resmen yerle bir oluyor. 1204 yılında İstanbul’u ele geçiren haçlı orduları şehri 57 yıl ellerinde tutuyorlar. Bu dönem de İstanbul’un Latin İmparatorluğu’na başkentlik ettiği bir dönem oluyor. Sonra yine Bizans kontrolü ele alıyor ama İstanbul epeyce hırpalanıyor bu süreçte.

Bu arada İstanbul dediğim coğrafyayı bugünkü İstanbul olarak düşünmeyin. O zaman İstanbul neredeyse sadece Tarihi Yarımada’dan (birazcık da Beyoğlu’ndan) ibaret. Geri kalan yerlerde köyümsü küçük yerleşimler var ama şehrin bir parçası sayılmıyorlar.

Osmanlı İmparatorluğu: 29 Mayıs 1453’te Fatih Sultan Mehmet komutasındaki Osmanlı orduları şehri ele geçiriyor ve İstanbul 470 sene boyunca Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapıyor.
Bu dönemde Rumların şehre verdiği “eis tin poli” (şehir içine doğru gibi bir anlamı var) adı da epeyce kullanılıyor. Şehir Osmanlı’ya geçince Konstantinopolis ya da Konstantiniyye adları terk ediliyor ve eis tin poli’den türeyen İstanbul kelimesine geçiliyor.

Türkiye Cumhuriyeti: İstanbul 1918 tarihinde İtilaf devletleri tarafından işgali altına giriyor ve 1923 yılında kurtarılıyor. 1923 yılında Cumhuriyet ilan edilince, başkent de Ankara oluyor. Bu dönemi az çok biliyorsunuzdur diye pek detaya girmiyorum. Gezeceğimiz yerlerde yeri geldikçe ilgili hikayeleri anlatırım zaten.

Ayasofya Camii (fotoğraf: Matthew Williams Ellis)

İstanbul’u Gezerken Dikkat Edilmesi Gerekenler

• İstanbul’da taksi bulmak, bulursan binmek, binersen de sorun yaşamamak zor zanaat. Bu yüzden toplu taşıma candır. Toplu taşımayı kullanabilmek için İstanbul Kart uygulamasını cep telefonunuza indirmeniz gerekiyor. Uygulama üzerinden kartınıza para yükleyip duraklarda karekod okutarak ödeme yapabilirsiniz.

• İstanbul’da gezilecek yerlerin büyük bir bölümüne Müzekart ile ücretsiz olarak girebiliyorsunuz. Müzekart’ınızı gitmeden önce online olarak alırsanız işleriniz kolaylaşır. Bu konuda yardıma ihtiyacınız varsa Müzekart nedir? Nasıl Alınır? Yazımı okuyabilirsiniz.

• İstanbul’a ne zaman gitmeli derseniz ilkbahar ya da sonbahar ayları diyebilirim. Dikkat etmeniz gereken en önemli şey ise seyahatinizi resmî tatillere denk getirmemek. Ben bir kere “Bayramda şehir boşalır rahat gezeriz” diye düşünmüştüm ama çok büyük bir hata yapmışım. Meğer şehirde kalan İstanbullular tatil günlerinde gezilecek tarihi semtlere akın ediyormuş. Hayatımda ilk defa yaya trafiğinin kilitlenip akmadığını burada gördüm. Öyle bir izdiham vardı ki gezmeyi planladığım yerlerin yarısını gezemedim. Ayrıca Avrasya Maratonu ya da mitingler gibi bazı büyük etkinlikler de şehri kilitleyebiliyor. Plan yapmadan önce böyle bir şeylere denk gelmediğinize emin olun.

• Topkapı Sarayı Salı günleri kapalı. Kariye, Sultanahmet ve Ayasofya’yı da cuma günleri gezemezsiniz. (Kariye sadece ibadete açık, diğerleri de öncesi ve sonrasında da kalabalık oluyor.) Pazartesi günleri ise Tekfur Sarayı kapalı. Yani bu rotayı takip etmek isterseniz Pazar-Pazartesi-Salı, Pazartesi-Salı-Çarşamba veya Perşembe-Cuma-Cumartesi günlerine denk getirmelisiniz. Bence ikinci seçenek en ideali çünkü hafta içleri ortalık daha sakin oluyor. Olmazsa olmaz yerlerden Yerebatan Sarnıcı ve Arkeoloji Müzesi haftanın her günü açık.

• Kadınsanız yanınıza başörtüsü almayı unutmayın. Hayatım boyunca gittiğim hemen hemen tüm camilerde kapıdan ücretsiz şekilde başörtüsü ödünç alma imkanı vardı ama Ayasofya ve Kariye Camiinde bu olayı kaldırmışlar. Ya para verip baş ötüşü satın alacaksınız ya da içeri giremeyeceksiniz şeklinde bir durum var.

3 Günlük Haritalı İstanbul Gezi Rehberi

Tarihi Yarımada gezisini yürüyerek tamamlayabileceğiniz 3 güne böldüm. Elbette İstanbul’da gezilecek yer bitmez o nedenle her zaman bir şeyler eksik kalacaktır ama bazı yerleri sindirerek gezebilmek için bazı yerlerden fedakârlık etmek gerekiyor ne yazık ki. Bu haliyle bir erken kalkıp çok oyalanmadan gezmeyi gerektiren bir program oldu.

1.Gün: Topkapı ve Ayasofya Civarı

Bu bölgeye trafikle boğuşmadan ulaşmanın en kolay yolu Tramvay olduğu için yürüyüş rotasını da tramvayın Gülhane durağından başlatıyorum. Durakta inip yürümeye başladığınızda ilk olarak Gülhane Parkı’nı çevreleyen sur duvarlarını (Sur Sultani) ve bu duvarların köşesinde yer alan Alay Köşkü’nü göreceksiniz.

Alay Köşkü padişahların geçit alaylarını izleyebilmesi için yapılmış ve bu nedenle surların içinde değil, üzerinde yer alıyor. 1819 yılında inşa edilen köşk bugün Ahmet Hamdi Tanpınar kitaplığı kütüphanesi olarak hizmet veriyor ve içerisinde çok güzel kalem işi süslemeler var. Köşkün giriş kapısı Gülhane Parkı’nın içerisinde kaldığı için içini görmek istiyorsanız parka girmeniz lazım.

Alay Köşkü’nün hemen karşısındaki kapı ise meşhur Bab-ı Ali. “Yüksek Kapı” ya da “Ulu Kapı” anlamına gelen bu kapı aslında Sadrazamlık binasının girişiydi. Daha sonra bu bölgenin tamamına adını verecek olan bu kapının ardında kentin güvenliği, ihtiyaçları ve adli konularla ilgili kararlar alınırdı. Yani yönetime başvurmayı gerektiren bir konu varsa, bu kapıya gelinirdi. Bugün bile devlete başvurmakla ilgili olarak “devlet kapısı” deyimini kullanıyorsak bence halkın zihnindeki bu kapı imgesinin etkisi büyüktür. Bu yerleşke bugün valilik tarafından kullanıldığı için içeride gezilecek bir şey yok. Yine de önünden geçerken fark edip orada yatan tarihi düşünmek yeterince keyifli.

Sıradaki durağımız İstanbul Arkeoloji Müzesi. Aslında üç müzeden, yani Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk Müzesi’nden oluşan bir müzeler kompleksi. Benim bu rehberi yazdığım 2025 itibarıyla diğer iki müze tadilatta olduğu için sadece Arkeoloji Müzesi kısmını gezebiliyorsunuz. Eğer benim gibi Antik Yunan ve Roma heykellerine düşkünseniz burayı atlamayın. Ülkenin mermer işçiliği ile meşhur antik kentlerinden (Afrodisias, Efes, Milet) getirilen heykeller burada sergileniyor. Ayrıca meşhur İskender Lahdi, Truva kazısı buluntuları, Mısır mumyaları ve heykelleri gibi pek çok değişik buluntu da var.
Bu arada kapıda oluşan uzun kuyruk, Müzekart’ı olamayanların gişe önünde oluşturduğu kuyruk. Yani Müzekartınız varsa sıranın yanından geçip doğrudan güvenlik kulübesine girebilirsiniz. Müzeyi hakkını vererek gezmek yaklaşık 2,5 saat kadar sürüyor.

İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen İskender Lahdi

Bu noktada kısa bir mola iyi gelebilir. Eğer hava güzele Gülhane Parkı’na geçip dinlenebilirsiniz. Böylece tarihimizdeki pek çok önemli ana tanıklık etmiş bu parkı da görmüş olursunuz. Burası bahar aylarında, yani laleler açtığında çok daha güzel oluyor. Eğer hava soğuksa ve oturup keyif yapamayacaksanız Gülhane Parkı’na gitmek çok da şart değil bence. Vakti bol olan yine gidebilir tabii ama kısıtlı zaman varsa burayı görmek için diğer yerlerden fedakârlık etmek çok mantıklı olmaz.

Sırada Topkapı Sarayı var. Saray’a giderken geçeceğiniz Soğukçeşme Sokağı da özel bir yer aslında. Bu sokakta sarayın sur duvarlarına yapışık olarak inşa edilmiş pek çok yapı var. Osmanlı döneminde sarayda çalışan, devlet işleriyle ilgilenen önemli kişiler bu evlerde yaşamış. Bu evler ahşap olduğu için neredeyse hepsi çürümüş ama 1980’li yıllarda yıkılıp eski gezginlerin seyahatnamelerinde tasvir ettiklerine benzer şekilde tekrar yapılmış. Hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin 6. Cumhurbakşanı Fahri Korutürk de bu evlerden birinde doğmuş çünkü babası Şura-yı Devlet azasıymış.

Elbette sokağın o eski tarihi havası yok artık. Binaların çoğu da otel olarak kullanılıyor. Yine de geçtiğiniz sokakta kimlerin yaşadığını bilmek keyifli. Ayrıca bu sokakta iki tane de sarnıç var ama ziyarete açık değiller. Eskiden otomobil tamirhanesi olarak kullanılan bir sarnıç tadilattan geçirilip restoran olarak hizmet vermeye başlamış. Daha sonra bulunan sarnıç da bir Spa Merkezi’nin yüzme havuzu olarak hizmet veriyor.

Gelelim Topkapı Sarayı‘na. İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan saray yaklaşık 400 yıl boyunca padişahların evi ve Osmanlı’nın yönetim merkezi olmuş. Burada çok görkemli bir saray beklemeyin çünkü o dönemin dini ve kültürel yapısı gereği padişahın mütevazı bir yapı yaptırması daha makbulmüş. Mimari mütevazı ama iç dekorasyon şık tabii. Özellikle de ilerleyen yüzyıllarda yaptırılan odalar… Gezerken hem sarayın bölümlerini hem de bazı yapıların içerisine açılmış olan küçük müzeleri göreceksiniz (hazine müzesi, kutsal emanetler müzesi, vb). Topkapı Sarayı’na Müzekart ile ücretsiz girilebiliyor ama Harem kısmı Müzekart’a dahil değil. Oraya giriş için harem kısmının girişinde ekstra para ödeyerek ayrı bir bilet almanız lazım. 2025 itibarıyla 200 TL olan ücreti verip girmeye değer bence. Bu bölümün daracık koridorları, doğru dürüst güneş görmeyen küçücük odaları ve tamamen dış dünyadan soyutlanmış, bir nevi hapishaneye benzer hali sizi düşündürecek. Sarayı hakkını vererek gezmek yaklaşık 3 saatinizi alacak.

Topkapı Sarayı’ndaki Hünkar Sofası Odası (Fotoğraf: Mert Kahveci / Unsplash)

Şimdi aynı yoldan geri dönüp Ayasofya’nın arkasına çıkacağız. Aslında sarayın dış avlusundan çıkmadan önce Aya İrini’nin de yanından geçiliyor ama onu bu geziye dahil etmiyorum. Aya İrini Konstantin döneminden kalmış ve Osmanlı’ya da hizmet etmiş önemli bir yapı olmasına karşın yıllardır tadilatta. İşin can sıkıcı kısmı ise size tadilatta olduğunu söylemiyorlar. Para verip ayrıca bilet alıyorsunuz. Sonra brandalar ve kapalı alanların arkasından yarım yamalak görebiliyorsunuz kiliseyi. Tadilat biter, güzel bir ziyaret deneyimi oluşturulursa o zaman Aya İrini’yi de gezersiniz. Bu haliyle hayal kırıklığı yaratabilir.

Topkapı Sarayı’ndan çıkar çıkmaz sol çaprazınızda III. Ahmet Çeşmesi‘ni göreceksiniz. III. Ahmet Çeşmesi Rokoko üslubuna sahip, çok şık bir 18. yüzyıl çeşmesi. O dönemde evlere bağlı bir su şebekesi olmadığı için ve halk suyu çeşmelerden alıp evlerine götürüyordu. III. Ahmet tarafından yaptırılan çeşmenin dört yüzünde birer çeşme, dört köşesindeki parmaklıklı alanda ise zaman zaman ücretsiz olarak şerbet dağıtılan sebiller varmış.

Sultan III. Ahmed Çeşmesi (Fotoğraf: Yakov Oskanov / Envanto Elements)

Devam etmeden önce mola verip güzelce dinlenmek isterseniz Yerebatan Sarnıcının olduğu yerden Yerebatan Caddesine dönün. Burada servet ödemeden güzel yemek yiyebileceğiniz mekanlar bulabilirsiniz.

Sırada Yerebatan Sarnıcı var. Burayı gezmeden önce biletinizi mutlaka online olarak alın. Kapıda bilet sırası beklerseniz yoğunluğa göre 1 saat bile sürebilir. Online biletiniz varsa yandaki sıraya girip 10 dakikada içeri girersiniz. Sarnıç Kültür bakanlığına değil Belediyeye bağlı olduğu için Müzekart geçmiyor. Biletler şu linkte satılıyor.

Yerebatan Sarnıcı’nın benim “Dünyanın en güzel yerleri” listemde her zaman yeri var. Defalarca gezip her seferinde etkilendiğim bir yer burası. 9800 metrekarelik alana yayılan ve 336 sütun ile desteklenen sarnıcın Bizans İmparatoru I. Justinianus (527-565) döneminde yapıldığı tahmin ediliyor. Zaten aşırı büyük ve etkileyici ama restorasyon sonrası eklenen ışıklandırma ve heykeller ile iyice büyüleyici bir yer olmuş.

Yerebatan Sarnıcı

Yerebatan Sarnıcından çıkıp yalnızca birkaç dakika yürüdüğünüzde Milion Taşı’nı göreceksiniz. Bu yapı büyük ölçüde yıkık durumda olduğu için bakarken öyle pek de hayranlık uyandırmıyor ama ilginç bir işlevi var. Bu taşlar Roma şehirlerinin belli başlı merkezlere olan uzaklığını gösteriyorlar. Zaten “Milion” adı da ölçü birimi olan milden geliyor. Yapıldığı dönemde çok daha görkemli, pek çok heykelle süslü bir yapıymış ama günümüze tek bir sütunu kalmış.

Şimdi Ayasofya’ya gideceğiz. Ayasofya’yı en sona bırakmamın temel nedeni buranın hep aşırı kalabalık olması. Yoğunluk akşam saatlerinde biraz azalıyor ama yine de önünde uzun bir sıra bekleme ihtimaliniz var.
Vaktiniz varsa Ayasofya’yı gezmeden önce Ayasofya Tarih ve Deneyim Müzesine de uğrayabilirsiniz. Ben bu müzeyi gezmediğim için çok detaya giremiyorum ama sadece Ayasofya’dan çıkarılan eşyalar değil; yapının tarihini ve mimarisini anlatan güzel sunumlar da varmış. Gezmeye değer bir müzeye benziyor ama parasının karşılığını veriyor mu bilemiyorum çünkü giriş ücreti 425 TL. Müzekart geçmiyor. Yürüyüş Rotasına eklemediğim için konumunu ayrıca paylaşıyorum, tıklayın.

