Yazı İçerikleri
Karadağ Gezi Rehberi
Karadağ doğru beklentiler ile gidenleri çok mutlu eden ama yanlış beklentilerle gidenlerin hayal kırıklığı ile döndüğü bir yer. Güzel bir manzaraya bakmak size huzur veriyorsa, denize girmekten, plajda ve teknede vakit geçirmekten hoşlanıyorsanız, tarihi taş sokaklarda dolaşmak size keyifli geliyorsa o zaman Karadağ tam size göre! Öte yandan amacınız ucuz bir tatil yapmak ya da günde 30.000 adım atarak ülkenin tarihini ve kültürünü keşfetmekse pek tatmin olmayabilirsiniz çünkü gezmelik değil, keyif yapmalık bir yer burası. Ayrıca hiç de ucuz olmadığını not düşmeliyim.
Karadağ’da gezilecek yerleri, haritalı rota önerilerimi, yeme, içme, ulaşım ve konaklama ipuçlarımı paylaşacağım ama önce Karadağ’ı biraz daha yakından tanıyalım. Çayınızı kahvenizi alın çünkü çok detaylı ve uzun bir Karadağ Gezi Rehberi sizi bekliyor.
Önemli not: Karadağ genellikle vizesiz olduğu için tercih edilen bir ülkeydi ancak bu durum kısa süre içerisinde değişecek. 1 Kasım 2026 tarihinden itibaren Karadağa girebilmek için vize amanız gerekiyor.

Budva’ya 20 dakika mesafedeki Sveti Stefan yarımadası
Karadağ Hakkında
Karadağ beş farklı milletten insanların yaşadığı, beş farklı dilin konuşulduğu ilginç bir coğrafya. Avrupa Birliği üyesi olmamasına karşın Euro kullanılıyor. Her sene “Karadağ seneye Avrupa Birliği’ne girecek” söylentileri çıkıyor ama halk bunun yakın zamanda olmayacağını düşünüyor. Sebebini sorduğumuz birisi “burada mafya çok güçlü ve ülkenin Avrupa Birliği regülasyonları ile yönetilmesini istemiyorlar.” dedi.
Ülkede çok fazla Türk yaşıyor. Bu kadar çok Türk’ün burada yaşamayı tercih etmesinin nedeni ise konut alıp iş kuranlara süresiz oturum vermesiymiş. Bir de ülke Avrupa Birliği’ne girerse, Avrupa’da serbest dolaşım hakkını kolayca kazanmış olacaklar.
Çok fazla Türk işletmecinin olması dil bariyerini ortadan kaldırıyor. Çoğu işinizi Türkçe konuşarak çözebiliyorsunuz. Yani İngilizce bilmeseniz bile çok zorlanmadan gezebileceğiniz sayılı ülkelerden biri burası. Yerlileri bile kısmen Türkçe öğrenmiş. Restoranda Türk’üz deyince Türkçe “Aaa bol ekmek tamam” deyip bizi daha istemeden ekmeğe boğan Karadağ’lı bir garsonumuz oldu mesela…
Şoförümüze “Ülkede bu kadar çok Türk olması hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğumuzda “Memnunuz çünkü yatırım getirip ülkeyi kalkındırıyorlar. Uyum sağlıyorlar, düzeni bozmuyorlar. Türkleri seviyoruz” demişti bunu da eklemiş olayım.

Budva’nın eski şehir merkezi
Karadağ nispeten genç ve çok kültürlü bir ülke. Uzun dönem prenslikler tarafından yönetilmiş ve 1910’da Krallık olmuş. I. Dünya Savaşı sonrasında Yugoslavya’nın bir parçası haline gelmiş. Yugoslavya dağılınca Sırbistan ile federasyon kurmuşlar. 2006 yılında yapılan bağımsızlık referandumu ile Sırbistan’dan da barışçıl bir şekilde ayrılıp bağımsızlıklarını ilan etmişler.
İllirya’lıların kurduğu, Romalıların büyüttüğü ve daha sonra Slavların gelip Balkan ülkesi haline getirdiği Karadağ’da nedir bu İtalyan etkisi diyebilirsiniz. Zira mutfakları (pizza, makarna, rizotto, gelato) da mimarileri de epey İtalyan etkisi altında. Bunun nedeni Venedik Cumhuriyeti. Ülkenin önemli toprakları 1392 yılından 1797 yılına kadar Venedik Cumhuriyeti’nin kontrolü altında kalmış. Ara ara kaybedilen ve bir kısmı geri alınabilen topraklar var tabii. Mesela Osmanlı, 1496-1878 yılları arasında ülkenin bir bölümünü kontrolü altına almış. Sık sık da topraklarını genişletme çabalarında bulunmuş. Yani gezeceğiniz kaleler ve surlarla çevrelenmiş Old Town’lar büyük ölçüde Osmanlıya direnmeye çalışan Venediklilerin eseri.

Kotor’da Venedik Cumhuriyeti döneminden kalma bir kabartma
Bu arada depremden de biraz bahsedeyim çünkü ülkenin tarihi açısından önemli bir konu. 1979 yılında Bar yakınlarında meydana gelen 6.9 büyüklüğündeki deprem kıyı şeridindeki kentleri neredeyse dümdüz ediyor. Şöyle söyleyeyim, Budva’daki 400 binadan sadece 8 tanesi sağlam çıkıyor bu depremden. Ülke genelinde 100.000 kişi evsiz kalıyor. 1980’li yıllarda tarihi yapıların büyük bölümü aslına uygun şekilde onarılıyor ya da yeniden yapılıyor.
Karadağ’a Giderken Bilmeniz Gerekenler
Karadağ’a ne zaman gidilir?
Normalde Karadağ nisandan ekime kadar gezilir derler ama ben katılmıyorum. Bence Karadağ denizin ve doğanın keyfini çıkabileceğiniz dönemlerde gezilmesi gereken bir yer. Çok nemli olduğu için hissedilen sıcaklık kağıt üzerinde görünenden 3-5 derece daha yüksek. Bu yüzden temmuz ve ağustos aylarında çok bunaltıcı olabileceğini düşünüyorum. Ayrıca bu aylarda aşırı kalabalık olabiliyormuş.
Ben en ideal zamanın eylül olduğunu düşündüğüm için eylülü seçtim ve hava umduğumdan biraz daha sıcak çıktı. Ekime kadar hem denize girilebilecek hem de fenalık geçirmeden gezilebilecek kıvamda olur diye düşünüyorum.
Mayıs ayı da iyi bir seçenek ama deniz sıcaklıklarını kestiremiyorum. Hava ideal olsa da denizler henüz ısınmamış olabilir ve denize girerken tadınız kaçabilir. Bence risk almayın ve Karadağ planınızı Eylül ayına yapın.