Gelelim Ayasofya Camii‘ne. Ayasofya sadece İstanbul’un değil, dünyanın en kıymetli yapılarından bir tanesi. Hem mimari açıdan çok kıymetli çünkü yüzyıllar boyunca dünyanın en büyük ibadethane yapısı olma unvanını elinde tutmuş, aşırı görkemli bir yapı; hem de önemli tarihi olaylara ev sahipliği yaptığı için kıymetli. Ayasofya Camiye çevrildiğinden beri alt katını ücretsiz olarak gezebiliyorsunuz. Üst katını görmek içinse çıktıktan sonra yan tarafına dolaşıp bilet gişesinden bilet almanız gerekiyor. Müzekartınız da olsa, Türk Vatandaşı da olsanız fark etmiyor, bilet 950 TL.

Ayasofya Camii’nin içi

Bunun çok ayıp bir fiyat politikası olduğunu düşünüyorum çünkü üst kat bence “olsa da olur olmasa da olur” bir yer değil. Yapının tarihi ve mimarisi açısından önemli şeyleri üst katta görebiliyorsunuz. Ben cami olmadan önce gezdiğim için fiyata kızıp tekrar girmedim ama daha önce hiç görmediyseniz ve bütçeniz buna el veriyorsa gezmenizi öneririm.

Bugünkü gezimiz burada bitiyor. Yarın tam kaldığımız yerden, yani Sultanahmet meydanından gezmeye devam edeceğiz. O yüzden yetişmeyen bir şeyler olursa ertesi güne kaydırabilirsiniz ya da vaktiniz ve enerjiniz varsa bir sonraki güne yazdığım şeyleri bu akşama çekebilirsiniz.

 

2. Gün: Sultanahmet’ten Süleymaniye’ye

Bugün Tarihi Yarımada’yı gezmeye devam ediyoruz. İlk olarak Sultanahmet Meydanını ve Sultanahmet Camii’ni gezeceğimiz için T1 Tramvayına binip Sultanahmet durağında inebilirsiniz.

Sultanahmet Meydanı’nın başında göreceğimiz çeşme Alman Çeşmesi. Aslında bu çeşmenin bulunduğu yerde eskiden Vakvak Ağacı denilen (Vaka-i Vakvakiye olarak anılan olaya adını veren ağaç) büyük bir çınar ağacı varmış. Ağaca bu adın verilme sebebi; idam edilen kişilerin ibret olsun diye bu ağacın dallarına asılarak sergilenmesiymiş. Bu haliyle Hint mitolojisinde geçen, dallarında meyve verine insan kafaları bulunan Vakvak Ağacı’na benzetildiği için halk arasında bu adı almış. Bugün ağacın yerinde Alman Çeşmesi var. Bu çeşme Osmanlı’ya Almanların, daha doğusu o zamanki adıyla Prusyalıların bir hediyesi. 1900 yılında yerine dikilen çeşme Almanya’da yapılıp buraya getirilmiş ve iki imparatorluk arasındaki yakın ilişkilere istinaden bir dostluk nişanesi görevi görmüş.

Bu çeşmeyi geçip meydanda yürümeye devam ettiğimizde geleceğimiz yer aslında eski Hipodrom. Roma İmparatorluğu döneminde at yarışlarının düzenlendiği ve çeşitli gösterilerin yapıldığı Hipodrom’un gerçek şeklini İstanbul’un gökyüzünden çekilmiş fotoğraflarını gördüğünüz zaman anlıyorsunuz. Burası Roma döneminde, U şeklinde bir yarış alanı bulunan ve öbür ucunda imparator locası yer alan dev bir gösteri alanıydı olmuştu. Hatta Hipodrom’un hemen yanında (bugün Sulatanahmet Camii’nin bulunduğu yer) Büyük Bizans Sarayı kompleksi vardı. Tüm bunların bugünkü toprak seviyesinin yaklaşık 4.5 metre altında kaldığı düşünülüyor. Osmanlı döneminde de At Meydanı adıyla anılan bu bölge şehrin gördüğü en büyük toplumsal olayların yaşandığı yer olmuş hep.

Solda Alman Çeşmesi, Sağda Theodosius Dikili Taşı (Fotoğraflar: emirkoo ve BGStock72 / Envanto Elements)

Meydanı gezmeye başladığınızda göreceğiniz tarihi sütunlar aslında at yarışları yapılan alanın tam ortasındaki alanı (orta refüj gibi düşünebilirsiniz) süslüyordu. En baştaki göreceğiniz Theodosius Dikili Taşı M.Ö. 1500 yılında Mısır’ın Hiyeropolis kentindeki bir tapınağın önüne duruyormuş. I. Konstantin taşın İstanbul’a getirilmesini istetmiş. Taş çok büyük olduğu için hemen kaldırıp dikememişler ama yıllarca limanda bekledikten sonra nihayet buradaki yerine dikilmiş.

Ortadaki sütun olan Yılanlı Sütun ise 324 yılında Delphi’deki Apollon tapınağından sökülerek buraya getirilmiş. Tepesindeki üç yılan başının bir çeşme görevi gördüğü ve yılanların ağzından sular aktığı tahmin ediliyor. Bugün tepesi tamamen parçalanmış durumda olsa da sonradan bulunan yılan başlarından biri İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.

Örme Sütun’u kimin en zaman yaptırdığı bilinmiyor ama üzerindeki kitabeye bakılırsa üzerindeki heykel ve süslemeler yağmalanıp götürülmeden önce Rodos heykeliyle boy ölçüşecek kadar heybetliymiş. Şu anda sadece çıplak bir sütundan ibaret.

Meydanda yürürken Sultanahmet Camii’nin karşı tarafında kalan tarihi bir yapı fark edeceksiniz. Bugün Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak ziyarete açık olan bina alında İbrahim Paşa Sarayı. Kanuni Sultan Süleyman’ın 13 yıl boyunca Sadrazamlığını yapan, Kanuni’nin kardeşi ile evlenen ve nihayet şüpheler üzerine idam edilen Damat İbrahim Paşa’dan bahsediyorum. Müzeyi hiç gezmediğim için gezilmeye değer bir yer olup olmadığını bilmiyorum ama bina, tarih kitaplarında sıkça adı geçen bir yer.

Sultanahmet Camii’nin içi (Fotoğraf: goinyk / Envanto Elements)

Şimdi Padişahı I. Ahmed tarafından yaptırıldığı için Sultanahmet Camii adını alan camiyi gezeceğiz. Caminin hemen Ayasofya’nın karşısında bulunması bir tesadüf değil ebette. Sultan ardında Ayasofya’dan daha büyük ve görkemli bir eser bırakmak istediği için buradaki tüm konakları yıktırıp, dev bir cami yaptırmış Ayasofya’nın tam karşısına. Tabii burası sadece camiden ibaret değil; konukevi, mektepleri, aşevi, türbeleri falan olan bir külliye aslında. İnşaat bittiğinde cami Ayasofya’dan büyük olmamış ama İznik çinileriyle kaplanmış iç mekânı ile epey hayranlık uyandıran bir mimari esere dönüşmüş.

Mimar Sinan’ın öğrencisi olan Mimar Sedefkar Mehmet Ağa tarafından yapılan caminin bir özelliği de dünyadaki tek 6 minareli cami olması. Aslında Mekke’de altı minareli bir cami daha varmış. Aynı sayıda minaresi olması o camiye saygısızlık sayılınca Sultan Ahmet Mekke’deki camiye bir minare daha yaptırmış ve Sultanahmet tek kalmış. Bu arada birden fazla minaresi olan camiler yaptırma hakkı yalnızca hanedan ailesi üyelerine ait.

Aslında Sultanahmet’ten çıkınca gezilebilecek bir yer de Büyük Saray Mozaikleri Müzesi ama müze şu anda tadilat nedeniyle ziyarete kapalı. Açılması 1-2 yılı bulur diye tahmin ettiğim için bu güzergaha eklemedim. Siz yine de güncel durumuna bakın; açılmışsa gezersiniz.

Yürümeye devam ederken yine çinileriyle meşhur olan ama nispeten daha az bilinen bir camiyi daha gezebiliriz. Sokullu Mehmet Paşa Camii 1571 yılında Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş. İznik Çinileri, kalem işi süslemeleri ve taş işçiliği görülmeye değer. Camiyi yaptıran kişi ise Sokullu Mehmet Paşa değil aslında. Sokullu Mehmet Paşa’nın eşi Esma Sultan, eşinin adına yaptırmış camiyi. Padişah kızı olmak böyle bir şey demek ki.

Camiden çıkınca yokuş aşağı kısa bir yürüyüş yapıp Eski Hipodromun kalıntılarını da görebilirsiniz. 1800 yıllık Hipodrom kalıntılarının üzerine inşa edilmiş bir lise binası görmek İstanbul’un nasıl katman katman bir şehir olduğu konusunda düşündürücü oluyor. Hipodromun duvarlarındaki delikler Osmanlı döneminde ahır olarak kullanılmış ama sonradan kapatılmış.

Hipodrom’dan geriye kalan duvarlar

Buranın biraz Güneyinde de Küçük Ayasofya Camii var. Burası Ayasofya‘dan sadece birkaç yıl önce (527-536) yapılmış ve mimari açıdan benzediği için böyle adlandırılmış. Aslen bir Bizans kilisesi olan yapı 1504 yılında camiye çevrilmiş. Burayı günün geri kalanına zaman yetmeyebilir diye haritalı yürüyüş rotasına dahil etmedim ama merak ediyorsanız yolu biraz uzatıp gezin tabii.

Şimdi biraz yokuş çıkıp Binbirdirek tarafına gideceğiz. Burada gezilebilecek iki sarnıç var ama ikisini birden gezmeye gerek yok bence. Zaten en görkemlisini (Yerebatan’ı) dün gördük. Binbirdirek veya Şerefiye Sarnıçlarından hangisi ilginizi çekiyorsa onu gezebilirsiniz.

Şerefiye Sarnıcının içerisinde yaklaşık yarım saatte bir tekrarlanan bir ışık gösterisi var. İzlemesi keyifli, ama bunu yapabilmek içeriye yerleştirdikleri dev projeksiyon cihazları ve kablolar sarnıcın havasını biraz bozmuş. Öte yandan Binbirdirek Sarnıcı Yerebatan’dan sonraki en büyük sarnıçlardan biri. Burada zemin doldurulduğu için su yok. Ayrıca bazen özel etkinlikler için kiralanabiliyor. Yani gidip kapalı olduğu için kapısından dönme riskiniz her zaman var. Hangisi ilginizi çekerse onu gezip yürümeye devam edebilirsiniz.

Şerefiye Sarnıcı’nda düzenenen ışık gösterileri (fotoğraf: ww.serefiyesarnici.istanbul)

Şimdi Çemberlitaş’a kadar yürüyeceğiz. Çemberlitaş bugün tek başına duran devasa bir sütundan ibaret gibi görünse de aslında tarihi açıdan anlamı büyük. Çünkü bu sütun İstanbul’u İstanbul yapan yenilenme sürecinin sıfır noktası gibi bir şey. Kabaca anlatmak gerekirse, İmparator Konstantin İstanbul’un Roma İmparatorluğu’nun başkenti olmasına karar verdiği zaman, ilk icraatlarından biri şehrin ortasına kocaman bir meydan yaptırıp ortasına da bu dev sütunu dikmek olmuş. Neticede o dönemde şehri şehir yapan şeylerden bir tanesi sayılıyor bu meydanlar.

Yapıldığı dönemde sütunun üzerinde parlak bir heykel varmış. Bazı kaynaklara göre bu bir Apollon heykeli; bazılarına göre ise bizzat Konstantin’in Apollon gibi poz vermiş bir heykeli… Aslını hiç bilemeyeceğiz çünkü üzerindeki heykel, sütünün yaklaşık 5’te birlik bir bölümüyle birlikte 1106 yılında devrilmiş. Bunun üzerine tepesinde gördüğünüz beyaz kısım yapılmış. Yani orijinal sütunun yaklaşık 50 metre olduğu tahmin ediliyor. Sütunun kaidesi de orijinal değil, 18 yüzyılda yapılmış. Bu kaidenin yapım amacı epey hasar alıp çatlayan taşları ve kaideyi bir kılıf gibi sarıp yıkılmaktan koruması. Bu sütun hakkında türlü efsaneler de var ama detaylara İstanbul’da Gezilecek Yerler başlığı altında değineceğim.

Çemberlitaş Sütununun bir yanında Çemberlitaş Hamamı’nı göreceksiniz. Çemberlitaş Hamamı halen hamam olarak kullanılıyor. Bu nedenle sadece gezmek için giremiyoruz. 1584 yılında inşa edilen hamam “Valide Hamamı” olarak da biliyor çünkü III. Murad’ın annesi olan Nurbanu Sultan tarafından yaptırılmış. Aslında bu bölgede çok fazla tarihi yapı, türbe, han, mezar ama daha olmazsa olmaz yerleri görmek için burada daha fazla oyalanmadan devam etmekte fayda var bence.

Çemberlitaş Sütunu’nun bulunduğu meydanın karşı tarafında kalan büyük cami ise Nuruosmaniye Camii. Bu caminin özelliği “Osmanlı Baroğu” adı verilen mimari stilin önemli örneklerinden bir tanesi olması. 1755 yılında III. Osman tarafından yaptırılan Cami, Avrupa’dan İthal Barok anlayışla geleneksel öğelerin harmanlandığı bir yer. Eğer o dönemin tarihine ve mimarisine özel bir ilginiz varsa girip gezmek isteyebilirsiniz. Özel bir ilginiz yoksa Kapalıçarşı’ya devam edeceğiz.

Şimdi sıra Kapalıçarşı’da. Dünyanın en büyük tarihi çarşısı kabul edilen bu tarihi çarşı İstanbul’un olmazsa olmazlarından biri kabul ediliyor ama benim itiraf etmem gereken bir şey var; ben bu bölgeye defalarca gitmeme rağmen Kapalıçarşı’ya hiç girmedim. Neden derseniz pazarlık etmeyi gerektiren yerler beni çok geriyor. Çığırtkanlık yapan esnaf beni daha da çok geriyor. Dolaysıyla en iyi kahve nerede içilir, hangi dükkânda orijinal otantik bir şeyler bulunur bu bilgiler bende yok. Farklı seyahat bloglarına bakabilirsiniz veya kendi başınıza keşfedebilirsiniz.

Siz yine de benim gibi yapmayın, girin gezin. Alışveriş yapmayacak olsanız bile içerideki atmosferi görmüş olursunuz. Burada akşam 7’ye kadar vaktiniz var çünkü çarşı akşam 7’de kapanıyor. Buradan sonra gezeceğimiz yerlerin hiçbiri için saat sınırı olmadığından (olanlar da çoktan kapandığından) aceleye mahal yok. Hava geç kararıyorsa gönlünüzce gezip alışveriş yapabilirsiniz.

Sıradaki durağımız Beyazıt Meydanı. Meydanda göreceğimiz birkaç şey var. Örneğin bugün İstanbul Üniversitesinin giriş kapısı olarak kullanılan Seraskerlik Kapısı 1826 yılında Oryantalist üslupta yapılmış bir Osmanlı eseri. Malum Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u ele geçirir geçirmez, ilk sarayını tam buraya (İstanbul Üniversitesi Yerleşkesine) inşa ettirmişti. Kısa süre sora fikir değiştirip Topkapı’ya taşınınca boşalan bina, bir süre “eski saray” olarak gözden düşmüş hanedan üyelerine tahsis edildi. 1826’da yeniçeri ocağı kaldırılınca Harbiye Nezareti kuruldu ve bu kapı da askeri yerleşkenin kapısı olmak üzere Padişah Abdülaziz tarafından yaptırıldı.