Eylül ortasında denize girilebilecek, çok sıcak bir hava vardı. (Mogren Plajı)
Karadağ’da Ulaşım
Karadağ’ı gezmenin en ideal yolu araba kiralamak. Yolların kötü olduğu söyleniyor ama Serpentine Road’a çıkmak gibi maceralar aramazsanız çok da kötü değil. Evet dik yokuşlar ve keskin dönüşler var. İşkodra-Budva arasını giderken bir yanınız komple uçurum olduğu için insan geriliyor mesela ama trafik kaotik değil. İnsanlar kurallara uyuyor. Öyle hatalı sollayan, kör noktadan trafiğin ortasına atlayan, aşırı hız yapan yok. Şehirler arası yollar çok dar da değil. Öyle ucu ucuza geçiyormuş gibi hissetmiyorsunuz yani. Ama dediğim gibi, Serpentine Road ayrı bir hikâye. Orada virajda otobüsle karşılaşınca geri geri gidip yol falan vermek gerekiyormuş. Ben o yolu çıkmam ama çıkana da mani olmam. 😊
Ege ve Akdeniz kıyılarında araba kullanan burada da kullanır yani. Tek önerim gece karanlığına kalmamanız çünkü yollarda aydınlatma yok. Zifiri karanlıkla keskin virajlar çok iyi bir kombinasyon değil. Kurallara da uyduğunuz sürece (hız sınırı çoğunlukla 60) bir sorun yaşamazsınız.

Kotor’dan Lovcen Dağı’nın eteklerine tırmanan Serpentine Road (Fotoğraf: Nadtochii / Envanto Elements)
Peki Karadağ toplu taşıma ile gezilmez mi? Yoğun sezonda değilseniz gezilir. Ülkeyi otobüs ve feribot kullanarak gezen, otobüs olmayan yerlere de taksiyle gidip gelen bir sürü insan var. Yoğun sezonda ise toplu taşıma eziyete dönüşebilir. Şöyle düşünün 20 dakika güneşin altında bekliyorsunuz ama otobüs dolu geldiği için yolcu almıyor. Yarım saat sonra bir otobüs daha geliyor ama o da dolu. Yazın bu çok sık yaşanıyormuş. Ben eylül ayında gittiğim için otobüsler yarı yarıya boştu. Bir de minibüsler var. Otobüs için yazdığım her şey minibüsler için de geçerli.
Otobüs gitmeyen yerler için taksi kullanmak da bir seçenek ama taksi kullanmanın bazı püf noktaları var. Taksilerde standart tarife yok. Bir taksi firmasının 5€’ya gittiği yere diğeri 20€’ya gidiyor. Öyle pazarlık meselesi de değil bu. Taksimetrenin artma hızı firmadan firmaya değişiyor.
Duraklarda bekleyen beyaz taksiler pahalı turist taksileri. Peki halkın kullandığı “normal” taksiye nasıl bineceksiniz? Numaralarını öğrenip telefonla arayıp çağıracaksınız. Mesela Budva için normal fiyatlı taksilerden biri Hello Taxi. Telefon numarası +382 19 555.

Tivat Havalimanı’nda bulunan bu taksi tarifesi, turistik taksilerin fiyatları hakkında biraz fikir verebilir.
Taksi firmaları her şehirde aynı değil. O yüzden gittiğiniz yerde yerellerden hangi taksiye binmenizi önerdiklerini mutlaka sorun. Bazen telefon numarası veriyorlar bazen de kibarlık yapıp sizin için bir taksi çağırıyorlar. Yazın yoğun zamanlarda taksi bulamama durumu çok yaşanıyormuş, o da aklınızda olsun.
Son olarak Kotor Körfezi’ndeki şehirler arasında gidip gelen vapurlar var. Arabalı ya da yaya olarak binebiliyorsunuz ve kara yoluyla dolaşmaya kıyasla yolculuğunuzu baya kısaltıyor. Ben hiç feribot kullanmadığım için detaylarına pek hakim değilim ama körfezi gezme niyetiniz varsa mutlaka araştırın.
Son olarak bir de transfer firması önereceğim. Biz Karadağ’da 7 kişi gittiğimiz için tek arabaya sığamazdık. İki araba kiralamak da maliyetli olacaktı. O yüzden şoförlü minibüs tuttum. Aracımız da, şoförümüz de (Miki) süperdi. Fiyatlar da bence makul. Her türlü transfer için Go Montenegro firmasını öneririm. İletişim için web sitesine buradan ulaşabilirsiniz.

Kotor surlarından körfezin manzarası
Karadağ Şehir Vergisi (Turist Vergisi)
Aslında bu turist vergisi (city tax) olayı pek çok ülkede var. Eğer bir otelde kalıyorsanız siz verginizi otele ödüyorsunuz ve otel sizin adınıza gerekli ödemeyi yapıyor. Karadağ’da ise otelden çok Airbnb evi olduğu için çoğu kişi evlerde konaklıyor. Eğer otel değil evde konaklıyorsanız verginizi ödemek size düşüyor.
Ödememenin 200€ cezası var ve ödenip ödenmediği ülke çıkışında sistemde görünüyormuş. Dolayısıyla hafife alınacak bir konu değil.
Karadağ’da turist vergisi gece başına 1€. Konakladığınız her şehrin vergisini o şehirde ödemeniz gerekiyor. Yani seyahat boyunca birden çok şehide kalacaksanız her gittiğiniz şehirde ayrı ayrı ödeme yapmanız gerekiyor. Kural olarak ödemenin şehre geldiğiniz ilk 24 saat içerisinde yapılması lazım. Gecikmenin herhangi bir yaptırımı var mı bunu bilmiyorum.
Turist verginizi postanelere ve Tourst Information Center’lara ödeyebiliyorsunuz. Budva’daki Tourist Information Center kişi başlı 1€ da komisyon alıyormuş.

Kotor Sokakları
Biz şöyle bir şey yaşadık: Saat 6 gibi gittik Tourist Info’ya. “Sistem kapandı. Git postaneye öde sonra ödendi belgeni getir” dediler. Postane 3-5 dakika yürüme mesafesinde. Bir 10-15 dakika sıra bekleyip pasaportları göstererek ödemeyi yaptık. Dönüp makbuzu Tourist Info’ya teslim ettik. Ev sahibinin adını ve evin adresini sordular. Bize pembe bir kağıt verip “sistemde görünecek ama siz yine de bu kağıdı kaybetmeyin, sorarlarsa gösterin” dediler.
Bu arada ödeme için herkesin bizzat gelmesi gerekmiyor ama tüm pasaportların elinizde olması lazım. Biz 2 kişi gidip 7 kişi için ödeme yaptık ve kimsede sorun çıkmadı.
Pazar Günlerine Dikkat
Pazar günü tatil günü sayıldığı için mağazalar tamamen kapalı. Buna bakkal ve süpermarketler de dahil. Satın almanız gereken bir şey varsa bunu pazara bırakmayın. Acil ihtiyaçlar için tek seçeneğiniz benzin istasyonları olur.
Öte yandan restoran ve hediyelik eşya dükkanları açıktı. Bunu da not düşmüş olayım.
Ha bir de, Karadağ’da musluk suyu içiliyor. En azından Kotor ve Budva’da içildiğine eminim. Dolayısıyla marketten su alma derdiniz olmayacak.