Beyazıt Meydanındaki Seraskerlik Kapısı (Fotoğraf: Tashulia / Envanto Elements)

Kapının üzerinde görülen yazılarda Fetih Suresi’nden ayetler yer alıyor. En tepede ise Sultan Abdülaziz’in tuğrası var. Kapıdan ilerisi İstanbul Üniversitesi’nin yerleşkesi sayıldığı için içeriye giremiyoruz ne yazık ki.

Kapının arkasında göreceğiniz uzun kule ise Beyazıt Kulesi. Kentin eski, sembolik yapılarından bir tanesi olan kule daha önceki ahşap yangın kuleleri yandığı için buraya taşınmış. Bu sefer de yeniçeriler tarafından yakılınca 1828 yılında mermerden inşa edilmiş. Kuleden yangın gözlenir, eğer yangın görüşürse Tulumbacıları (o zamanın itfaiyecileri) uyaracak ışıklar yakılıp işaretler asılırmış. Daha yakın zamanda kule hava tahminlerini halka duyurmak için kullanılmaya başlamış. Kulede yeşil ışık yanıyorsa yağmur, sarı ışık yanıyorsa sis, kırmızı ışık yanıyorsa kar olacağı anlamına geliyormuş. Sanırım yakın zamanda bu geleneği yeniden yaşatmaya başlamışlar. 180 merdiven çıkıp kuleden İstanbul’u seyretmek için özel izin gerekiyor. Bu yüzden biz uzaktan bakmakla yetineceğiz.

Aslında planım Süleymaniye Camii’ne gidip günü orada bitirmek ama vaktiniz ve enerjiniz varsa, önce Seyyid Hasan Paşa Medresesi’ne uğrayıp dönebilirsiniz. (Burayı vakit yetmeyebilir diye haritalı yürüyüş rotasına eklememiştim. konumu için tıklayın.) Burası İstanbul Üniversitesi tarafından kullanıldığı için içi gezilemiyor ama tarihi bir binası ve çeşmesi çok güzel olduğu için buraya kadar gelmişken görmek lazım bence. Medreseyle aynı sokakta II. Bayezid Türk Hamam Kültürü Müzesi de var ama müze çok erken kapandığı için bu saatlerde gezilemiyor.

Hatta Ordu caddesinden yürürken karşı kaldırıma geçerseniz Theodosius Forumu’nun kalıntılarını da görebilirsiniz. (konumu için tıklayın.) Bizans forumundan günümüze sadece az sayıda sütun parçası kalmış ama bir sütun bana çok tanıdık geldi. Bu fikrimi doğrulayan herhangi bir kaynak bulamadım ama Yerebatan Sarnıcı’ndaki ağlayan sütun buradan gelmiş olabilir çünkü burada başka örnekleri de var.

Şimdi Süleymaniye Camii’ni görüp günü bitiriyoruz. 1150-1557 yılları arasında Mimar Sinan tarafından yapılan cami hem İstanbul’un silüetini şekillendiren bir simge, hem de Osmanlı mimarisinin güzel bir örneği. Camiyi gezdikten sonra akşam yemeği için Ali Baba Restoran’da kuru fasulye yiyebilirsiniz.

Süleymaniye Camii’nin içi (Fotoğraf: Yakov Oskanov / Envanto Elements)

 

3. Gün: Ayvansaray, Balat – Fener, Cibali

Bugün gezmeye Kariye Camii ile başlıyoruz. Muhteşem korunmuş fresklere ve mozaiklere sahip olan Kariye Camii’ne Edirnekapı durağından geçen otobüslerle gelebilirsiniz. Eminönü tarafından taksi de 200 TL tutuyor. (Şubat 2025 fiyatı)

Kariye Camii 6. yüzyıldan kalma bir Bizans Kilisesi. Yapıldığı dönemde şehrin dışında kalan Hora Manastırının kilisesiymiş. Pek çok kez zarar görmüş, yakılmış ve yeniden yapılmış. 11. yüzyılda Bizans İmparatorları bu semtte bulunan Blakernai Sarayı’nda yaşamaya başlayınca kilisenin de önemi artmış. İmparatorlar burada ibadet etmeye başlamışlar. Latin İstilası atlatıldıktan sonra tamir edip muhteşem mozaiklerle kaplamışlar içini. 1511 yılında camiye çevrilen Kariye bugün de cami olarak kullanıldığı için içeriye ücretsiz olarak girebiliyorsunuz.

Sıradaki durağımız Tekfur Sarayı. Hani biraz önce bahsettiğim Blakernai Sarayı var ya, işte o saraydaki binalardan günümüze yapısal bütünlüğünü korumuş bir şekilde ulaşmış olan tek bina burası. Kariye Camii’ne ise yürüyerek 5 dakika mesafede ve müze olarak ziyarete açık.

Tekfur Sarayı

Tekfur Sarayı’nın 14. yüzyılda yapıldığı tahmin ediliyor ve geç Bizans mimarisinin ayakta kalmış az sayıda örneğinden birini görmemizi sağlıyor. Saray İstanbul’un fethinden sonra çok zarar göre yapı 1719 yılında bir çini atölyesine dönüştürülmüş. Osmanlı cami ve saraylarında gördüğümüz kıymetli çinilerin önemli bir bölümü burada üretilmiş.

Tekfur Sarayının içerisindeki müze de daha çok çini, seramik ve cam üretimi üzerine. Koleksiyon olarak da çok zengin olduğunu söyleyemem ama bina öylesine güzel korunmuş ki, sırf binayı gezmek için gelmeye değiyor gerçekten.

Şimdi birazcık yürüyüp Balat tarafına ineceğiz. Yalnız tarihi Balat ile bugün Balat’tan sayılan bölgenin aynı olmadığını da söyleyeyim. Eski İstanbullular Ayan Caddesini geçtikten sonra Balat biter Fener başlar diyor. Ama Google Maps’e bakarak yol buluyorsanız taaa erkek Lisesi’ne kadar tüm adreslerin “Balat” olarak kaydedildiğini göreceksiniz. Kafa karışıklığı olmaması adına ben de haritalarda işaretlenen semt adlarını kullanacağım. Sonra “vay yanlış bilgi veriyor” demeyin.

Balat İstanbul’un tarihi dokusunu korumuş eski semtlerinden bir tanesi. Eski Türk filmlerinde ya da İstanbul’da geçen pek çok dizide gördüğünüz sokaklar Balat sokakları aslında. Çukur, Ezel, Yeditepe İstanbul, Cennet Mahallesi ve daha niceleri… Kentin eski sakinleri burada yaşamaya devam ediyor. Öte yandan çok fazla ziyaretçi geldiği için bohem cafeler, sanat galerileri ve antikacılar da var. Bu nedenle çok katmanlı, ilginç bir semt burası. Pastel renklere boyanarak restore edilmiş cumbalı evlerin dizildiği Merdivenli Yokuş ve Kiremit Caddesindeki Renkli Evler buradaki en popüler fotoğraf noktalarından. Sokaklarda turladıktan sonra, Fener Rum Erkek Lisesine giden yolda Moğolların Meryemi Kilisesi’ne uğrayabilirsiniz.

Merdivenli Yokuş Evleri

Kanlı Kilise adıyla da bilinen Moğolların Meryemi Kilisesi‘nin içini gezemiyorsunuz ama ilginç bir hikayesi var. Kilise adını 1264 yılında ile evlendirilmek üzere Moğolistan’a gönderilen Bizans prensesi Maria Despina’dan almış. Maria yoldayken Hülagü Han ölmüş ve onun oğluyla evlendirilmiş. Kocası da ölünce tutmamışlar sarayda. Hristiyanlığı yayıyor diye İstanbul’a geri yollamışlar. Prenses ülkeye döndükten sonra bu kiliseye kapanıp rahibe hayatı yaşamış. Bu kilisenin başka bir önemi de bizzat Fatih Sultan Mehmet’in Fermanı ile koruma altına alınıp camiye dönüştürülmemiş olması. Ayrıca Kanlı Kilise adını da İstanbul’un fethi sırasında Bizans ve Osmanlı askerleri arasında yaşanan epey kanlı bir çatışmanın bu kilisenin önünde yaşanmasından almış.

Rotayı takip ettiğimizde karşımıza Kırmızı Mektep adıyla da bilinen Fener Rum Erkek Lisesi çıkacak. Çok görkemli bir bina olduğu için sıklıkla Patrikhane ile karıştırılsa da burası Rum öğrencilerin okuması için yapılmış bir liseden ibaret. Eğitim hala aktif olarak devam ettiği için içeri girip gezemiyorsunuz ama etrafında turlamak bile mimarinin güzelliği karşısında büyülenmek için yeterli.

Şunu da not düşeyim: Okul yılda 1-2 kere kermes düzenleyip binayı ziyarete açıyor. Binanın içini görmek isteyen o kadar çok kişi yığılıyor ki buraya, pek çoğu hiç içeri giremeden geri dönmek zorunda kalıyor. Balat gezinizi okulun açık olduğu güne dek getirirseniz, semti bir izdiham eşliğinde gezmeniz gerekebilir. Bence buna hiç gerek yok. Binanın Mimarı olan Dimadis Rum Erkek Lisesinde yetişmiş. Daha sonra mimarlık eğitimi almak için İtalya’ya gitmiş. Eğitimi sırasında saray mimarisi üzerine yoğunlaştığı için İstanbul’a geldiğinde de sarayları aratmayan bir okul binası yapmış buraya. Bina spesifik bir mimari stille uyuşmuyor bu arada. Çok kendine has bir mimari anlayışı var yani.

Fener Rum Erkek Lisesi

Okulun etrafında turlarken kendinizi Sancaktar Yokuşunun başında bulacaksınız. Bir yol ayrımımın ortasında görünen dar pembe binanın fotoğrafı bir yerlerde karşınıza çıkmıştır mutlaka. İşte o klasik fotoğraflar burada çekiliyor. O pembe binanın tarihine dair bilgi bulamadım. Muhtemelen herhangi bir konut binasıydı burası. Bugün terkedilmiş metruk bir şekilde duruyor.

Yokuşun aşağısına vardığınızda yine fotoğraflarda sık sık gördüğünüz Renkli Merdivenler’i göreceksiniz. Bu tarafta rengarenk dekorasyonları ile çok tatlı bir atmosfer oluşturan pek çok kafe var. Oturup dinlenmek için ideal nokta burası. Güzelce dinlendikten sonra yürüyüşümüze devam ediyoruz.

Sıradaki durağımız Demir Kilise olarak bilinen Sveti Stefan Kilisesi. Bu kilise dünya üzerinde bugüne dek ayakta kalmayı başarmış olan tek demir kilise örneği. Evet, tamamı demirden yapılmış.
Bu kilise bir Bulgar Kilisesi. Bulgar Cemaati 1800’lerin ikinci yarısında padişaha başvurarak kendi kiliselerini açma iznini almışlar. Cemaat önderlerinden biri kendi arazisini bağışlamış ama buradaki toprak kâgir bina yapımına uygun değilmiş. Bina daha hafif olsun diye kiliseyi demir iskelet üzerine ince demir levhalar sabitleyerek inşa etmeye karar vermişler. Viyana’da dökülen parçalar getirilip burada birleştirilmiş ve kilise 1849 yılında ibadete açılmış.

Artık bölgenin olmasa olmazlarını gördük gördük sayılır. Buradan sonra Fener İskelesi’nden vapura binip otelinize dönebilirsiniz. Eğer cafelerde ve antikacılarda fazla oylanamadıysanız 1-2 saat daha gezebilecek edecek vaktiniz olabilir. O zaman aşağıdaki haritayı takip ederek Cibali’ye doğru devam edebilirsiniz.

Haritaya işaretlediğim yerlerin hepsini gezmeye vakit yetmez (Mesela Rezan Has Müzesi 18.00’de kapanıyor) o yüzden önceliklerinize karar verip ilginizi çeken 1-2 yere uğramanızı tavsiye ederim. Eğer hepsini gezmek istiyorsanız seyahatinizi yarım gün daha uzatmanız gerekir.

Haritada Aziz George Katedrali olarak işaretlediğim nokta Fener Rum Patrikhanesi‘nin merkezi. Yani Katolikler için Vatikan neyse, tüm dünyadaki Ortodoks’lar için fener Rum Patrikhanesi de o.
İçeride Patriklik tahtı, bazı kıymetli ikonlar, bazı lahitler ve Hristiyanlar tarafından kutsal sayılan bazı objeler (Kudüs’ten getirilen ve İsa’nın bağlandığına inanılan bir taş) var. Burası saat 16:30’da kapanıyor. Aslında çok geniş bir yerleşke olsa da gezilebilen kısımlar sınırlı elbette.

Haritada “Haliç Sanat” olarak işaretlediğim yerler restore edilmiş tarihi Fener Evleri. Burada bu şekilde restore edilmiş 3 tane tarihi ev var. İçlerinde ise sanat sergileri düzenleniyor ve bildiğim kadarıyla sergiler yaklaşık 3 ayda bir değişiyor. Hepsini listeye ekledim. İlginizi çekenleri gezebilirsiniz ama bu evlerin de 17.00 civarında kapandığını unutmayın. Giriş ücretsiz. Evler pek büyük olmadığı için çok vaktinizi almaz ama girişlerinde sıra olabiliyor. 18. yy sonları ile 19. yüzyılın başlarında yapılan bu taş evler zengin Fenerli beylere aitmiş. Sahile bakan evler genellikle ofis, depo, dükkân, atölye gibi ticari amaçlarla kullanılmış. Uzun süre metruk halde kaldıktan sonra restore edilip sergi alanına dönüştürülmüşler. Hem tarihi binaları hem de çağdaş sanatçıların eserlerini görmek için güzel bir fırsat yani. Özellikle de bazı yapılarda orijinal işlemelerin ve kabartmaları görme şansı olduğu düşünürse…

Haliç Sanat 2 olarak ziyarete açılan Fener Evi (Fotoğraf: ataturkkitapligi.ibb.gov.tr)

Bu bölgede iki önemli yapı daha var. Bunlardan İlki Cibali Karakolu. Ben burayı pas geçtim ama ilgisini çekebilecek olanlar için bahsetmekte yarar görüyorum. Cibali karakolu 2. Mahmud (1808-1839) döneminde kurulan ilk karakol binalarından bir tanesi. Burası 150 yıl boyunca karakol olarak kullanılmış ve 2021 yılında restore edilerek müzeye dönüştürülmüş. İçeride polis teşkilatına ait bazı eski eşyalar sergileniyor. Meşhur “Cibali Karakolu” tiyatro oyununun da adını buradan aldığını söyleye gerek yok sanırım.

Karakolun hemen yanında göreceğiniz kemerli yapı ise tarihi şehir kapılarından bir tanesi. Cibali Kapısı denilen bu kapı semte adını veren kapı aslında. 1543 yılında Bursa Subaşısı Cebe Ali Bey şehre bu kapıdan girmiş. Cebe Ali’nin bir çeşit evliya olduğuna ve fetih sırasında bazı mucizeler gerçekleştirdiğine inanılıyormuş. Cebe Ali’nin adıyla anılan kapının adı zamanla Cibali olmuş.