Kotor Surları
Karadağ Pahalı mı? Ödemeler nasıl?
Karadağ’da turistik aktiviteler saçma derecede pahalı. Örneğin bazı yerlerde şezlong kiraları 20-30€. Bir set kiralayıp 4 kişi oturabilir miyiz diyorsun; “olmaz” diyor. Tekne turları 35-40€’dan başlıyor. Ben bir katamaran kestirdim gözüme 700€ para istediler. Kano, müze, kalelere giriş ücreti gibi şeyler de pahalı.
Yeme içme meselesi ise tamamen ne yiyip içtiğinize bağlı. Dilim pizza, sandviç, cevapi gibi şeyler yediğinizde 4-6€’ya karnınızı doyurabiliyorsunuz. Sofrayı ahtapot, karides, kalamar dolduralım gelsin içkiler gitsin salatalar derseniz kişi başı 35-40 € çok rahat ödersiniz. Lüks değil ortalama restoran fiyatı olarak.
Konaklama fiyatları bence makul. Uygun fiyatlı uçak bileti denk getirmek kolay. Ulaşımı da nispeten makul fiyatlara halledebiliyorsunuz ama dediğim gibi turistik aktiviteler ve yemekler para yakıyor maalesef.
Ufak hediyelik eşyacılar hariç kredi kartı kabul etmeyen çok az yer var. Kredi kartı çoğu yerde geçerli ama yanınızda az da olsa nakit bulunsun. Hem kart geçmeyen yerlerden alışveriş yapmanızı sağlar hem de tuvaletlerde kullanırsınız. AVM’lerin hatta plajların bile tuvaletleri paralı çünkü.
Karadağ’ın korkunç bir tax free sistemine sahip olduğunu da not düşmüş olayım. İade yapmamak üzerine kurulu bir sistem adeta. Eğer buradan yüklü alışveriş yapma niyetiniz varsa mutlaka Karadağ Tax Free Sistemi yazımı okumanızı öneririm.

Deniz, Kum (?), Güneş
Karadağ’ın muhteşem manzaralara karşı yüzebileceğiniz çok berrak denizleri var ama plajlar aynı derecede güzel değil. Çoğu plaj taşlık. Kimi yerlerde kıyıdaki sivri taşlar epey zorluyor denize girip çıkarken. Bu yüzden yanınızda mutlaka deniz ayakkabısı olsun.
Plajlarda şezlong ücretlerinin çok pahalı olduğunu da söylemiştim. Nispeten ucuz (15€) yerler de var tabii ama eğer ücretlerin yüksek olduğu yerlerde denize girecekseniz Budva’ya gidince bir güneş şemsiyesi satın almak isteyebilirsiniz. Tüm plajlarda havlunuzu serip ücretsiz kullanabileceğiniz alanlar var ama buralarda uzun zaman geçirmeyi planlıyorsanız güneş biraz zorlayabilir. Şemsiye konforunuzu artırır.

Sveti Stefan’daki taşlar çok küçük olduğu rahatsız etmiyor ama Mongren ve Kotor Plajı için deniz ayakkabısı lazım bence.
6 Günlük Haritalı Karadağ Gezi Rehberi
Ben birkaç aktiviteyi pas geçmekle birlikte burada yazdığım rotayı (Podgotisra, Budva, Sveti Stefan, Kotor, Perast, Herceg Novi) izledim. Nispeten popüler olup plana dahil etmediğim tek yer Bar. Sırf Bar’ı da görmek için yolu ve tatili uzatmaya gerçekten değer mi hala emin değilim. Yine de kendi kararınızı verebilmek için bir araştırabilirsiniz. Eğer Bar’ı da görmek isterseniz Budva’ya gitmeden hemen önce bir gece de orada geçirebilirsiniz.
1. Gün: Podgoritsa, İşkodra, Budva
Karadağ’a gelirken Podgoritsa’ya indiğinizi varsayıyorum çünkü en çok sayıda ve en uygun fiyatlı uçuşlar buraya iniyor. Podgotirsa büyükçe bir kent ama gezilip görülecek çok fazla tarihi ya da doğal güzelliği yok. Eğer vaktiniz çok bol değilse şehri pas geçip, havalimanından kiraladığınız araçla doğrudan İşkodra Gölü’ne inmenizi öneririm.
Ben ne yazık ki İşkodra’da (Lake Skadar) tekne turu yapamadım çünkü Ankara’dan direkt uçtuğum için akşam saatlerinde vardım. İstanbul aktarmalı uçuşlar ise genellikle sabah saatlerinde varıyor ve gölde tekne turu yapmaya vakit kalıyor.
Havalimanından göle ulaşmak yarım saat kadar sürüyor. Arabanızı şuraya park edip köprünün iki yanında dükkanları bulunan tekne şirketlerinden birine gidebilirsiniz. Yoğun bir sezonsa önceden rezervasyon yaptırmak da mantıklı olabilir tabii. Tekne gezileri yaklaşık 2 saat kadar sürüyor. Kano kiralama imkanı da var diye biliyorum.
İşkodra Gölü, büyük bölümü nilüferlerle kaplı ve çevresi dağlarla çevrili bir göl olduğu için muhteşem bir doğal güzellik sunuyor. Ayrıca 270’ten fazla kuş türüne ev sahipliği yapıyor. Bana burada bulunan Pelikan Restoran’ı da çok tavsiye ettiler. Tekne turundan sonra güzel bir yemek yiyip Budva’ya doğru yola çıkabilirsiniz.

İşkodra Gölü (Fotoğraf: Envanto Elements)
İşkodra’dan Budva’ya ulaşmak yaklaşık 1 saat kadar sürüyor. Budva’ya varıp otelinize yerleştikten sonra hala vaktiniz varsa (Uçağınız çok erken saatteyse Budva’ya erken varabilirsiniz) sahildeki parkın hemen arkasındaki limandan (konumu için tıklayın) kalkan taksi botlara binerek hemen karşıdaki adada (Sveti Nikola Adası) denize girebilirsiniz.
Sveti Nikola Adası denizi de manzarası da güzel bir ada. Ancak deniz taşlık olduğu için yanınıza deniz ayakkabısı almanızı öneririm. Şezlongların 25€ olması can sıkıcı ama kendi havlunuzu serip oturabileceğiniz yerler de var tabii.

Kıyısında Hawai Beach olarak bilinen plaj olan Sveti Nikola Adası’na taksi botlarla ulaşabilirsiniz.
2. Gün: Budva Plajları: Sveti Stefan, Mogren ve diğerleri
Budva’daki ikinci günümüzü tamamen deniz tatiline ayırdım. İlk durağımız Sveti Stefan!
Budva’dan Sveti Stefan’a gitmek yaklaşık 20 dakika sürüyor. Alt taraflara inmeden önce ana yoldaki ceplerde (şurada bir yerde) durup bu muhteşem manzaraya bakmayı ihmal etmeyin. Bu ülkenin en ikonik manzaralarından bir tanesi.
Adaya yukarıdan bakmak için taa St. Sava Kilisesine kadar (konumu burası) çıkanlar da var ama bence yoldan görünen manzara yeterince güzel. Yine de karar sizin tabii.

Sveti Stefan
Aşağıda gördüğünüz, kıyıya kısa bir yol ile bağlanan bu ada aslında eski Sveti Stefan yerleşimi. Adını adada bulunan Sveti Stefan kilisesinden alıyor. 15. yüzyıldan kalma evleri ve bu evleri çevreleyen surlarıyla küçük bir balıkçı kasabasıymış vakti zamanında. 1950’lerde bir şirket gelip tüm yarımadayı satın almış. O günden beri ada halka kapalı lüks bir otel. Dolayısıyla halka açık değil ve içini gezemiyoruz. Dönem dönem rezervasyonla ziyaretçi alıyorlarmış ama bunun için ciddi paralar ödemek gerekiyor.
Peki adaya giremiyorsak ne yapıyoruz? Kendimizi plaja atıp yüzüyoruz. Burada arabanızı park edebileceğiniz bir tane park yeri var diye biliyorum. Saatlik ücreti 4€ ama maalesef yola bırakılan arabalara ceza yazıldığı için fazla bir seçenek yok.
Plaja indiğinizde şezlong kiralamak isterseniz, şezlong setine 30€ vermeniz gerekiyor. Bunun yerine şezlongların bittiği yere gidip havlunuzu sermek ücretsiz elbette. Plaj küçük çakıllardan oluşuyor ama çakıllar o kadar küçük ki batmıyor, rahatsız etmiyor. Deniz inanılmaz berrak, tertemiz. Akıntı yok, dalga yok. Hızlı derinleşiyor ve hafif serin. Manzara zaten eşsiz. Kesinlikle denize girmekten en keyif aldığım yerlerden biri oldu burası.