Son durağımız bugün Kadir Has Üniversitesi tarafından kullanılan tarihi Cibali Tütün Fabrikası. Burası tarihimizin ilk modern fabrika binası. 1884 yılında yaptırılan fabrikada 2000’den fazla kişi çalışıyormuş ve fabrika çalışanlarının yararlanabileceği bir hastanesi, kreşi, marketi hatta spor salonu bile varmış. Fabrikada üretim 1995 yılına kadar sürmüş. Zaten tarihi açıdan yeterince önemli değilmiş gibi bir de restorasyon sırasında Osmanlı Hamamı, Bizans Sarnıcı falan bulmuşlar altında. İşte o sarnıç (Seferikos Sarnıcı) bugün Rezan Has Müzesi olarak gezilebiliyor ve içeride hem tütün fabrikasına ait eşyalar hem de çeşitli arkeolojik buluntular sergileniyor. Sabit serginin yanı sıra bazı özel koleksiyonlar da buraya getirilip ziyarete açılıyor.

Rezan Has Müzesi

Tarihi Yarımada gezimiz burada sona eriyor. Elbette gezip görmeye değer yerlerin hepsini 3 güne sığdırmak mümkün değil ama umarım çıkardığım bu sıralama işinizi kolaylaştırmıştır. Şimdi bahsettiğim yerler hakkında çok deha detaylı bilgilere geçiyoruz. Bunları bilerek gezerseniz seyahatinizden daha fazla keyif alabilirsiniz.

 

İstanbul’da Gezilecek Yerler

Alay Köşkü

Padişahların buradan geçen alayları izleyebilmesi için yaptırılan bu tarihi köşke aynı zamanda “Selam Köşkü” de deniliyor çünkü padişahlar törenleri izlerken yanı zamanda halka selamlaşma fırsatı da buluyor.
Bu köşkün yerinde eskiden ahşap bir köşk varmış. 1819 yılında II. Mahmud eski köşkü yıktırarak yerine bu köşkü yaptırmış. Köşk batılı tarzda (ampir üslubu), süslü bir mimariye sahip. Surların tepesinde kalan yuvarlak Hünkar Salonu’na ek olarak birkaç odası daha var.

Alay köşkü tarihte yaşanmış önemli olaylardan bazılarına şahitlik etmiş. Örneğin Vaka-i Vakvakiye (Çınar Olayı) sırasında Sultan IV. Mehmet isyancılar ile bu köşkte görüşmüş. İsyancılar öldürülmesini istedikleri kişilerin listesini burada vermişler sultana. Ayrıca Sultan Deli İbrahim’in bu köşke çıkıp yoldan gelip geçen kişilere tatar yayıyla ok attığını da okudum ama yazarını bildiğim kaynaklardan doğrulayamadığım için kesin bir şey söyleyemiyorum.

Dolmabahçe inşa edildikten sonra padişahlar Topkapı’da yaşamayı bıraktığı için bu köşk de işlevini yitirmiş ve telgrafhaneye devredilmiş. Bugün ise Ahmet Hamdi Tanpınar Müze Kütüphanesi olarak kullanılıyor ve ücretsiz olarak ziyaret edilebiliyor. Köşke Gülhane Parkı’nın içerisinden girebilirsiniz.

Konumu için tıklayın. 

Alay Köşkü (Fotoğraf: Antoloji / Wikipedia)

Bab-ı Ali

“Yüksek Kapı” ya da “Ulu Kapı” anlamına gelen Bab-Ali Osmanlı döneminde Sadrazamlık konutunun bulunduğu yerdi. Burası aynı zamanda devletin ilk kamu kurumuydu çünkü halk hükümete başvurmasını gerektiren bir durum yaşadığında buraya geliyordu.

Eskiden Bab-ı Ali’ye “Paşa Kapısı” anlamına gelen “Babı-Asafi” denirmiş. Pek çok yangın geçirip yeniden yapılan bina Alemdar Mustafa Paşa’nın sadrazamlığı sırasında çıkan ayaklanmada komple havaya uçmuş. Anlatılana göre Mustafa Paşa teslim olmayı reddetmiş ve binayı patlayarak kendisiyle birlikte yüzlerce yeniçeriyi de beraberinde götürmüş öbür tarafa. Bundan sonra yapılan yen bina “Adaletli Mahmut” olarak bilinen II. Mahmud’un dönemine denk geldiğinden buraya “Bab-ı Adli” yani “Adalet kapısı” denilmiş. Bu ad zamanla “Ulu Kapı” anlamına gelen Bab-ı Ali’ye dönüşmüş.

Burası Osmanlı döneminde sadece kentin değil ülkenin en önemli yerlerinden biriydi. Hal böyle olunca habere yakın olmak isteyen gazeteler ofislerini buraya açmıştı. Buraya diplomatlar yerleşmiş ülkenin kalbi burada atar olmuştu. Grev yapan işçiler de buraya koştular, yönetime el koymak isteyen İttihat ve Terakki üyeleri de burayı bastılar.

Bugün Alay Köşkü’nün hemen karşısında gördüğünüz Bab-ı Ali Kapısı pek de heybetli bir kapı gibi görünmüyor olabilir. Ama kentin hatta ülkenin tarihinde oynadığı rol çok büyük. Bugün ise kapının arkasında, artık özgün halini pek de koruyamamış olan İstanbul Valiliği binası var. O nedenle içine girilip gezilecek bir yer değil, sadece önünden geçerken “demek burasıymış” denilecek bir yer.

Konumu için tıklayın. 

Bab-ı Ali (Fotoğraf: Guilhem Vellut / Flickr)

İstanbul Arkeoloji Müzeleri

Hep Türkiye’den başka ülkelere götürülen eserlere bakıp iç geçirecek değiliz ya; biraz da yabancı ülkelerden getirilen buluntuları kendi müzelerimizde gezelim diyorsanız gezeceğiniz yer burası. Şaka bir yana ülkenin en eski ve en önemli müzelerinden bir tanesi burası.

Aslına müzenin kendisi de başlı başına bir tarihi eser. “İstanbul Arkeoloji Müzeleri” olarak adlandırılan yerde aslında üç ayrı müze bulunuyor. Bu müzeler Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk Müzesi. Bunlardan ilk kurulanı ise Çinili Köşk Müzesi.

1869 yılında kurulan ‘Müze-i Hümayun’ yani İmparatorluk Müzesi Aya İrini’de bulunuyormuş. Burası yetersiz kalmaya başlayınca Fatih Sultan Mehmet döneminde yaptırılmış olan Çinili Köşk restore edilmiş ve 1880 yılında müze buraya taşınmış. Nitekim ülkemizde “Müzeler Günü” de bu müzenin açılış tarihi olan 13 Haziran tarihinde kutlanıyor.

1881 yılında ressam ve arkeolog olan Osman Hamdi Bey (Kaplumbağa Terbiyecisi’ni çizen evet) müze müdürü olarak atanmış ve müze bundan sonra çok daha gelişmiş. Ülkenin dört bir yanındaki kazılara katılıp buralardan kıymetli eserler çıkaran Osman Hamdi Bey 1887-1888 yılları arasında Lübnan’daki Sidon Kral Nekropolü’ne ulaşmış. Aralarında ünlü İskender Lahdi ve Ağlayan Kadınlar Ladinin de bulunduğu pek çok Lahdi almış İstanbul’a gelmiş.

İstanbul Arkeoloji Müzesindeki Tike Heykeli ve Antik Yunan Vazosu

Çinili Köşk tüm bu eserleri sergilemekte yetersiz kalacağı için bugün Arkeoloji Müzesi Binası olarak kullanılan ana bina inşa edilmiş ve 1891 yılında ziyarete açılmış. Bu da yetmemiş Güzel Sanatlar Akademisi olarak kullanılan 1883 yapımı bina da 1917 yılında bu müzeler kompleksine bağlanmış ve müze günümüzdeki haline gelmiş.

Ana binanın da Eski Şark Eserleri müzesi olan binanın da mimarı aynı kişi bu arada. Dönemin Ünlü Mimarlarından Alexander Vallaury inşa etmiş her ikisini de. Hatta ana binanın Neo-Klasik üslupta inşa edilmesinin nedeni, o dönemki en değerli eserlerden bir tanesi olan İskender Lahdi ile uyum içerisinde olmasıymış.

Şu anda (2025) diğer müzeler tadilatta olduğu sadece Arkeoloji Müzesi gezilebiliyor ama hep böyle kalacak değil tabii. O nedenle tüm müzelerde neler olduğunu şöyle kısaca bir özetleyeyim:

Arkeoloji Müzesi: Arkeoloji müzesi bölümünde Arkaik dönem, Helenistik dönem, Roma dönemi gibi tarihsel periyodlara bölünmüş heykeller ve kabartmalar var. Özellikle mermer işçiliği ile meşhur üç büyü kentten (Afrodisias, Efes ve Milet) getirilen heykelleri görmek çok güzel. Müzenin yıldızlarından biri de Sidon Kral Nekropolü’nden getirilen İskender Lahdi.Müzedeki en düşündürücü eserlerden bir tanesi ise Mısırlı bir general olan Peneptah’ın mumyası. Adam mezarının girişine “beni mezarımda rahatsız etmeyin yoksa sizi şöyle lanetlerim böyle lanetlerim” diye paragraflarca yazı astırmış. Biz adamı mezarından çıkarıp müzeye koymuşuz.
Müzenin üst katında ise Truva kazılarında bulunanlar ve çeşitli Ege uygarlıklarına ait toprak eserler var. Ayrıca çok geniş bir sikke koleksiyonu da bu müzede sergileniyor.

İstanbul Arkeoloji Müzesindeki Lahit ve Heykeller

Eski Şark Eserleri Müzesi: Kapalı olduğu için gezemediğim ama keşke gezebilseydim dediğim bu müzede Osmanlı İmparatorluğu kontrolünde bulunan (Mezopotamya, Mısır, Arap Yarımadası) topraklardan çıkartılmış, İslamiyet öncesi döneme ait buluntular var. Sergilenen eserler Asur, Sümer, Babil, Urartu, Akad, Mısır gibi pek çok uygarlığa ait.
Bu müzenin öne çıkan eserlerinden bir tanesi dünyanın ilk yazılı uluslararası antlaşması olan Kadeş Anlaşması’nın yazıldığı kil tablet. Ayrıca Babil’deki İştar Kapısı’ndan çıkarılmış paneller, Gılgamış ve Lugal-dalu gibi hükümdarların heykelleri de burada sergileniyor.

Çinili Köşk: Çili Köşk’te 13. ve 19. yüzyıl aralığına ait Osmanlı ve Selçuklu çinileri ve seramikleri sergileniyormuş. İçeride sergilenen eser sayısının fazla olmadığı söyleniyor. Müze deposun bulunan ve henüz sergilenmeyen çok fazla eser olduğu için belki tadilattan sonra daha fazla şey görebiliriz. Müze binasının kendisi en az içindeki müze kadar ilgi çekici.

Konumu için tıklayın. 

İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki Afrodit başı ve dev freskleri.

Gülhane Parkı

Gülhane Parkı Osmanlı İmparatorluğu döneminde Topkapı Sarayı’nın dış bahçesiymiş. 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı, ilk kez bu parkta okunmuş Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa tarafından. Fermana “Gülhane Hatt-ı Hümanunu” denilmesinin bir nedeni de bu.

Gülhane Parkı’nın içerisinde Roma döneminden kalma Gotlar sütunu, Binazs’tan kalma bir sarnıç, Aşık Veysel Heykeli ve Cumhuriyetin ilanından sonra dikilen ilk Atatürk heykeli gibi kimi anıtlar var. Hatta Atatürk’ün naaşı İstanbul’dan Ankara’ya götürülmeden önce düzenlenen tören de Gülhane Parkında düzenlenmiş. Parkta ayrıca Has Ahırlar Binası’nın içerisine açılan bir İslam Bilim ve Teknoloji tarihi Müzesi var.
Gotlar sütunu tarihi unutulmuş, ne zaman ve ne için dikildiği bilinmeyen bir sütun. Sütunun kaidesinde “Bu sütun mağlup olan Gotlardan dolayı dikildi” yazdığı için Gotlar Sütunu diyoruz ama hangi savaş, hangi, dönem, kim yenmiş bilinmiyor. Tek bildiğimiz sütunun 4. yüzyılda yapıldığı ve Gotları’a karşı zafer elde etmiş birini onurlandırdığı…

Sarnıç’a gelirsek; yakın zamanda restore edilerek ziyarete açılan Gülhane sarnıcı 7 metre derinliğe sahip; 12 sütundan oluşan küçük bir sarnıç. 5 ila 7. yüzyıl arasında yapıldığı düşünülen sarnıcın üzerinde ne olduğu bilinmeyen bir binanın kalıntıları varmış. Yani sarnıç spesifik bir binaya (örneğin bir hamam ya da manastıra) su sağlaması için yapılmış olabilir.

Gülhane Parkı’nda bir hayvanat bahçesi bulunduğu yıllarda (1954-2001) bu sarnıç hayvanat bahçesinin akvaryum bölümü olarak kullanılmış. Hayvanat bahçesi kapandıktan sonra işlevsiz kalmış ve 2023 yılında yeniden restore edilmiş. Bugün içerisinde heykeller sergilenen ücretsiz bir alan olarak ziyarete açık.

Cumhuriyet döneminde yapılmış İlk Atatürk Heykeli’nin burada bulunmasının da bir nedeni var. Heykel parkın Sarayburnu tarafında, yani Mustafa Kemal Atatürk Samsun’a gitmek üzere Bandırma vapuruna bindiği yerde yer alıyor. Ayrıca Atatürk’ün Cumhuriyet kurulduktan sonra İstanbul’a ilk ayak bastığı yer de burası. 3 Ekim 1926 yılında açılışı yapılan heykel Viyana’da döktürülüp buraya getirilmiş. Ek olarak Atatürk’ün harf devrimini halka tanıttığı yerin de Gülhane Parkı olduğunu not düşmüş olayım.

Gülhane parkı özellikle bahar aylarında çok güzel oluyor çünkü park laleler ile süsleniyor. Soğuk kış aylarında ise bence olmazsa olmaz değil. Vaktiniz genişse gezin, az bir vaktiniz varsa Gülhane Parkı’nı gezmek için diğer yerlerden fedakârlık etmeyin derim.

Konumu için tıklayın. 

Topkapı Sarayı

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u ele geçirdiğinde, Beyazıt Üniversitesi’nin bulunduğu yerde bir saray inşa ettirmiş ama orada çok kısa kaldıktan sonra Topkapı Sarayı’nı inşa ettirerek buraya taşınmış. Saray bugün ilk planlandığı halinde değil çünkü ihtiyaç duyuldukça yeni binalar eklemiş, eskiyip zarar gören yapılar yıkmış, yerlerine başka binalar yapışlar. Yani Murat Belge’nin tabiriyle saray “organik bir şekilde büyümüş”. Yapımı 1477 yılında biten saraya “Yeni Saray” demişler.

Saraya girerken ilk olarak “Bab-ı Hümayun” adı verilen bir kapıdan giriyorsunuz. (III.Ahmet Çeşmesinin hemen arkasında). Kapıdan girince karşınıza çıkan bahçeye ise Alay Meydanı deniliyor. Bazı kaynaklarda I. Avlu olarak bahsedilen yer de burası. Her ne kadar Bab-ı Hümayunu bekleyen korumalar olsa da sarayın bu bölümü halka açıkmış. Hizmetçilerin koğuşları, darphane, silahhane gibi hizmet binaları varmış. Bildiğim kadarıyla Arkeoloji Müzesi, Çinili Köşk falan da bu avlunun parçasıymış ama bugün avlu parçalara bölündüğü için biz dümdüz ilerleyip II. Avluya açılan kapıya gidiyoruz.