Adaya yakın kısımdaki plaj ücretsiz. Koyun diğer kısımlarında ise şezlong kiralayabileceğiniz yerler var.
Bence Sveti Stefan’ın tek sıkıntısı burada düzgün bir tesis olmaması. Yani duş ve tuvalet yok. İki tane dandik soyunma kabini var o kadar. Dolayısıyla tuvalete gitmek istediğinizde mekanlardan birine girip oturmanız gerekiyor. Manzara güzel olduğu için çok da dert olmuyor mekâna geçmek. Şezlonglar da daha ucuz olsa her şey çok tatlı olacak.
Sveti Stefan’ın hemen yanında Milocer Beach’in olduğu koy var. Oraya da bir göz atmak isterseniz şu yolu takip edebilirsiniz. Ağaçlık bir yoldan kısa bir yürüyüş yapıyorsunuz. Yolda Sveti Stefan’ı farklı açılardan fotoğraflama imkanı da oluyor. Yamaç köşeleri ve ağaç gölgelerinden faydalanarak doyasıya denize girebiliyorsunuz.
Eski Karadağ gezi rehberlerinde bu plajın otele ait olduğu ve ücretsiz kullanılamadığı yazıyor ama en azından bir senedir herkese açık. Oteller yerel yönetimle davalık olmuşlar. Plajı kullanamadıkları için plaj da halk plajına dönüşmüş. İleride ne olur bilmem ama şu anda (2025 itibarıyla) gönül rahatlığı ile kullanabilirsiniz.
Yeterince yüzüp keyif yaptıktan sonra dönüş yolunda uğrayabileceğiniz birkaç plaj daha var. Buranın en çok övülen plajı Queens Beach. Burası Sveti Stefan’a çok çok yakın ama arabanızı park ettikten sonra uzun bir yürüyüş yapmanız gerekiyor. Biz bunu göze alamadık. Yine de aklınızda olsun çünkü denizi de doğasının güzelliği de çok övülüyor. Duş ve tuvalet imkanı yok. Burası da eskiden otelin özel plajı olduğu için dışarıya kapalıymış ama şu anda halka açık.

Mogren Plajı ve plaja giden yürüyüş yolu
Şimdi Budva’ya dönüp Mogren Plajı’na gideceğiz. Bu plaj hakkında duygu ve düşüncelerim biraz karışık aslında. Ben gittiğimde deniz pisti ve yüzmekten çok keyif alamadım. Ama genel olarak yorumları çok olumlu olduğu için o pislik (muhtemelen geminin biri sintine bıraktı) bana denk geldi diye düşünüyorum. Yine de sadece plaja gidiş yolunu yürümek için bile gitmeye değer bence. Gitmişken denize girip girmemek size kalmış.
Mogren Plajına gitmek için aracınıza vedalaşmanız gerekiyor. Haritada işaretlediğim yere kadar arabayla gelemezsiniz. Buraya yakın park yerlerinden birine park etmeniz lazım. Araçtan içince Budva Ballerina olarak bilinen heykelin yanına gelip o yolu takip edin. O yol sizi bu plaja ulaştırıyor.
Budva Ballerina da kentin simgelerinden bir tanesi sayılan hoş bir heykel. Efsaneye göre denizci sevgilisine kavuşamayan bir balerinin anısına yapılmış. Hikâyenin denizci kaza geçirmiş / hiç dönmemiş gibi varyasyonları var. Gerçeklik payı nedir bilemiyorum ama eski şehri silüetinin önünde denize karşı dans eden bir heykel görmenin estetik haz veren bir tarafı var gerçekten.

Yoldan görünen şehir manzarası ve Dans Eden kız (Budva Ballerina) heykeli.
Plaja doğru yürürken solunuzda denize doğru uzanan eski şehir, sağınızda rüzgârın ve dalgaların aşındırdığı sarp bir yamaç kalıyor. Plaja ulaştığınız ilk koya Mogren I deniyor. Eğer ilerlemeye devam edip kayaların içerisindeki delikten geçerseniz Mogren II adlı diğer koya ulaşıyorsunuz. O delikteki paslı demir iskeleden çıplak ayak yürüyen insanları görünce küçük bir şok geçirmiştim.
Öğleden sonra yamacın gölgesi plaja düştüğü için gölge yer bulmak kolay. Havlunuzu serip yatın, Şezlonga 30€ vermeye hiç gerek yok. Zaten şezlonglar çok dip dibe ve kalabalık. Duş da var, tuvalet de, soyunma kabini de. Denize girmek isterseniz mutlaka deniz ayakkabısı kullanmanızı öneririm. Girişteki sivri sivri taşlar tat kaçırır yoksa.

Mogren I plajından Mogren II plajına geçiş.
Plajın hemen arkasında oturup bir şeyler yiyip içebileceğiniz alanlar da var. Personele biraz gıcık oldum. İşinden, orada olmaktan, hayattan, her şeyden nefret eden bir grup insanı toplayıp zorla çalıştırıyorlarmış gibi bir havaları var. Yine de manzaranın hatırına görmezden gelebiliyorsunuz.
Bence bir gün için bu kadarı yeterli ama Budva’da daha uzun vakit geçirecekseniz ya da araya başka koylar da sıkıştırmak isterseniz diye Sveti Stefan, Queens Beach, Milocers Beach ve Mogren dışında kalan diğer popüler Budva plajlarından da bahsetmiş olayım:
Jaz Beach: Budva’ya çok yakın, büyükçe bir plaj. Plajın sol tarafı taşlık, sağ tarafı daha çok kum. Bazı bölgelerde yosun olduğu için oturmadan önce plajı gezip ideal bir nokta bulmak isteyebilirsiniz. Yüksek sezonda çok kalabalık oluyormuş yani çok kafa dinlemelik bir yer olmayabilir. Marketi de oturabileceğiniz mekanları da var.
Becici Beach: Budva’ya çok yakın, azmederseniz yürüyerek bile gidebileceğiniz kocaman bir plaj burası. Küçük taşlardan oluşan çakıl ağırlıklı bir kumsalı var. Kimi yorumlar “deniz tertemiz” derken kimi yorumlar suda yüzen çöplerden bahsediyor. Sanırım denizin güzelliği biraz akıntının yönüne, yani şansa bağlı. Deniz hızlı derinleşiyor ve yüksek sezonda çok kalabalık olabiliyor.
Ploce Beach: Beach club tarzında, çeşitli etkinlikler, müzik ve partiler olan bir yer. Havuz, kaydırak, denize inen merdivenler ya da plaj gibi çeşitli seçenekler sunuyor. Budva’dan tekneyle gidip dönmek de mümkün kara yoluyla ulaşmak da..