Buradan sonra anlattıklarımın daha anlaşılır olması için bir haritadan takip edebilirsiniz. Bulduğum en detaylı Topkapı Sarayı Haritasının linkini paylaşıyorum. İncelemek için tıklayın. 

II. Avluya açılan o kuleli kapıya “Babüsselam” deniliyor. Padişahlar dışında kalan kişiler bu kapıdan girerken yere kadar eğilerek selam verirlermiş. Kapının selamlama kapısı adını alma sebebi buymuş. Bilet gişesi de burada olduğu için teknik olarak müzeye buradan girildiğini söyleyebiliriz. II. Avluya girdiğinizde sağ tarafınızda kalacak olan yapılar sarayın mutfakları. İçlerinde saraya ait eşyalar sergileniyor. Devam etmeden önce içlerini gezebilirsiniz. Burada Has mutfak, kiler ve Helvahane gibi yapıları görmüş oluyorsunuz. Sarayda kullanılan tabak çanakların sergilendiği alanlar da burada yer alıyor.

Topkapı Sarayı’nın Babüsselam Kapısı (Fotoğraf: Andrey X)

Avlunun sol tarafında ise önce Harem kısmının girişi var. Burayı sona bırakabilirsiniz çünkü aynı yoldan döneceğiz. Harem Girişinin az ilerisinde, köşede kalan bina ise Divan toplantılarının yapıldığı Divanı-ı Hümayun binası. Binaya “Kubbe Altı” da deniliyor. Buradaki sedirlerin hemen üzerinde, arkası görünmesin diye sık parmaklıklarla örülmüş bir pencere göreceksiniz. Padişahlar Dîvân-ı Hümâyun toplantılarını bu pencereden izliyormuş. Böylece divan üyeleri padişahın kendilerini ne zaman izlediğini, ne zaman izlemediğini asla bilemiyormuş ve her zaman padişah tarafından izleniyormuş gibi davranmak zorunda kalıyormuş. Padişah’ın aklına yatmayan kararlar aldığında “öksürerek” varlığını hatırlattığı söyleniyor.

Divan Binasının hemen bitişinden yükselen kuleye ise Adalet kulesi deniliyor. Harem ile Divan’ın birleştiği noktada bulunan yapı sembolik olarak “Sultan her şeyi izleyip görür, onun adaletinden emin olun” gibi bir mesaj veriyormuş. Divan binasının ilerisindeki bina ise Dış Hazine dairesi. Sarayın ödeme amacıyla kullandığı altınların ve sikkelerin tutulduğu yer burası. Günümüzde içeride padişaha ve askerlere ait silahlar sergileniyor. Süslü tören silahları ve başka devletlere hediye edilmek üzere yaptırılmış özel kılıçlar ve bıçaklar da var.

Avluda ilerlemeye devam ettiğinizde karşınıza bir kapı daha çıkacak. Bu kapının adıysa Babüssade. Babüsssade kapısından içeriye yalnızca saltanat mensupları ve devlet büyükleri geçebilirmiş. Diğer kişilerin geçmesi tamamen yasakmış ve Padişahı öldürmeye gelen isyancılar gibi istisnai olaylar dışında kolay kolay kimse bu kapıdan geçmemiş.

Topkapı Sarayındaki Kubbealtı (Divanı-ı Hümayum) binasının girişi (Fotoğraf: BGStock72 / Envanto Elements)

Sarayın kullanıldığı yıllarda, bu kapının ardındaki avluda idam edilen kişilerin kelleri ibret olsun diye bu kapıya asılırmış. Ayrıca taleplerini Padişah’a duyurmak için gelen askerler bu kapının önüne yığıldığı için talepler bu kapının önünde dinlenirmiş. Bu tarz görüşmeler nedeniyle buraya “Ayak Divanı” da deniliyormuş. Sefere çıkan ordulara Sancağın teslim edildiği, bazı bayramlaşma merasimlerinin yapıldığı bir nokta burası.
Şimdi II. Avlu’ya dönüp Harem kısmını gezebilirsiniz. Harem’e giriş yapacağımız kapıya “Araba Kapısı” deniliyor çünkü burada yaşayan kişiler alışverişe çıkacakları zaman kendilerini bu kapının önünde bekleyen arabaya binerek çıkabiliyorlar. Kendi başlarına girip çıkmaları yasak.

Her ne kadar harem denilince akla cariyeler gelse de aslında harem kısmı bundan ibaret değil. Burası Pahdişahın ailesinin yani annesinin, eşinin, çocuklarının ve cariyelerinin yaşadığı bölüm. Burada aileden olmayan erkekler yalnızca hadımlıklar. Özetle haremde, padişaha yakınlıkları nedeniyle dış dünyadan korunması gereken kişiler yaşıyor. Bu nedenle bir nevi hapishaneye benziyor olması şaşırtıcı değil. Harem kısmı labirent gibi yer. Yaklaşık 300 odası var ama tamamı gezilemiyor elbette. İlk görülen yer Karaağalar taşlığı denilen, hizmetlilerin bulunduğu kısım. Haremağası’nın dairesi ve yaşı küçük şehzadelerin eğitim gördüğü yer burada.

Bir sonraki bölüm ise Valide Sultan taşlığı olarak adlandırılıyor. Padişah ve padişah ile kan bağı olan kişiler burada yaşıyor. Yani Valide Sultan Dairesi, Hamamlar, Şehzade odaları ve Padişahların odaları olan odaları olan Has Oda, Ocaklı Sofra, Hünkar Sofrası gibi alanlar bu bölümde yer alıyor. Hamamlardan biri Valide Sultan’ın, diğeri padişahın. Padişah hamamında demir bir kafes bulunması da saray hayatının nasıl olduğu hakkında fikir veriyor insana. Padişah en savunmaz anında bir saldırıya kurban gitmemek için demir parmaklıklar ardında yıkanıyor.

Haremin 3. ve son bölümü ise “gözdeler taşlığı” olarak adlandırılıyor ve cariyelerin kaldığı odalar burada yer alıyor. Harem’de gündelik hayatın nasıl olduğuna dair çok az şey biliyoruz ama bu konuda en doyurucu bilgileri Ceren Sungur’un videosunda buldum. Eğer gitmeden önce izlemek isterseniz videonun linki burada.

Topkapı Sarayı’ndaki Harem Sokakları (Fotoğraf: Tatiana Bralnina / Envalto Elements)

Geziniz bitince Harem’in Kuşhane kapısından çıkıp, Enderun Meydanı da denilen III. Avlu’ya ulaşıyorsunuz. Buraya Enderun Meydanı denilmesinin nedeni ise Enderun binalarının bu avlusunun etrafında bulunması. Bugün bu binaların bir kısmı müzelere dönüştürülmüş durumda, bir kısmında ise müzenin idari ofisleri varmış.

Artık Babüssade kapısının arkasındasınız. Babüssade kapısının tam karşına denk gelen oda Arz Odası. Divan toplantılarından sonra sadrazam ve divan üyeleri buraya gelip aldıkları kararları padişaha arz ederlermiş. Arz odasının hemen arkasında ise 18. yüzyılın başlarında yapılmış bir kütüphane binası bulunuyor. Bu avlunun sağ tarafındaki (Babüssasde kapısını arkanıza aldığınızda sağ) binalarda Saltanat kıyafetleri ve saltanat hazinesi sergileniyor. Eğer karıştırmıyorsam Kaşıkçı Elması ve Topkapı Hançeri de burada sergileniyordu.

Kaşıkçı Elması’nın ilginç bir hikayesi var. Reşat Ekrem Koşu’nun anlattığına göre bu elmas 17. yüzyılın sonlarında, Tekfur Sarayının arka surlarına yığılan çöpleri (Eğrikapı Çöplüğünü) karıştıran bir gariban tarafından bulunmuş. O zaman işlenmemiş durumda olan elmasın değerli bir şey olduğunu anlamadığı için bir kaşıkçı ile 3 tahta kaşık karşılığında takas etmiş. Kaşıkçı elması almış ve bir kuyumcuya satmış. Tabii değerinin çok altında. İşte “Kaşıkçı” adı buradan geliyor. Elması alan kuyumcu elindekini saraya duyurmadan satmaya çalışırken türlü anlaşmazlıklar çıkmış. En nihayetinde haber duyulmuş ve sarayın kuyumcubaşısı elması alıp işleyerek bugünkü haline getrmiş. Kaşıkçı Elması bugün dünyanın en kıymetli 10 elmasından biri kabul ediliyor.

Kaşıkçı Elması

Müzedeki paha biçilmez eserlerden bir diğeri olan Topkapı Hançeri ise 18. yüzyılın ilk yarısında, İran Şahı’na hediye olsun diye yapılmış. Nadir Şah epey bir alanı ele geçirdikten sonra Osmanlı ile savaşmak niyetinde olmadığını göstermek için yine Topkapı’da sergilenen Hint Tahtını hediye etmiş I. Mahmud’a. I. Mahmud da karşılık olarak bu kıymetli taşlarla bezeli hançeri yaptırıp göndermiş. Hançer yoldayken öğrenmişler ki ayaklanma çıkmış, Şah öldürülmüş. Hançer yarı yoldan geri dönüp saray hazinesindeki yerini almış.

Sol köşede ise padişah portreleri sergisi ve Kutsal Emanetler Müzesi var. Hayatım boyunca gezmekte en zorlandığım yer Kutsal Emanetler müzesi oldu çünkü gezmeye gelenler sürekli arkadan ittirdiler beni. Yol verdim önüme geçirdim bu sefer bir başkası gelip arkamdan ittirmeye başladı. Görmeye geldiğin şey vitrinde duruyor işte bir yere kaçmıyor ki. Benim de önüm dolu, nereye gitmemi bekliyorsun? Eşimi de sürekli sırt çantasından tutup sağa sola çekiştirmişler. Sinir hastası olup çıktık hepsini gezmeden. Lütfen yapmayın şunu! Müze gezmenin bir adabı var. Valla yine sinirlendim, neyse…

Sarayın en dibinde ise IV. Avlu olarak kabul edilen bir alan var. Bu alanda ilerleyen dönemlerdeki padişahların yaptırdığı Revan Köşkü, Bağdat Köşkü ve İftariye köşkü gibi köşkler var. İftariye köşkünün manzaralı kameriyesinden aşağıya baktığınızda, biraz aşağıda kalan bir bahçe olduğunu fark edeceksiniz. Bu bahçeye “fil bahçesi” deniliyor ve bu isim mecazi bir isim değil. Bu bahçede gerçekten filler varmış! Saray bahçelerinde sadece fil değil, zürafa gibi başka egzotik hayvanların da bulunduğu ve özellikle yabancı devlet adamları geldiği zaman hayvanları bahçelerde dolaştırarak görülmelerinin sağlandığı söyleniyor. Sadece bir hobi değil; aynı zamanda bir güç gösterisi yani.

İftariye Köşkü ve kameriyesi (Fotoğraf: Ruslan Kaln / Getty Images)

Sünnet Odası ve Sofa Köşkü gibi alanları da gezince Topkapı Sarayı gezimiz bitiyor.

Konumu için tıklayın. 

Aya İrini Kilisesi

Topkapı Sarayı’nın avlusunda kalan Aya İrini Kilisesi, tarihi açıdan önemli bir yapı. Hani Roma İmparatoru Konstantin’in harap haldeki şehre gelip şehri tekrar inşa etmeye başlamıştı ya… İşte o dönemde Büyük Saray ve Hipodrom ile birlikte Aya İrini’yi de yaptırmış. İlk yapılan bina halk ayaklanmasında yakılmış ama 532 yılında I. Justinianus kiliseyi tekrar yapılmış. Burası Bizans İmparatorluğunun ilk patriklik binası olmuş. Ayasofya yapıldıktan sonra patriklik de Ayasofya’ya kayıyor ama o döneme kadar İmparatorların ibadet ettiği, en yetkili kilise burası.

Burası bazı kaynaklarda Bizans’tan günümüze kalmış tek atriumlu tek kilise olarak geçiyor. Atrium denilen şey avlu. Yani başka avlulu Bizans kilisesi yok Türkiye’de.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldığında bu kilise yıkmadan ya da camiye çevirmeden korunmuş sarayın bahçesinde yer almasına rağmen. İlk zamanlar silah deposu olarak kullanılmış. Sonra antika silahların saklandığı bir nevi askeri müzeye dönüşmüş. 1869 yılında Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi) adını almış ve sonraki yıllarda buradaki eserler Çinili Köşk’e taşınmış.
Aya İrini kilisesi uzun zamandır konser salonu olarak kullanılıyordu. Şahane bir akustiği varmış çünkü. Bugünlerde ise tadilata alındığı için küçük bir bölümünü yarım yamalak görebiliyorsunuz. O yüzden gezi planına dahil etmedim. Bileti pahalı olmasa da müzekart geçerli değil.

Konumu için tıklayın.

Aya İrini Kilisesi (Fotoğraf: BGStock72 / Envanto Elements)

Sultan III. Ahmed Çeşmesi

III. Ahmet Çeşmesi’nin yapıldığı 1729 yılı Osmanlı İmparatorluğu’nun Lale Devri olarak anılan dönemine denk geliyor. Bu dönemde Avrupa ile artan ticari ve diplomatik ilişkiler Avrupa kökenli mimari üslupların Osmanlı tarafından tanınıp sevilmesine yol açıyor. Barok ve onun ardılı olan Rokoko üslubu önce ithal edilen porselen, cam, giyim kuşam malzemelerinde görülüyor, sonra kısa sürede mimariye sıçrıyor.
Tam böyle bir dönemde inşa edilen III. Ahmet Çeşmesi de sadece halkın susuzluğunu giderecek sıradan bir çeşme olmuyor haliyle. Anıtsal büyüklükteki çeşme Osmanlı dönemi Rokoko mimarisinin en güzel eserlerinden bir tanesi olarak kabul ediliyor.

Çeşmeyi yaptıran III. Ahmed sanata düşkün kişiliğiyle tanınan bir Padişah. Hatta kendisi de bir hattat ve müzisyen. Hatta çeşmenin Ayasofya’ya bakan yüzündeki hatları bizzat kendisinin yazdığı söyleniyor:

Aç besmeleyle iç suyu
Han Ahmed’e Eyle Dua

Bu dizleler “ebced hesabı” denilen bir tekniğe göre yazılmış. Yani harflarin sayısal karşılıkları dikkate alındığında çeşmenin yapım tarihini veriyor. Yani aynı zamanda bir kitabe görevi de görüyor.
Çeşmenin dört köşesinde bulunan zarif parmaklıkların ardında sebiller varmış. Sebillerde bazen su olurmuş, bazen de halka ücretsiz şerbet dağıtılırmış. Çeşmenin yüzlerinde ise suyun aktığı musluklar var. Çiniler ve mukarnaslarla süslenen çeşmenin üzerine kasideler de yazılmış. Çatının üzerindeki kubbeler ise işlevsel değil, tamamen süsleme amacıyla yapılmış.

Konumu için tıklayın. 

Sultan III. Ahmed Çeşmesi (Fotoğraf: Yakov Oskanov / Envanto Elements)

Yerebatan Sarnıcı

Roma İmparatorluğu döneminde İstanbul’un su ihtiyacı Bozdoğan ve Mağlova kemerlerinin Belgrad Ormanından taşıdığı sularla sağlanıyordu. Kemerlerin taşıdığı su, su taksim merkezlerine gelip buradan sarnıçlar dağılıyordu. Nitekim Taksim Meydanı’nın bu adı almasının nedeni de bir su taksim merkezi olması.

İstanbul’un en büyük sarnıçlarından bir tanesi olan Yerebatan Sarnıcı’nın 532 yılında İmparator Justinianus tarafından inşa ettirildiği düşünüyor. Eskiden sarnıcın üzerinde bir Bazilikanın kalıntıları bulunduğu için “Bazilika Sarnıcı” da deniliyor. Hatta çok görkemli bir yapı olduğu için uzun yıllar “Yerebatan Sarayı” da denilmiş ve bu ad halk arasında hala kullanılıyor.

Sarnıç kesinlikle devasa. İçerisinde her biri 9 m. yüksekliğinde 336 sütun var. Sarnıç 100.000 ton su depolama kapasitesine sahip ve bu ağırlığı taşıyabilmesi için etrafı 4.8 metre kalınlığında duvarlarla örülmüş. Diğer sarnıçlarda oluğu gibi Horasan Harcından bir tabaka ile sıvanarak su geçirmez hale getirilmiş. Sarnıcın 40 tane sütunu daha sonra onarım amacıyla örülen bir duvarın arkasında kaldığı için göremiyoruz. Yani sarnıç orijinalinde bugün gördüğümüzden bile daha büyük.

Sarnıcın içerisindeki sütunların bir bölümü buraya özel olarak yapılmamış. Yıkılmış ya da işlevini yitmiş başka binalardan sökülüp getirilmiş ve burada inşaat malzemesi olarak kullanılmış. Sütunların nereden getirildiği ise bilinmiyor. İçerideki farklı sütunlar ile ilgili efsaneler anlatılıyor. Örneğin desenleri göz ve gözyaşlarına benzetilen sütunun buranın inşaatında ölen köleler için gözyaşı döktüğü gibi… Bu her ne kadar ilgi çekici, romantik bir hikâye olsa da sadece işlevini yitirmiş, yıkılmış bir yapıdan çıkarılıp getirilen herhangi bir yapı malzemesi olması ihtimali daha yüksek. Elde bu varmış bunu kullanmışlar yani.

Benzer bir durum sarnıcın içerisinde bulunan Medusa başları için de geçerli. Roma yapılarında Medusa başının yapıyı koruyucu, zarar vermeye gelenleri caydırıcı bir figür olarak kullanıldığı biliniyor. Neticede çok talihsiz bir hikayesi olsa da baktığını taşa çeviren bir “canavar” Medusa. Oysa uzmanlar buradaki Medusa başlarının özel bir amaca hizmet etmediği, sadece sütun kaidesi görevi görecek bir taş gerektiği için başka yerden alınıp “herhangi bir taş” olarak buraya konuldukları kanaatinde. Nitekim başlardan biri ters biri yan duruyor. Eğer bunlar gerçekten Medusa başı olmaları amacıyla konuş olsalar düz durmaları gerekirmiş. Bence mantıklı.

Medusa başı ile ilgili bir başka teori de “etkisiz hale getirmek için” ters konulduğu yönünde. Yani eldeki taş buymuş ama inşaata Medusa gibi uğursuz bir figür eklemek istemedikleri için ters koymuşlar diyen de var. Gerçeğin hangisi olduğunu bilemeyeceğiz ama Sarnıcın inşa edildiği tarihte İmparatorluğun mitolojiden epeyce uzaklaşıp tam anlamıyla Hristiyan bir topluma dönüştüğünü unutmamakta fayda var. Zaten 3. teori de “Hristiyanlık putlara karşı zafer kazandığı için” bu tarz figürlerin ters ya da yan konulduğu yönünde.

Yerebatan Sarnıcı’ndaki Medusa başları (Fotoğraf: Ben Stevenson)

Yaklaşık 900 yıl boyunca şehrin su ihtiyacını karşılayan Sarnıç İstanbul’un fethiden sonra önemini yitirmiş çünkü Osmanlı toplumu durağan su kullanmaktan pek hoşlanmıyormuş. Hızla kendi su altyapılarını inşa edip sarnıcın sularını sadece Topkapı Sarayı’nın bahçelerini sulamak için kullanmaya başlamışlar. 1544-1555 yılları arasında İstanbul’da yaşayan Fransız doğa bilimci Petrus Gyllius burayı gezip içeride kaç sütun olduğuna kadar kayda geçirmiş. Sarnıcın üzerindeki evlerde yaşayanların aşağı kova sarkıtıp su çektiklerini, hatta olta sarkıtıp balık tuttuklarını da yazmış.

Yerebatan Sarnıcı ilk kez 18. yüzyılda onarılmış. 19 yüzyılda bir onarım daha yapılmış. 1900’lerin başlarında ise içeriye sandal indirip gezdiklerini biliyoruz. O yıllara ait fotoğraflar hatta videolar da var. Sarnıç yarısına kadar balçık dolu olduğu için sular da epey yüksek. Sarnıcın içinin boşaltılıp gezilebilir bir yer haline getirilmesi ise 1985 yılını buluyor. Bugün gördüğümüz ışıklandırmanın yapılması ve heykellerin getirilmesi ise 2022 yılındaki restorasyon sırasında oluyor. Eğer Yerebatan’ı da önce gezdiyseniz bu yeni halini de görmenizi tavsiye ederim.

Konumu için tıklayın. 

Yerebatan Sarnıcı

Milion Taşı

İstanbul’daki mil taşı da büyük ölçüde yıkık durumda olduğu için bugün yalnızca tek bir sütununu görebiliyorsunuz. Özel olarak gidip görmeye değmez ama bölgeyi gezerken görüp “bu neymiş” diyorsunuz ister istemez. Bu arada karışıklık olmaması için belirteyim, Million taşı önde gördüğünüz küçük taşın adı. Arkasında gördüğünüz uzun kule benzeri yapı su terazisi.

İmparator I. Konstantin tarafından 4. yüzyılda yaptırıldığı tahmin edilen Milion Taşı; yapıldığı dönemde dört sütun üzerinde yükselen kubbeli bir yapıymış. 196 metrekare alana yayılan anıtın üzerinde o kadar çok heykel ve süsleme varmış ki bir dönem tapınak olarak kullanıldığı yönünde iddialar var. Gerçekte ise bu yapının amacı çok daha farklı.

Roma İmparatorluğu döneminde önemli şehirlere yerleştirilen million taşları, bulunduğu yerin diğer önemli şehirlere olan mesafesini gösteriyormuş. Million adı da uzaklık ölçü birimi olan “Mil”den geliyor zaten. Örneğin Roma’nın merkezindeki mil taşının adı Milliarium Aureum. Hatta Roma’daki o taşın “tüm yolların çıktığı” o merkezi işaret ettiği söyleniyor. Bu taşların büyük bölümü günümüze düzgün ulaşamadığı için tam olarak nasıl bir hesaplama yapıldığını bilemiyoruz. Yani yazan mil bir önceli mil taşından uzaklığı mı gösteriyor, şehir kapıları arasındaki mesafeyi mi gösteriyor, yolların uzaklığını mı gösteriyor o kısım biraz muğlak. Ya da ben bu konuda yeterince detaylı bir kaynak bulamamışımdır kim bilir…

Konumu için tıklayın.

Ayasofya Camii

Ayasofya’nın yapımına önayak olan İmparator Justinianus eski, güçlü Roma İmparatorluğu’nu yeniden bir araya getirmek konusunda kararlı bir İmparator’du. Bu nedenle doğuya ve batıya elçiler gönderiyor hem de İstanbul’a görkemli yapılar inşa ettirerek, şehri imparatorluğun başkenti olmaya yakışır bir hale getirmek istiyordu.

Bazı Ayasofya’nın başka İmparatorlar (Konstantin ve Teodisios) tarafından yaptırıldığı bilgisini göre görebilirsiniz. Bu kafanızı karıştırmasın çünkü eskiden burada yine Ayasofya adını taşıyan ahşap bir kilise vardı. O kilise sürekli zarar görüp yıkıldıkça, yerine yenisi yapıldı. Ben bugün gezip gördüğümüz, son yapılan Ayasofya’dan bahsediyorum. Bu arada kilisenin adı “Kutsal Bilgelik” anlamına geliyor. Kutsal / ilahi bilgelik, Hristiyanlara göre tanrının üç vasfından bir tanesi.

İnşaatına 23 Şubat 532 tarihine başlanan Ayasofya’nın yapımı için dönemin önemli mimarları olan Miletoslu İsidoros ve Trallesli Anteminos görevlendirilmiş. Ülkenin dört bir yanındaki tapınaklardan sökülen sütunlar Ayasofya’nın yapımında kullanılmak üzere buraya getirilmiş. Bu sütunlar arasında meşhur Artemis Tapınağı’nın sütunları da var.

Ayasofya Camii (Fotoğraf: BGStock72 / Envanto Elements)

100 kadar usta başı ve 10.000 kadar işçi 5 yıl çalışarak tamamlamışlar Ayasofya’yı. 27 Aralık 537 yılında kilisenin açılışı yapılmış. Bu büyüklükte bir yapı inşa etmek o dönem için çok büyük bir olay. Bugün bile içine girince hayran oluyoruz; bir de o yıllarda yaşamış bir insanın bu binaya girdiğinde neler hissettiğini düşünün. Öyle ki I. Justinianus’un, kilisenin açılış konuşmasında “Ey Süleyman! Seni yendim” dediği söyleniyor. Bunun nedeni o dönemde “en büyük insan yapısı” denilince akla gelen yerin Süleyman’ın Tapınağı olması. Ayasofya 7570 metrekareye yayılmış, 100 metre uzunluğunda ve kubbesinin yerden yüksekliği 55 metreyi aşan devasa bir yapı.

Ancak ilk açılan Ayasofya bugün gördüğümüze tam benzemiyor. O zaman yan destekleri yok. İlk yapısal problemler de 557 yılında yaşanan depremle başlıyor. Depremden sonra çatlamaya başlayan yapının kubbesi birkaç yıl içinde çökülüyor. Tamirat için İsidoros’un yeğeni çağırılıyor ve genç mimar kubbeyi yıkıp yerine daha hafif ve daha yüksek bir kubbe yapıyor. İlginç bir bilgi olarak binanın kubbesi düzgün bir yuvarlak şeklinde değil. Binadaki yamulma nedeniyle kubbe de hafif eliptik. Hatta üst katta göreceğiniz sütunlardaki eğriliğin sebebi de binanın yamulması ama sanırım sütunların biçim değiştirmesi daha ileriki yıllara denk geliyor.

Bina 869 ve 989 yılındaki depremlerde de ağır hasar görüp tamir ediliyor. İkonakırıcılık döneminde kilisedeki ikonlar tahrip ediliyor. Latin İstilasında yapı ciddi zarar görüyor. Gümüş kaplı kapılar, altın süslemeler Latin İstilasından sağ çıkamıyor. Yani muhtemelen eskiden kilisenin içi bugükünden çok daha ihtişamlıydı.

Aslında Latin İstilasında Ayasofya’nın çok belirleyici bir rolü var. Vatikan diyor ki “Kiliselerin başı burasıdır, anlaşmazlık olan konularda bizim sözümüzün üstüne söz olmaz.” Ayasofya diyor ki “Ne münasebet kilisenin başı Ayasofya’dır. Biz burada neyin doğru olduğunu söylüyorsak siz ona uyacaksınız.” Nitekim iki taraf da karşılıklı olarak birbirlerini aforoz ediyorlar ve tarihte ilk defa Haçlı Orduları Hristiyan bir ülkeye karşı sefere çıkıyor. Haçlılar İstanbul’u ele geçiriyor. Bizans kenti tekrar geri alana kadar geçen o döneme “Latin İstilası dönemi” diyoruz. Hatta Ayasofya’nın üst katında bulunan mezar Latin Ordularının başkomutanı olan Venedik Duka’sı Vandolo’nun mezarı. Çok matah bir iş yaptığına inandığı için buraya gömülmeyi hak ettiğini düşünüyor. Bu arada yapılan görüntülemelerde içeride herhangi bir beden bulunamamış. Bazı tarihçiler bu durumu “aslında anıt mezarmış” şeklinde açıklasa da yaygın kanı mezarın açılıp bedenin çıkarıldığı yönünde.

Üst kattan bahsetmişken bu kata merdivenle değil rampa ile çıkıldığını fark edeceksiniz. Bunun nedeni İmparatoriçenin locasının üst katta bulunması. İmparatoriçeyi buraya tahtrevanla sarsmadan taşıyabilmek için rampa yapmışlar yolunu.

Ayasofya’nın üst katına çıkan rapma. (Fotoğraf: Matthew Williams Ellis / Envanto Elements)

Yine üst katta, alt katla sınırı çizen mermer korkuluğun üzerinde 9. Yüzyıldan kaldığı tahmin edilen bir yazı var. Burada rünik alfabe ile, yani Vikinglerin kullandığı alfabe ile “Halvdan Buradaydı” gibi bir şey yazıyor. Buralardan kimler gelmiş, kimler geçmiş… Neyse biz dönelim Latin istilası dönemine. Ayasofya’yı çevreleyen ve binayı destekleyip ayakta tutan payandaların bir bölümü binayı çökmekten kurtarmak amacıyla 1200’lü ve 1300’lü yıllarda yapılıyor. Yani Latin İstilasından ve 1344 depreminden sonra. Bina çökmekten kurtarılıyor belki ama yeterli kaynak ayrılamadığı için epey perişan bir halde kalıyor.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldığında ilk ziyaret ettiği yerlerden biri Ayasofya oluyor. Böyle görkemli bir yapının bu kadar perişan durumda olmasından çok etkileniyor ve aynı gün camiye çevrilmesi emrini veriyor. Ayasofya’ya “Cami-i Kebir” yani Ulu Cami unvanı veriyor ve ilk cuma namazını da burada kılıyor.

Fatih döneminde ilk ahşap minare, II Bayezid döneminde ise ilk tuğla minare yapılıyor Ayasofya’ya. En büyük değişim ise III. Murad’ın’in döneminde (1574-1595) yaşanıyor. II. Murad Mimar Sinan’ı yapıyı onarıp güçlendirmekle görevlendiriyor. Mimar Sinan da duvarları destekleyen yeni payandalar ekliyor Ayasofya’ya. Hünkar Mahfili, Mermer Minber, Vaaz kürsüsü ve müezzin mahfili bu dönemde ekleniyor.
İçerideki dev mermer küpler de bu dönemde getiriliyor. Antik dönemden kalma küpler Bergama’da bulunmuş. Ayasofya’ya getirildiklerinde ise alt tarafında bulunan musluklardan halka şerbet dağıtmak için kullanılmışlar. Küpler içlerine 1250lt. sıvı alabiliyormuş.

Ayasofya Camii’nin içerisinden detaylar (Fotoğraf: sergeyskleznev / Envanto Elements)

Ayasofya’nın Sultanahmet’e bakan yüzünde yer alan türbelerden üçü yine Mimar Sinan tarafından yapılıyor ve hanedan üyelerinin gömüldüğü bir mezarlık olarak kullanılıyor.
10 Temmuz 1894 depreminden sonra caminin mozaikleri ve sıvaları dökülmeye başladığı için cami ziyarete kapanıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında iki büyük onarım yapılıyor ve 1934 yılında müze olarak ziyarete açılıyor. Ayasofya 2020 yılında tekrar camiye çevriliyor.

2024 yılında Ayasofya’nın üst katı da ziyarete açıldı ama üst katı görmek için para verip ayrıca bilet almanız gerekiyor. Mozaiklerin büyük bölümü, yapıyı taşıyamadığı için eğrilen sütunlar, imparatoriçe locası, Viking yazısı, Henricus Dandolo’nun Mezarı ve mermer kapı üst katta.

Aslında Ayasofya hakkında anlatılacak çok fazla şey var. Efsanelerini, mozaiklerini, Osmanlı dönemi eklentilerini ve mimarisini hakkıyla anlatmaya çalışırsam bu yazı bitmeyecek. O yüzden kabaca tarihini ve önemi anlatıp geçmiş olayım. Daha detaylı bilgi için ayrıca bir Ayasofya Gezi Rehberi yazacağım.