Budva Old Town’a bitişik olan Ričardova Glava plajı
Perazica Do beach: Burası nispeten daha sakin ve huzurlu bir plajmış ama plaja inen yolun biraz sıkıntılı olduğu söyleniyor. Denizin içinde büyük taşlar olabildiği için deniz ayakkabısı kullanmak isteyebilirsiniz. Barlar ve şezlong kiralayan yerler mevcut.
Budva’nın içinde de plajlar var bu ardada. Old Town kurlarına bitişik olan Plaža Ričardova Glava ve Pizana Beach’ten denize giren çok fazla kişi vardı. Slovenska Plaža da şehrin neredeyse içinde ama suyun çok temiz olmadığı söyleniyor.
3. Gün: Budva’dan Kotor’a…
Sabah Budva’da güzel bir kahvatı yapıp old town’ı gezmeye başlayabilirsiniz. Budva’nın çok küçük bir Old Town’ı olduğu için 1-2 saat ayırmanız yeter de artar bile.
Tamamı surlarla çevrili eski şehir meydanına Main Gate, Iron Gate ya da Pizanela Gate adlı kapılardan girebiliyorsunuz. Plajdan dolaşırsanız oradan da içeri girebilirsiniz.
Ana kapıdan girince, plaja çıkan kapıya kadar ilerlerseniz, Şairler Meydanı’na geleceksiniz. Burası küçük sevimli bir meydan. Sokak müzisyenleri ya da dans gösterileri gibi kimi kültürel etkinlikler genellikle bu meydanda oluyormuş. Buradan surların dışında kalan plaja çıkıp ortamı görüp tekrar surların içine geri dönebilirsiniz.

Virgin Mary Kilisesi ve Budva Şehir Müzesi
Buradan biraz daha ileriye gittiğinizde Kiliseler Meydanı’na ulaşıyorsunuz. Çan kulesini şehrin pek çok yerinden görebileceğiniz Saint John the Baptist Kilisesi (Yerliler Saint Ivana diyor) tam burada yer alıyor. 7. ye 13. yüzyıllar arasında yapılıp tekrar onarılan kilise şehrin en önemli yapılarından biri kabul ediliyor. İçerisindeki İsa mozaiği ayırt edici özelliklerinden bir tanesi.
Bu arada genel olarak Karadağ’daki kiliselerin orta ve güney Avrupa’dakiler kadar süslü ve ihtişamlı olmadığını not düşmüş olayım. Güzel resimler olabiliyor ama mimari olarak genellikle daha sade, minimal yapılar.
Meydana bakan diğer bir bilir kilise ise Holy Trinity Kilisesi. Burası da bir Ortodoks kilisesi. Girişi meydan tarafında değil arka tarafta. Yapım tarihi ise 19. Yüzyıla denk geliyor. Girişi ücretsiz ve içerisinde güzel resimler mevcut.

Holy Trinity Kilisesi ve Saint John the Baptist Kilisesi
Bu kilisenin hemen arkasında denize bakan bir manzara noktası ve Virgin Mary (Santa Maria) kilisesi var. 9. yüzyılda inşa edilen taş binası oldukça tatlı. İçerisi ise kilise olarak kullanılmıyor. Burada dönem dönem değişen çeşitli geçici sergiler oluyor. Ben gittiğimde Yugoslav Savaşları öncesindeki gerginlik dönemini anlatan bir sergi vardı, ücretsiz olarak gezdim.
Burnun en ucuna ilerlediğinizde Budva Hisarı’a (Citadela Budva) çıkabileceğiniz bir yer var. Bilet ücreti olan 5.5 € bence biraz pahalı ama yukarıdaki manzara muhteşem. Old Town’ı tepeden görebileceğiniz bir burca çıkma şansınız oluyor ama bunun dışında pek bir şey yok. Kütüphane’de gerçekten kitap okunabiliyor mu onu çözemedim. Gemi maketleri kısmı da çok cezbedici değil. Yine de manzarayı beğendiğim için çıktığıma pişman değilim.

Budva Hisarı’nın tepesinden görünen Old Town Manzarası
Hisarın üzerinde pahalı bir restoran (Citadela Restaurant) da var. Atmosferi ve manzarası muhteşem ama yemek kalitesi fiyatlarına değiyor mu hiçbir fikrim yok. Yine de bahçesine bakarken “Şöyle bir evim olsa ömrüm uzar” demekten alamadım kendimi.
Hisardan inip karşınıza çıkan duvardan aşağı bakarsanız, eski Roma hamamı kalıntılarını göreceksiniz. Saint John the Baptist Kilisesi’nin hemen arka tarafında kalan kalıntılar çok derinde olduğu için kazılıp açığa çıkarılmamış ama yine de duvarları, planı ve ana hatları yukarıdan görebiliyorsunuz.

Budva Sokakları
Buradan sonra ne yapacağınız size kalmış. Ara sokaklara girip çıkarak her yeri görebilir, dükkanlara bakabilirsiniz. Şehir surları üzerinde yürüyüş yapılabilen bir rota vardı ama yakın zamanda kapandığına dair bir şey okudum. Şansınızı denemek isterseniz şu konuma bir bakabilirsiniz.
Budva’nın küçük bir şehir müzesi de var. İçeride Illirya, Helenistik dönem ve Roma döneminden kalma bir mozaik ve birkaç arkeolojik buluntu var. Venedik döneminden kalma birkaç eşya ve yerel kıyafetler de sergileniyor. Giriş ücreti ise 3€.
Müze’de sergilenen Roma nekropolü kalıntıları, Main Gate’den çıktıktan sonra az ilerinize göreceğiniz alandan çıkartılmış (konumu için tıklayın). Gezinizi noktalarken oraya da bir göz atabilirsiniz ama beklentinizi yüksek tutmayın.

Şimdi Kotor’a geçme vakti. Doğrudan Kotor’a geçmek yerine yol üzerinde uğrayabileceğiniz birkaç yerden de bahsetmiş olayım.
Dilerseniz yola çıkarken Budva’nın hemen çıkışında yer alan Fort Mogren’de kısa bir mola verebilirsiniz. Burada eski kale kalıntıları var ama tamamen kendi haline bırakılmış virane bir şekilde duruyorlar. Bence epey güzel bir manzarası var. Kendi aracımla gezmediğim için ben pas geçtim ama bir küçük aklım kalmadı değil.
Benim planıma uymadığı için pas geçtiğim ama yapılmasını önerdiğim bir diğer aktivite ise teleferiğe binerek Lovcen dağının eteklerine çıkmak. Teleferiğe Kotor’a giderken yol üzerindeki bu noktadan çıkılıyor. Budva’dan gelirken 35-40 dakikada ulaşırsınız. Arabanızı otoparka bırakıp teleferikle yukarı çıktığınızda Kotor Körfezini ayaklarınızın altına seren muhteşem manzaralar görebiliyorsunuz. Manzaralı restoranlar, trekking rotaları ve Atv veya bisiklet kiralayabileceğiniz yerler var. En popüler aktivite ise Alpine Coaster adlı raylı araca binmek. Kalabalık zamanlarda Alpine Coaster’ın önünde çok sıra olduğu için “fast track” bileti almanızı tavsiye ediyorlar. Burada gün batımı izlemek de popüler aktivitelerden.