Konumu için tıklayın.

Ayasofya’nın sütun başlıklarından detaylar (Fotoğraf: olegbreslavtsev / Envnto Elements)

Hipodrom, At Meydanı ya da Sultanahmet Meydanı

Sultanahmet Camii’nin hemen yanında kalan, dikilitaşların bulunduğu meydan aslında eskiden bir hipodrommuş. Roma İmparatoru Septimus Severus’un yaptırdığı ve daha sonra I. Konstantin’in büyüttüğü hipodromun uzunluğu 420, genişliği ise 117 metreymiş. 80.000 ila 100.000 seyirci kapasiteli olduğu söylenen devasa yapıda günde 4 veya 8 kez at yarışları düzenleniyormuş. Yarışlar öncesinde müzik, dans ve akrobasi gösterileri de yapılıyormuş. Romalıların gündelik hayatından son derece önemli yer tutuyormuş bu etkinlikler. Öyle ki Hipodrom’un imparator locası ile Büyük saray arasında doğrudan geçitler olduğu söyleniyor.
Bu Hipodrom’un tam ortasında, at arabalarının etrafında döndüğü refüj benzeri bir alan olduğunu düşünün. İşte o refüjü süsleyen dikilitaşlardan bazılarını bugün bu meydanda görebiliyoruz.

Theodisius Dikili Taşı: Üzerinde mıdır hiyeroglifleri bulunan bu obelisk ilk kez M.Ö. 1550 yılında Mısır Firavunu Tutmosis’in Mezapotamya’daki başarılarını onurlandırmak için yapılmış. Nitekim üzerindeki hiyerogliflerde de firavunun kazandığı zaferler ve tanrılara olan minneti anlatılıyormuş.

I. Konstantin İskenderiye’ye mektup yazarak bu obeliski İstanbul’a getirmelerini istemiş. Anıt tam olarak ne zaman buraya gelmiş bilinmiyor ama çok uzun bir süre yatık şekilde yerde kalmış. Anıtı ayağa kaldırıp buraya dikme cesaretini ise 390 yılında İmprator Theodosius göstermiş. Taş tam bu nedenle Theodisius Dikili Taşı olarak anılıyor.

Taşı buraya dikmeleri tam 30 gün sürmüş. Üstelik orijinali 30 metre olan taş kırılıp 19,59 metre kaldığı halde. Bu detayların büyük bölümünü taşın kitabesinden biliyoruz. İlginç olansa taşın Grekçe kitabesi bir başkasının ağzından yazılmışken, Latince hitabenin taşın ağzından yazılmış olması. “Her şey Theodisius ve onun sülalesine boyun eğiyor. Bana da galip geldiler ve Reis Proclus’un idaresi altında 30 günde yükselmeye mecbur oldum.” yazmışlar kitabeye.

Sütunun altında, kaide görevi gören taşta ise Theodisius’u hipodromdaki yarışları başlatırken, izlerken ve kazananları ödüllendirirken gösteren kabartmalar bulunuyor. Bu dikilitaş İstanbul’da görebileceğiniz en eski insan yapısı olabilir. 1856 yılında kazılıp çıkarıldığında, koruma altına alınıp sergilenen ilk tarihi eserlerden de biri olmuş.

Solda Yılanlı Sütun, Sağda Theodosius Dikilitaşı

Yılanlı Sütun (Burmalı Sütun): Yılanlı sütun oldukça sıra dışı bir sütun. Üç yılan gövdesinin birbirine dolandığı sütunun üzerinde ağızlarından su aktığı tahmin edilen üç yılan başı ve bu başların tepesinde de bir tütsü çanağı olduğu anlatılıyor. Bugün yalnızca küçük bir parçası ayakta. Daha sonradan bulunan yılan başlarından biri de İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.

Anıtın hikayesi de M.Ö. 5. yüzyıla uzanıyor. Pers işgali altındaki Yunanistan’da bulunan küçük krallıklar birleşerek perslere karşı zaferler kazanmışlar (Platea ve Salamis Zaferleri). Bu savaşlar sırasında elde ettikleri ganimetleri (muhtemelen zırh ve kalkanları) eriterek 8 metre yüksekliğe uzanan bu zafer anıtını yaptırmışlar ve anıtı Delphi’deki Apollon tapınağının önüne dikmişler.

Sütun 324 yılında İstanbul’a getirilmiş ve buraya dikilmiş. Tepesindeki çanağın bu taşınma sırasında yok olduğu söyleniyor. Yılan başları ise Osmanlı dönemine kadar yerindeymiş. Yılanların “başına ne geldiği” konusunda çeşitli hikayeler var. Kimine göre bir yeniçeri koparmış, kimine göre Fatih Sultan Mehmet’e bu yılanların tılsımlı olduğu söylenmiş. Fatih de hurafelere inanmadığını göstermek için savurmuş topuzunu koparmış başlarını. Bu hikayelerin gerçeği yansıtma ihtimali az çünkü eski çizim ve seyahatnamelere bakılırsa sütun 18. yüzyılın ilk yarısında hala sağlammış.

Örme Sütun: Meydanda görülen sütunlar arasında en mütevazı görünen bu olsa da muhtemelen yapıldığı dönemde, buradaki en heybetli sütunlardan biriymiş. Zira sütunun üzerindeki bağlantı noktalarından, sütunun üzerinin kabartmalı tunç levhalarla kaplı olduğu anlaşılıyor. En tepesinde ise büyük bir heykel varmış. Tüm metal parçalar bilinmeyen bir tarihte sökülmüş ve geriye 32 metre yüksekliğe sahip bu çıplak sütun kalmış.
Aslında sütunun ilk kim tarafından yaptırıldığı ya da getirtildiği bilinmiyor ama sütunu Konstantin Porphyrogenes’in yaptırdığı yönünde yaygın bir kanı var. Sonraki İmparatorlar sütunu onartmış, yeni heykeller ekletmiş…

Bu saydığım üç sütun bugüne kadar ayakta kalmış olan, gezip görülebilecek durumda olanlar elbette. Yoksa burada çok daha fazlası varmış ama günümüze bunlar kalmış. Gelelim bugün zeminin yaklaşık 4,5 metre altında kaldığı için üzerindeyken göremediğimiz o meşhur Hipodrom’a.

İstanbul tarihinin en büyük halk ayaklanması tam olarak burada başlamış çünkü Hipodrom’da yarışan iki ezeli takım var. Çok kısa bir özet geçmek gerekirse takımlardan biri zaten imparatora muhalif. Diğeri ise İmparator’dan destek bekliyor ama göremeyince İmparator Justinianus’a tepki gösteriyorlar. Taraftarlar ayaklanınca bir kısmı idamla cezalandırılıyor. Bunun üzerine halk daha çok ayaklanıyor, imparator Juastinianos daha çok kişiyi öldürtüyor, taraftarlar İstanbul’un yarısını yakıp yıkıyor. İmparator’un değişmesi bile halkı sakinleştirmeyince yeni İmparator 40 bin kişiyi öldürerek bastırıyor isyanı. Ölenlerin bir kısmı Hipodroma gömülüyor hatta.

Sultanahmet Meydanı (Fotoğraf: Ninara / Wikimedia Commons)

Bir süre sonra hayat normal haline dönüyor ve yarışlar devam ediyor. Latin İstilası sırasında ise burası tamamen kullanılamaz hale geliyor. İmparator locası yıkılıyor, para eden anıtlar yurt dışına kaçırılıyor. Venedik’deki Saint Marco Kilisesi’ninin tepesinde bulunana bronz atlar buradan götürülmüş mesela. Burası Osmanlı döneminde de çeşitli amaçlarla kullanılmış ve o dönemde “at meydanı” adını almış.

Hipodrom’un ayakta kalan parçalarını görebilmek için güney ucunun en altına kadar dolaşmak gerekiyor. Burada görülen alan Osmanlı döneminde, vahşi hayvanların tutulduğu kafesler olarak kullanılmış. Daha sonra halk da buraları ahır olarak kullanmış ama en sonunda boşluklar kimsenin girip çıkamayacağı şekilde kapatılmış.

Konumu için tıklayın.

İbrahim Paşa Sarayı / Türk ve İslam Eserleri Müzesi

Sultanahmet Meydanına bakan ve bugün Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılan bu yapı Kanuni Sultan Süleyman’ın 13 yıldır sadrazamlığını yapan İbrahim Paşa’ya bir hediyesiymiş. 1520 yılında buraya yerleşen İbrahim Paşa 4 sene sonra Süleyman’ın kız kardeşi ile evlenmiş. Şehzadeliğinden beri sultanın en yakın arkadaşı olan İbrahim Paşa’nın geniş yetkileri birçok kişiyi rahtız etmeye başlamış ve nihayetinde idam edilmiş. İbrahim Paşa’nın idamından sonra Oğlanlar Kışlası olan kullanılan bina daha sonra başka sadrazamlara tahsis edilmiş. Cezaevi, defterhane, elçilik gibi çeşitli amaçlarla kullanılmış. Osmanlı tarihindeki en önemli olaylarda bu yapının adının geçtiğini sıklıkla görüyoruz.

Bina 16. Yüzyıl Osmanlı sivil mimari örneklerinin en önemlilerinden biri sayılıyor ama günümüze gelene kadar kimi parçaları yıkılmış, kimi parçaları değiştirilmiş. Her ne kadar tarihe tanıklık eden bir yer olsa da mimarisi için ziyaret etmek mantıklı mı bilemedim. Sarayın içerisinde bulunan Türk ve İslam Eserleri müzesinde el yazmaları, seramikler, çiniler, ahşap ve dokumalar sergileniyor.

Konumu için tıklayın.

Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılan İbrahim Paşa Sarayı (Fotoğraf: kulturportali.gov.tr)

Sultanahmet Camii

Adını camiyi yaptıran I. Sultan Ahmet’ten alan cami, 1609-1616 yılları arasında inşa ediliyor. Yapının mimarı olan Sedefkâr Mehmed Ağa, Mimar Sinan’ın öğrencilerinden biri olarak kabul ediliyor. Cami Mimarisi Mimar Sinan’ın cami planlarıyla uyum içerisinde olsa da iç dekorasyonundaki ince süslemeler mimarın kendi etkisi olarak değerlendiriliyor. Yani mimar sedef sanatıyla uğraşan bir mimar olduğu için bu kadar incelikli süslemeler görebiliyoruz.

Sultanahmet Camii Ayasofya’nın tam karşısında bulunuyor ve Sultan Ahmet’in Ayasofya ile yarışacak, daha büyük bir ibadethane yaptırmak istediği biliniyor. Bu camiye çok öylesine çok önem veriyor ki Caminin yerleşkesinde bir Hünkar Kasrı da bulunuyor. Sultanın inşaatı buradan takip ettiği söyleniyor. İnşaat ancak padişahın ölümünden sonra bittiği için bu kasrı namaz öncesinde vakit geçirmek için kullanmak, kendisinden sonra gelen padişahlara nasip oluyor.

Aslında bu caminin yapımı biraz olaylı oluyor çünkü o günlerde sultanlar böyle büyük camileri sadece fetihlerden sonra, elde edilen ganimetlerle finanse ederek yaptırırmış. Bu cami ortada hiçbir fetih yokken devletin parasıyla yapıldığı için epey tepki çekmiş. Hem saray içinde gerginlikler çıkmış hem de cemaatten camiyi protesto ettiği için uzun süre namaza gelmeyenler olmuş.

Sultanahmet Camii

Bir de altı minare meselesi var. Sultanahmet Camii Türkiye’deki tek altı minareli camii. Yapıldığı dönemde dünyada bir tane daha altı minareli cami varmış o da Mekke’de bulunan camiymiş. Halk biraz huzursuz olmuş Mekke’deki camiye karşı saygısızlık yapılıyor diye. Bunun üzerine padişah Mekke’deki camiye 7. minareyi de yaptırmış ve onun minare sayısı Sultanahmet Camii’nin minare sayısından fazla kalmış.
Nihayetinde inşaat bitmiş ama Cami Ayasofya’dan biraz daha küçük (kubbesinin çapı 23,5 metre ve yüksekliği 43 metre) kalmış. Yine de bu yapının öneminden hiçbir şey eksiltmiyor.

Sultanahmet Camii’nin en önemli özelliklerinden biri içerisindeki incelikli süslemeler. İznik’in son parlak dönemlerinde yapılmış tam 21.043 adet çini pano caminin içerisini süslüyor. Kapı ve pencerelerdeki sedef işlemeler, ahşap ve metallerde bulunan oymalar, beyaz mermerden yapılmış minber ve mihrap; camiyi güzelleştiren detaylar arasında yer alıyor. Bu camiye özellikle yabancılar “Blue Mosque” yani Mavi Cami diyorlar çünkü mavi-yeşil renkli çiniler hem de camlardan gelen güneş ışıklarının yansımaları camiye mavi bir renk tonu kazandırıyor.

Aslında Sultanahmet çok büyük bir külliyeymiş. İçinde medresesi, hastanesi, aşevi, sebili hatta hastanesi varmış. Bu yapılardan günümüze sadece medrese ve türbe kalmış. Türbede I. Ahmet, karısı Kösem Sultan, Oğulları IV. Murat ve Genç Osman gibi hanedan mensuplarının mezarları var. Geri kalan binalar ise epeyce değiştirilip başka işler için tahsis edilmiş. Örneğin caminin aşevi bugün Marmara Üniversitesin’nin rektörlük binası olmuş. Yanılmıyorsan Hünkar Kasrı da bugün Ayasofya Deneyim Müzesi’nin binası.

Caminin üç tarafı geniş bir dış avlu ile çevrili. Buraya girerken kapıya asılı büyük bir zincir fark edeceksiniz. Bu zincir padişahlar bile içeri girerken başını eğsin saygı göstersin diye asılmış çünkü o kapıdan at sırtında girme hakkında sahip olan tek kişi padişahmış. O da başını eğerek girmek zorunda bırakılmış.

Konumu için tıklayın.

Syltanahmet Camii’nin Kubbesi

Sokullu Mehmet Paşa Camii / Külliyesi

Sokullu Mehmet Paşa Camii II. Selim’in kızı ve Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın eşi olan Esma Sultan tarafından, eşinin adına yaptırılmış. İnşaatı 1571 yılında biten cami Mimar Sinan’ın eseri. Özellikle çok dik bir yokuşta yer aldığı için bu camiyi hayata geçirebilmenin mimari bir ustalık istediği söyleniyor. Camiye üç farklı kottan giriş çıkış yapılabiliyor.
Bu camiyi özel kılan şeylerden bir tanesi çinileri, kalem işi süslemeleri ve taş işçiliği. Bu güzel süslemeler orijinal bir şekilde günümüze ulaştığı için oldukça kıymetli. Murat Belge burası için “İstanbul’un en güzel camilerinden biri” diyor.

Bu arada Kabe’nin inşası sırasında tavafın başlanacağı noktaya işaret eden bazı taşlar konmuş. Bu taşlardan bazıları zamanla parçalanıp düşmüş ve Kanuni Sultan Süleyman kopan taşları İstanbul’a getirmiş. Taşlardan en büyüğü Sultan Süleyman’ın türbesinin giriş kapısına, 4 tanesi ise bu caminin duvarlarına takılmış. Gezerken görebileceğiniz (ikisi minberde, biri mihrapta diğeri giriş yapısının üstünde) etrafı yaldız kaplı siyah taşların böyle bir anlam ve önemi var yani. “Cenneten gelen taş” tabirini duyarsanız, kastedilen taşlar bu (Hacerü’l-Esved taşı) bahsettiklerimdir.