Alpine Coaster
Eğer teleferiğe binmek yerine tepelere kendi aracınız ile çıkmak isterseniz Serpentine Road adı verilen meşhur yolu takip ederek dağın diğer yakasına doğru tırmanabilirsiniz. Buraya şoförlüğüne güvenen çıksın derim çünkü dar virajlarda otobüsle karşılaşınca yolu açacak manevralar yapmak gerekiyor.
Yolu beni gerdiği için hiç teşebbüs bile etmedim ama Serpentine Road’u çıkanlar muhteşem bir manzara ile ödüllendiriliyor gerçekten. Burada manzaranın keyfini çıkarabileceğiniz birkaç nokta şu şekilde:
Manzara terası konumu 1
Manzara terası konumu 2
Horizont Bar konumu

Dobrota’nın Kotor’a yakın kesimlerinde güzel mekanlar var.
Eğer günbatımı saatlerinde Kotor’a gelmiş olursanız Dobrota’ya doğru deniz kenarında yürüyüş yapabilirsiniz. Burada manzara epey keyifli. Akşam yemeği seçenekleri de bol olduğundan günü burada bitirebilirsiniz.
Eğer teleferikle yukarı çıkmazsanız (rüzgarlı havalarda kapalı olabiliyor) o zaman son güne yazdığım Kotor Old Town gezisini bugün de yapabilirsiniz.
4. Gün: Kotor Kalesi ve Tekne Turu
Bugün sabah erkenden Kotor Kalesi’ne çıkabilirsiniz. Erkenden dememin nedeni öğle sıcağına kalmamanız. Bin küsür basamaktan oluşan uzun ve yorucu bir yürüyüş olacak. Yanınıza su almayı unutmayın. Yukarıda sadece “cheese shop” adlı bir dükkan var soğuk içecek satan. O da epey tepelerde kalıyor.
Bu surların yapımına 9. yüzyılda başlanmış ve tamamlanıp şehir ile birleşecek hale gelmesi 14. yüzyılı bulmuş.

Yamaç boyunca yukarı kadar çıkan o surar Kotor Kalesi’nin surları
Kaleye çıkış şu noktadan başlıyor. Buradaki çıkış ücretli ve 15€ ödemeniz gerekiyor. 1350 basamak çıkılan bir tırmanış bu. Bu tırmanışa bu kadar para ödemek istemeyen insanlar alternatif bir rota oluşturmuşlar. O rota da tam olarak bu noktadan başlıyor ve bir noktada surların arasındaki pencere benzeri bir açıklıktan diğer yola bağlanıyorsunuz. Pencere yüksekte ama burada merdiven, sandalye gibi bir şeyler oluyor genellikle.
Sanırım bu ücretsiz yol biraz daha uzun sürüyor (50 dakika kadar) ama merdiven değil yokuş olduğu için daha rahat çıkıldığını söyleyenler var. Bence her iki yolu da yürüyenlerin videolarını seyredin ve ona göre karar verin.
Küçük bir uyarı. Bazı kişiler ücretsiz yoldan çıkıp geri dönüşte ücretli yoldan iniyorlar. Bu belki gece saatlerinde ya da kış aylarında işe yarayabilir ama normal zamanda sizi para ödemekten kurtarmaz. Çünkü çıkışta da bilet kontrolü var. Çıkışta almadığınız bileti dönüşte aldırtırlar size. Ödemek istemezseniz “git nereden girdiysen oradan çık o zaman” diyorlar. Siz de o tırmanışı tekrar yapmak zorunda kalıyorsunuz.

Kale’ye tırmanırken görünen manzara (Fotoğraf: Envanto Elements)
Kaleye ücretli yoldan çıkarken yolda ilk olarak Our Lady of Remedy Kilisesi karşılıyor sizi. Eğer en tepeye kadar çıkmak istemiyorsanız şu noktaya kadar devam edip manzaraya bakabiliyorsunuz.
Daha da ilerlemek isterseniz terk edilmiş, harabeye dönmüş bir yerleşimin izlerini de göreceksiniz. Burada dışarıdan sağlam görünen ama içi tamamen viran durumda olan Saint Jurah kilisesi de var. Buradan ulaşabileceğiniz en yüksek manzara noktasına kadar (konumu şurada bir yerde ) çıkıp geri dönebilirsiniz. Daha da davam etmek isteyenler ormanın içinden taa Serpentine Road’un çıktığı yere kadar çıkıyorlarmış ama gerek var mı bilemedim.
Çıkması, inmesi, dinlenmesi, fotoğraf çekmesi derken bu aktivite 2,5 saat civarı vaktinizi alabilir. Yorgun olacağınızdan, bugüne tekne turundan başka aktivite eklemenizi önermiyorum. Tekne turunuzu isterseniz Get Your Guide gibi sitelerden ya da sağda solda dükkanları bulunan seyahat acentelerinden alabilirsiniz. İsterseniz çoğu botun kalktığı şu parka gidip stantları gezerek seçebilirsiniz. İçinize mutlaka mayo giyin ve havlu alın çünkü turların çoğunda yüzme molaları da var.

Denizden görünen Perast manzarası ve St. George Adası
Standart bir turda önce Perasta doğru gidip şehri denizden görüyorsunuz. Halen manastır olarak kullanıldığı için ziyarete kapalı olan St. George Adası‘nın yanından geçip Our Lady of the Rocks Kilisesi’nin bulunduğu adaya demirliyorsunuz. Bize adada 20 dakika zaman tanıdılar.
Our Lady of the Rocks Kilisesi’nin ilginç bir hikayesi var. 1452 yılında burada bir tehlike yaşayan bir balıkçı buradaki bir kayalığa çıkmış ve kayalıkta bir Meryem Ana’nın freski bulmuş. Bunun bir işaret olduğunu düşünmüş ve buraya bir kilise inşa edilebilmesi için taşlar taşımaya başlamış. Nitekim Venedik döneminde Meryem’in denizcilerin koruyucusu olduğuna dair bir inanç da varmış.
Getirdiği taşların sayısı arttıkça kayalık da büyümeye başlamış. Adaya taş götürüp bırakmak zamanla, balıkçılar ve denizciler arasında bir geleneğe dönüşmüş ve en nihayetinde burada yapay bir ada oluşmuş. Adanın düzleştirilmesi ve üzerine bir kilise inşa edilmesi 1722 yılını buluyor. Hala her yıl 22 Temmuz’da “Fašinada” festivalinde teknelere binerek ada etrafına taş atmaya devam ediyorlar.

Our Lady of the Rock Kilisesi
Burası kulağa bir turist tuzağı gibi geliyor olabilir yerliler için gerçekten kutsal bir yer. Kıyafetiniz uygun değilse zaten kiliseye giremiyorsunuz ama adada da mayoyla, pareoyla dolaşmanız hoş karşılanmıyor. Ada da kutsal yani. Kiliseye giriş ücreti 3€ ve içeride küçük bir müze de var. Kiliseyi gezmeseniz çok bir şey kaybetmezsiniz ama adada olmak keyifli.
Buradan çıkınca Tivat’ın lüks limanı Porto Montenegro’nun önünden geçip, eski denizaltı tünellerine yöneliyorsunuz. Yugoslavya ordusunun 1970’li yıllarda inşa ettiği bu tüneller 100 metre uzunluğunda ve 10 metre derinliğe sahip. Soğuk savaş yıllarında tünellerin ağzı sahte taşlarla kapatılarak tamamen görünmez hale getiriliyormuş. Tekne turunda tünellerin içine tekneyle girip çıkabiliyorsunuz.

Denizaltı Tünelleri ve Mamula Adası
Turun bir sonraki durağı Mamula Adası. Körfezden çıkıp Adriyatik denizine ulaştığınızda göreceğiniz, ıssızlığın ortasında tek başına duran 200 m çapında bir ada burası. 1853 yılında boğazın güvenliğini sağlamak için buraya bir kale inşa edilmiş. Hatta adanın adı da kaleden sorumlu olan Avusturya-Macaristan generali Lazar Mamula’dan geliyor. II. Dünya Savaşı döneminde Mussolini adayı kontrolü altına alıyor ve burayı bir toplama kampına çeviriyor. Civar bölgelerden getirilen “suçlular” buraya hapsediliyor. Adaya inip gezemiyoruz çünkü bu ada da lüks bir otele kiralanmış durumda ve yalnızca otel misafirlerine açık.
Gezinin son durağı ise Blue Cave. Hani denize açılan mağaralarda ışık yukarıdan değil de, denizin altından kırılarak geldiği için su parlak mavi renkte görünür ya… İşte öyle muhteşem bir görüntü var burada. Ben mağarada yüzmek konusunda hevesliydim ama içeri girince biraz hevesim kırıldı çünkü içeride aşırı bir tekne trafiği var ve girip çıkan tekneler yüzünden aşırı mazot kokuyor. Neyse ki bizim tekne yüzme molasını mağaranın içinde değil hemen yanında verdi rahat rahat yüzdük. Deniz epey güzel ve beklediğimden çok daha ılıktı.

Blue Cave. Bakmayın böyle karanlık göründüğüne, aslında parlak turkuaz bir rengi var.
Bizim turumuz 3 saat sürdü ve kişi başı 35€ civarı bir şey ödedik (kalabalığız diye ufak bir indirim yaptı ama fiyatlar zaten 35€-40€ civarında). Yine sürat teknesiyle çıkılan 4 saatlik turlar da var. Onlar geziye 1-2 yüzme durağı daha ekliyorlar. “Yok sürat teknesi olmasın, sakin ve konforlu bir gezi olsun” isterseniz tur süreleri 6-7 saate, fiyatlar da yaklaşık 3 katına çıkıyor. Tam günlük turlar sabah erkenden çıkıyor ama kısa turlar günde 3-4 sefer düzenlendiği için öğleden sonra da çıkabiliyorsunuz tura.
Şehirlere uğrayan turlar da var bu arada. Ben körfezi kara yoluyla gezeceğim için şehirlere giden bir tekne turu tercih etmedim. Eğer sizin Perast ve Herceh Novi gibi şehirlere gitme fırsatınız olmayacaksa, buralara demirleyip gezme molası veren rotaları da tercih edebilirsiniz elbette.
Ben tekne turundan dönünce Dobtrota tarafına geçip deniz kenarında bir şeyler içtim ve sonrasında buradaki plajda (konumu için tıklayın) yüzmeye devam ettim çünkü hazır tuzlu ve mayoluyken; neden olmasın değil mi?

Kotor Plajı’nın ücretsiz kullanılabilen alanı
Sahilde şezlong kiralamak isterseniz setine 30€ vermeniz gerekiyor. Onun yerine biraz ilerleyip Kotor halk plajını ücretsiz bir şekilde kullanabiliyorsunuz. Peşinen söyleyeyim burada deniz pek güzel değil. Girişteki sivri taşlar yüzünden deniz ayakkabısı kullanmak gerekiyor. Ayrıca su berrak değil ve çok soğuk. Yine de manzara öylesine güzel ki burada yüzmeden dönmek istemedim.
5. Gün: Kotor Körfezi – Perast ve Herceg Novi
Ben bir günümü Kotor Körfezini (yabancılar Boka Bay diyor) kara yoluyla gezmeye ayırdım. Benim arabam olmadığı için çok esnek değildim ama siz yanınıza mayo alıp hoşunuza giden yerde denize de girebilirsiniz, rotaya başka gezi veya manzara noktaları da ekleyebilirsiniz. Ulaşımı hızlandırmak için arabalı vapurlardan da yardım alabilirsiniz ama o konuda benim pek bilgim yok, araştırmanız lazım. Yol gayet güzel bu arada. Sadece tüm körfezi dolaşmak biraz uzun sürüyor hepsi bu.
Biz ilk olarak Perast’a gittik. Kotor’dan Perast’a geçmek yaklaşık yarım saat sürüyor. İçeriye araç almadıkları için şehrin girişine ya da çıkışına park edip sonra buraya dönmeniz lazım. Park yeri meselesi biraz karışık maalesef. İnternette bir sürü kişi “bu park yeri ücretsiz olduğu halde bizden para istediler” yazmış. Kimileri adamların mafyöz tavırlarından rahatsız olduğu için parayı vermiş, kimileri çıkıp yol üzerine park etmiş. Ne yapmak lazım ben de bilmiyorum keşke sorsaydım bizim şoföre ama sormayı unuttum maalesef.
Perast küçük bir yer. Yapacak çok fazla bir şey yok ama çok huzurlu olduğu için o atmosferi yaşamak keyifli. Yerleşim taa İlliryalılar döneminde kurulmuş ve 1300’lü yıllarda yazılı kaynaklarda adı anılmaya başlayan küçük bir balıkçı kasabasına dönüşmüş. 1654 yılında Osmanlı buraya saldırmış ama alamamış. Perast Osmanlı için önemliymiş çünkü burası Kotor’u koruyan bir ön karakol gibi olduğu için stratejik önemi varmış. Bir de ayaklanmacılar burada organize olup Osmanlı topraklarına saldırıyorlarmış. Dolayısıyla hep Osmanlı’ya karşı tetikte yaşamışlar.

Perast’ın Our Lady of the Rock adasından görünümü
Perast tarihinin önemli dönüm noktalarından bir diğeri de 1624 yılındaki korsan saldırısı. Korsanlar buradan 415 kişiyi kaçırmış; şehri ve civar köyleri yağmalamışlar. Perastlılar bunca zaiyata rağmen şehri bırakmamalarını, korsanları püskürtene kadar direnmeye devam etmelerini bir kahramanlık hikayesi olarak anlatıyorlar.
Bu iki olayın da etkisiyle Perast Venedik Cumhuriyetinin çok değer verdiği bir yer haline gelmiş. Buraya pek çok ticari imtiyaz tanınmış ve şehir zenginleşmiş. Perast’ı yöneten 12 soylu aile hem çok zengin hem de birbirleri ile prestij yarışında olduğundan buraya çok sayıda saray inşa etmişler. Büyük bölümü 1600’lü ve 1700’lü yıllarda inşa edilen sarayların çoğu bugün otel olarak kullanılıyor. En eskilerinden bir tanesi olan Bujović Sarayı (Bujović Palace) ise Perast Müzesi olarak ziyarete açık.
Perast Müzesi’nin içerisinde tarihi belgeler, kentinin soylu ailelerinin portreleri ve aile yadigarları, kimi Osmanlı dönemine ait olan askeri ekipmanlar, yerel kıyafetler ve eski mobilyalar gibi kimi eşyalar sergileniyor. Odak Perast’ın Venedik kontrolünde olduğu dönemde. 8€’luk giriş ücretine değer mi bilemiyorum ama ben değmeyeceğini düşündüğüm için müzeye girmedim.