Konumu için tıklayın.

Sokullu Mehmet Paşa Camii (Fotoğraf: Sinan Doğan / Getty Images)

Küçük Ayasofya

Küçük Ayasofya 527-536 yılları arasında, İmparatorun Jüstinyen’in döneminde yapılmış bir Bizans Kilisesi. Jüstinyen bu kiliseyi hayatını kurtaran azizlere olan minnetini göstermek için yaptırmış. Anlatılana göre İmparator Anastas, Jüstinyen’i kendisine karşı komplo kurduğu gerekçesiyle idama mahkum etmiş. İdamdan bir gece önce Sergiyos ve Bakhos (Sergius ve Bacchus) adlı iki aziz Anastas’ın rüyasına girmiş ve İmparatoru idamdan vaz geçirmişler. Aradan yıllar geçip Jüstinyen tahta oturduğu zaman, o azizlerin adına bu kiliseyi inşa ettirmiş. Nitekim bu kilisenin orijinal adı “Aya Sergios ve Bakhos Kilisesi”. Küçük Ayasofya adı ise halkın bu kiliseyi mimari olarak Ayasofya’ya benzetmesinden geliyor.

Kilise 1504 yılınca (II. Bayezid döneminde) camiye çevrilmiş. Burayı camiye çeviren Darüssaade Ağası Hadım Hüseyin ağa olduğu için, kendisinin türbesi de bu camide yer alıyor.
Burası nispeten küçük bir yapı ama sütun başlıklarındaki incelikli Bizans işlemeleriyle duvarlardaki Osmanlı dönemi işlemeleri çok hoş bir harmoni oluşturuyor. Aynı zamanda yapının kitabesi olan kabartmalı frizleri de yapının dikkat çekici özelliklerinden bir tanesi. Küçük Ayasofya’nın İstanbul’un ayakta kalmış en eski yapılarından bir tanesi olduğunu da not düşmüş olayım.

Konumu için tıklayın. 

Küçük Ayasofya Kilisesi (Fotoğraf: fusion-of-horizons / Flickr)

Binbirdirek Sarnıcı

Yerebatan Sarnıcından sonraki en büyük su sarnıcı olan Binbirdirek Sarnıcı 15 metre yüksekliğe sahip, 224 sütunu bulunan büyük ve etkileyici bir sarnıç. Aslında sarnıcın orijinal derinliği 20 metre civarındaymış ama nedense içeride biriken çamuru boşaltmak yerine üzerini doldurmuşlar. Bugün içeride hiç su yok. Diğer sütunlar zarar gördüğü için bugün sadece 212 sütununu görebiliyoruz.

Binbirdirek adının içeride çok fazla sütun olmasından değil de, sütunların yapım tekniğinden geldiği söyleniyor. İnşaatta yekpare taş kullanılmamış. Sütunlar birbiri üzerine “bindirilmiş” ikişer taştan oluşuyor. Sarnıca adını verenin de yapım tekniği olduğu tahmin ediliyor.

Sarnıç 4. yüzyılda, yani İmparator I. Konstantin devrinde inşa edilmiş. Sarnıcı yaptıranın ise senato üyelerinden biri olan Flavius Theodorus Philoksenos olduğu tahmin ediliyor. Philoksenos’un malikanesi de buraya çok yakın bir konumda bulunuyormuş. Sarnıç şehrin 15 günlük su ihtiyacını karşılayabiliyormuş. Daha sonra bu işlevini kaybetmiş ve 13. yy civarında ipek imalathanesi olarak kullanılmaya başlamış. Sarnıcın 1800’lü yıllarda yapılan bir garvüründe de hala içeride ip eğiren kişiler olduğu görülüyor. Yani uzun yıllar atölye olarak kullanılmış.

Binbirdirek Sarnıcı’nın 1800’lü yıllardaki halini gösteren bir gravür (çizer: Thomas Allom)

Reşad Ekrem Koçu’nun “Binbirdirek Batakhanesi” adlı Romanı da burada geçiyor. Eski bir hikayeye göre Fazlı Paşa’nın kızı Gevherli Hanım Sultan’ın konağı tam bu sarnıcın üzerindeymiş. Burada gizli gizli kumarhane işletip, gelen zenginleri soyuyor ve daha sonra kimseye bir şey anlatamasınlar diye bu sarnıca hapsediyormuş. Koçu romanını işte bu hikâyeden esinlenerek yazılmış.

Sarnıç keşfedilip restore edildikten sonra konser salonu gibi amaçlarla kullanılmış. Hatta hala özel etkinlikler için kiralanıyor. Dolayısıyla ziyarete gittiğinizde yemek masalarının kurulduğu bir ana denk gelebilirsiniz ya da özel bir etkinlik var diye içeri alınmayabilirsiniz. Bunları önceden duyurmadıkları için karşılaşacağınız manzara tamamen şansa kalmış.

Konumu için tıklayın.

Şerefiye Sarnıcı (Theodosius Sarnıcı)

Şerefiye Sarnıcı Theodosius Sarnıcı adıyla da anılıyor çünkü burası Roma İmparatoru Theodosius tarafından 428-443 yılları arasında yaptırılmış. Nispeten küçük bir sarnıç olduğu için gezmesi 15 dakikadan kısa sürüyor. Bu geziyi biraz daha keyifli hale getirmek için arka arkaya tekrarlanan ışık se ses gösterileri düzenliyorlar. Gösteriyi izlemek keyifli ama bunu karşılığında her yerde ev projeksiyon cihazları ve kablolar görmek biraz tat kaçırıyor. Gezip gezmemek size kalmış nitekim “mutlaka görülmesi gereken bir yer” diyemem.

Konumu için tıklayın. 

Çemberlitaş Sütunu

Çemberlitaş dışarıdan baktığınızda göze çok da etkileyici gelmeyen ama İstanbul’un temel taşı sayabileceğimiz yapı çünkü burası aslında şehrin ana forumu (meydanı) olmak üzere tasarlanmış bir alanın ortasındaki bir anıt. Konum olarak 4. Yüzyıl İstanbul’unun merkezi sayabileceğimiz bir noktada kalıyor. Forumun adı ise Konstantin Forumu.

İmparator Konstantin (324-337) şehrin Roma’nın ikinci başkenti olmasına karar verdiğinde buraya başkente yakışır bir şehir meydanı yaptırıyor. Oval biçimli meydanın tam ortasında Çemberlitaş Sütunu dediğimiz bu büyük sütun var. Yapıldığı dönemde 50 metre yüksekliğe uzanan sütunun en tepesinde İmparator Konstantin’in heykeli var. Heykel güneş tanrısı Apollon gibi poz veriyor. Bir elinde mızrak, diğer elinde ise üzerinde haç bulunan bir küre var. Biz bu heykeli hiç görmediğimiz için hakkında farklı teoriler de olduğunu söylemeliyim. Mesela bu heykelin Atina’dan getirilmiş bir Apollon heykeli olduğunu söyleyen tarihçiler de var.

Sütun Mısır’dan getirilen porfir taşından yapılmış. Etrafındaki çelenk biçimli süslemeler ise aslında taşların bağlantı yerlerini gizliyor. 418’yılında sütunun en altındaki bloklar çatlamaya başlayınca alt tarafı destekleyecek taş bir yapı daha eklenmiş. Depremi, yangını yıldırımıydı derken epey hırpalanan sütun 1106 yılında yaşanan bir fırtınada yıkılmış. Epeyce insan taşların altında kalmış. Sütunun bugün 37 metre uzunluğunda olmasının sebebi de bu. (ilk yapıldığı dönemki forum seviyesinden itibaren 37 metre. Eğer bugünlü güncel kaldırım seviyesinden ölçülürse 37 metre)

Sütun yıkılınca o dönemin imparatoru sütunu tamir ettirerek üzerinde gördüğümüz o beyaz kısmı eklemiş. Beyaz kısmın üzerine ise “Zamanın sakatladığı bu kutsal eseri dindar İmparator Manuel ihya ettirdi” yazıyor. İmparator bu başlığın üzerine bir haç da ekletmiş ama haç da günümüze gelmemiş.

Çemberlitaş Sütunu’nun yıllar içerisinde geçirdiği değişim.

Bu sütunun böylesine önemsenen bir sütun olmasının temelinde dini bir inanç da var. Bizanslılar uzun yıllar bu sütunun kutsal olduğuna ve şehri koruduğuna inanmışlar. İnanışa göre İmparator Konstantin Hristiyan dünyası için önemli kutsal emanetleri sonsuza dek güvende olabilmeleri için bu sütunun altına gömdürmüş. Yani bu sütun İsa’nın çarmıha gerildiği orijinal haç, ellerine çakılan çiviler, ekmek çoğaltan sepet, Hun’un gemisini yaparken kullandığı balta gibi kıymetli eşyaların üzerinde yükseliyor ve bu nedenle böyle tılsımlı ve kutsal.

Bu sütunun altına Hristiyanlara ait kutsal emanetlerin gömülmüş olduğu inancı öylesine eski ve yerleşmiş bir inanç ki taa Latin İstilası döneminde bile (1203) emanetleri bulmak için epey bir kurcalamışlar taşı. İşgal yıllarında (1919-1923) İstanbul’a gelen bir grup burada bulunan bir kahvehaneden tünel kazarak anıtın altına ulaşmayı denemiş. Benzer şekilde 1929 yılında İstanbul’a gelen Danimarkalı bir kutsal eşya koleksiyoneri de yakında bulunan bir mağaza ile anlaşıp, tünel kazarak sütunun altına ulaşmayı denemiş.

Şehir Osmanlı’nın eline geçince Osmanlı da bu taşı korumak için çeşitli önemler almış. Sütun demir çemberlerle güçlendirilmiş. Bugün gördüklerimiz 1955 yılında yenilenen çemberler diye biliyorum ama Çemberli taşa adını veren çemberlerin tarihinin epey eskiye uzandığını unutmamak gerekiyor. Bugün gördüğümüz kadide kısmı da yine 1700’lerin 2. Yarısında, Sultan III. Mustafa tarafından yapının alt kısmındaki taşları çevreleyip korusun diye yapılmış. Bu kaplama da epey hasar alarak gelmiş günümüze. Sütun o kadar çok yangın atlamış ki “yanık sütun” adı verilmiş halk tarafından. Hatta yabancılar arasında bu ad hala kullanılıyor.

Bu sütun hakkında nasıl bu kadar çok şey biliyoruz derseniz, Osmanlı’nın “Elçiler hanı” tam olarak bu sütunun karşısında yer alıyormuş. Handa kalan elçiler bu taştan raporlarında sıkça bahsettikleri için taşın farklı tarihlerde ne durumda olduğu ile ilgili pek çok kaynak var.

Konumu için tıklayın.

Çemberlitaş Sütunu

Nuruosmaniye Camii

Nuruosmaniye Camii’ni önemli kılan özelliklerinden bir tanesi Osmanlı Baroku denilen mimari stilin en güzel ve en ilk örneklerinden bir tanesi olması. Caminin yapımına 1748 yılında I. Mahmut tarafından başlanmış ama 1755 yılında III. Osman tarafından bitirilmiş.

Peki nedir bu Osmanlı Baroku derseniz şöyle anlatayım. Camin yapıldığı 18. Yüzyıl; Osmanlı ile Batı devletleri arasında siyasi ve ekonomik ilişkilerin sıkılaştığı bir dönem. Haliyle toplumlar karşılıklı olarak birbirinden etkileniyor ve Osmanlı bir batılılaşma dönemine giriyor. İlk benimsenen şeylerden bir tanesi mimari oluyor. (Batının bizden aldığı şey ise moda) Bu etkileşimin ilk örnekleri “Lale Devri Mimarisi” denilen bir üslupla başlıyor ve kısa sürede Osmanlı Baroku ya da Türk Baroku denilen bir stile evriliyor.

Bu stil Barok mimarinin ana fikri alıyor (süslü, görkemli, kendini doğaya öykünmek zorunda hissetmeyen, estetik ve dramatik) ama Batıdaki barok mimariyi de birebir taklit etmiyor. Böylece bu topraklara has bir barok üslup çıkıyor ortaya.

İlk barok cami olan Nuruosmaniye’nin, yüzyıllarca takip edilen klasik Osmanlı üslubundan bazı farkları var. Örneğin bu caminin avlusu yarım daire şeklinde. O güne dek bunun bilinen başka bir örneği yok. Külliye’nin diğer yapıları (kütüphane, sebiller, medrese vb) birbirine dik açı oluşturacak şekilde değil, alanı en iyi kullanacak şekilde yapılmış. Cami girişlerinde görmeye alıştığımız mukarnasların yerinde barok frizler var. Minber ve sebiller barok süslemelerde dolu. Ayrıca hat sanatı camide bir başrol oyuncusu. Hattan anlayan kişiler bu camideki hatların “okul” niteliğinde olduğunu söylüyorlar. Caminin mihrabı caminin dışına taşan çok büyük bir mihrap.

Nuruosmaniye İstanbul’daki en büyük kubbeye sahip 3. cami. Buraya bu kadar büyük bir cami yapılmış olmasının temel nedenlerinden bir tanesi ise Kapalıçarşı’ya olan yakınlığı. Kapalı Çarşı şehre gelen yabancı tüccarların, gezginlerin, diplomatların mutlaka uğradığı bir yer olduğu için buraya yapılan Batılı üslupta bir cami “Biz çağın gerisinde kalmadık. Güçlüyüz, vizyoneriz, bakın ne güzel şeyler yapıyoruz” mesajı veriyor.

Konumu için tıklayın. 

Nuruosmaniye Camii (Fotoğraf: goinyk / Envanto Elements)

Kapalıçarşı

Kapalıçarşı 47.500 metrekare alana yayılan, 61 sokak, 4.000 dükkân ve 22 kapıdan oluşan devasa bir çarşı. Öyle ki içerisinde kendi camisi, hanları hatta hamamı bile var. Dolayısıyla dünyanın en büyük ve en eski Kapalı Çarşı’sı olma unvanına sahip.

Burası Osmanlı döneminde çok önemli bir ticaret merkeziydi. Mallar burada bulunan atölyelerde üretilir, bedestenlerde depolanır ve dükkanlarda satılırdı. Mücevhere, at koşumuna, silahtan kıyafete kadar, ihtiyaç duyabileceğiniz her şeyi bulabileceğiniz yegâne adres Kapalı Çarşı’dı. Bu özelliğini yüzyıllarca koruduktan sonra halkın tüketim alışkanlıkları değişmeye başladı. Günlük ihtiyaçlar için yapılan alışveriş AVM’lere ve büyük mağazalara kayarken, Kapalıçarşı’nın ziyaretçileri ve dükkanları daha “turistik” bir hal almaya başladı. Belki kuyumculuk hariç diyebilirim çünkü söz konusu altın, gümüş ve mücevherat olduğunda hala işin membağı Kapalıçarşı sayılıyor. İçeride dükkanlar dışında restoranlar ve kafeler de bulunuyor.

Ben burada hiç alışveriş yapmadım ama yapanlar mutlaka pazarlık yapılması gerektiğini söylüyor. Google yorumlarında 1000 TL’den açılan pazarlığın 200 TL’ye sonlandığını yazan olmuş.
Buranın tarihi oldukça eskilere uzanıyor. Kimi kaynaklara göre buranın gelişimi Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı ilk bedestenle başlamış, kimi kaynaklara göreyse burası Roma döneminde bile bir pazar yeriymiş. Burada bulunan iki tarihi bedesten (İç Bedesten ve Sandal Bedesteni) arasındaki sokaklar dükkanlarla dolup en nihayetinde birleşerek kocaman bir çarşı oluşturmuş.