Kilisenin çan kulesi
Perast’ta çok sayıda tarihi kilise de var. Bunlardan en popüleri ise uzun çan kulesi ile şehrin silüetini şekillendiren Saint Nicholas Church. Çok görkemli bir kilise değil ama ücretsiz olarak girip gezebiliyorsunuz. Kilisenin çan kulesine çıkmayı ihmal etmeyin çünkü muhteşem manzaralar göreceksiniz. Tek sıkıntı çıkış yolunun herkese uygun olmaması. Eğile kıvrıla, karşıdan gelenlere yol vererek çıkmanız gereken epey saçma merdivenleri var. İner inmez Notre Dame Kilisesinin çanlarını çalmakta görevli olan “Quasimodo’nun neden kambur olduğunu anladım” dedim çünkü bir çan kulesine inip çıkmak ancak bu kadar kamburlaştırıcı bir deneyim olabilir. Çocuklar ve yaşı ileri insanlar için uygun değil kesinlikle.
Çan kulesine çıkmanın ücreti 1€. Çanların çaldığı saatlerde çıkışlar kapanıyor, sonra geri açılıyor.

Çan kulesinden manzara
Perast’ın ara sokaklarında dolaşıp mimariyi incelemek ve sahil boyunca yürümek dışında yapılabilecek şeylerden bir diğeri de taksi-botlara binip karşıdaki, Lady of the Rock Kilisesinin bulunduğu adayı ziyaret etmek. Biz bu ziyareti bir önceki günkü tekne turunda yaptığımız için tekrar gitmedik elbette. Eğer tekne turu yapmayacaksanız, limandaki teknelerden 5-6 €’luk bir ulaşım hizmeti alabilirsiniz. Kano kiralayıp adaya o şekilde geçmek de mümkün ama üzerinizde deniz kıyafetiniz olması lazım.
Son olarak buranın o iki meşhur adacığa ve körfezi bölen boğaza bakan muhteşem bir manzarası olduğu için deniz kenarında oturup manzaranın keyfini çıkarmanızı tavsiye ederim. Ben bir kahve içip “Perast Cake” denilen tatlılarını denedim. Bence çok bir olayı yok dümdüz portakallı kek. Eğer portakallı kek seviyorsanız yiyin elbette.

Perast Sahili
Perast’ı gezmek hatta oturup uzun uzun keyif yapmak en fazla 3 saatinizi alır. O da en fazla yani. Buradan çıkıp Herceg Novi’ye ulaşmak 45 dakikanızı alır. Herceg Novi tarihimiz açısından önemli bir yer çünkü 200 yıl kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyetinde kalmış ve o dönemin izleri hala sapasağlam karşımızda duruyor. Burası Kotor Körfezini Adriyatik’e bağlayan boğazı kontrol ettiği için stratejik olarak çok önemli bir yer. Şehir aslında 1382 yılında Bosna Kralı tarafından, “Sveti Stefan” adıyla kurulmuş ama sonradan “Yeni Şehir” ya da “Yeni Kale” adlarını almış. “Yeni Bosna” anlamına gelen Herceg Novi ise ilk kez 1700’lü yıllarda kayıtlara geçmiş bir isim.
Herceg Novi 1481 yılında Osmanlı Kontrolüne girmiş. 1687 yılında Venedik Cumhuriyeti almış, sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, sonra Fransa, sonra Dalmaçya Krallığı… Kısa bir bağımsızlık döneminden sonra ise Yugoslavya’nın bir parçası olmuş. Tüm bu mücadeleler şehri kaleler, surlar ve kulelerle dolu bir yer haline getirmiş.
Biz gezmeye yokuşun tepesinde kalan Kanli Kula’dan başladık. İsim ne kadar da “Kanlı Kule” gibi tınlıyor değil mi? Bu bir tesadüf değil elbette. Kale’nin Orta Çağ’dan kalma bölümleri olsa da büyük bir kısmı 1539 yılında bizzat Osmanlı İmparatorluğu tarafından inşa ediliyor. Bu adı almasının nedeni ise Osmanlı’nın bu kaleyi savunmak pahasına giriştiği iki büyük savaş. Savaşlarda çok kan dökülüyor ama Osmanlı kaleyi İspanyollar’dan da, Venediklilerden de (17.yüzyıla kadar) koruyor.
Kale ile ilgili karışık düşüncelerim var. Öncelikle tepeye çıkınca hem şehri hem boğazı öylesine güzel görüyorsunuz ki gerçekten tüm dünya kontrolünüz altındaymış gibi hissediyorsunuz. O dönemki savaşları, şehri almak ya da kaybetmemek için verilen mücadeleleri düşünmemek elde değil. Ama hemen arkanıza dönüp kalenin ortasına kurulan modern konser alanını görünce o atmosferden hemen çıkıyorsunuz. Sandalyeler, zemin, demir sahne parçaları… Eminim burada düzenlenen bir etkinliğe katılmak çok keyiflidir ama tarihi koklayabileceğiniz bir yer olmaktan çıkmış biraz.

Herceg Novi’deki Kanli Kula
Surlarda gezip, sarnıcı görüp, manzaraya bakıp, aşağıdaki tanıtım filminizi izledikten sonra bitiyor kale. 5€ giriş ücreti var. Ben gezdiğime hiç pişman değilim ama beklentinizi minimumda tutun.
Kaleyi gezdikten sonra kalenin hemen yanındaki merdivenlerden aşağı inebilirsiniz. Burası sizi eski şehir meydanına çıkaracak. Meydanda göreceğiniz 16 metrelik tarihi saat kulesi yine Osmanlı’dan kalma bir eser. 1667 yılında, Müslümanlar namaz saatlerini takip edebilsin diye yapılmış deniliyor. Saat kulesi kartpostal ve magnetlerde, hatta şehrin armasında bir şehir sembolü olarak çıkıyor karşımıza.

Herceg Novi’de Old Town’ın girişi ve saat kulesi
Saat kulesinin altından geçtiğinizde Belavista Meydanı’na çıkıyorsunuz. Meydanın etrafında restoranlar ve hediyelik eşya dükkanları var. Meydanın ortasındaki Saint Michael Archangel kilisesini de gezebilirsiniz.
Deniz yönünde doğru merdivenlerden indiğinizde (ki bu dar merdivenli sokak inanılmaz tatlı bir yer) View Point of Herceg Novi olarak işaretlediğim yere ulaşacaksınız. Buradan manzaraya bakıp geçmek yerine Saint Jeromes Kilisesi etrafında biraz turlamanızı öneririm. Aşırı huzurlu bir park / meydan var burada. Müzik okulunda şarkı söyleyen çocukların sesini dinleyerek palmiyelerin gölgesine oturmak bana baya keyif verdi şahsen.
Buradan Fort Mare‘a geçebilirsiniz. Google Maps’in çizdiği rota sizi aşağıdan dolaştırıyor ama buna hiç gerek yok. Geldiğiniz yerden o dar sokağa dönerseniz Fort Mare’ye ulaşırsınız.

Belavista Meydanı
Fort Mare “Deniz Kalesi” anlamına geliyor. Burası şehri koruyan en eski kulelerden bir tanesi. İlk olarak şehrin kurucusu olan Tvrtko I Kotromanić tarafından 1382 yılında yaptırılmış ama 17. yüzyılda Venedikliler tarafından onarılarak bugünkü haline getirilmiş.
Fort Mare’ın giriş ücreti 4€. İçerisi pek müze gibi değil genel anlamda kuleyi gezip yukarıdan manzaraya bakıyorsunuz. Girip girmemek size kalmış.
Buradan sonra isterseniz deniz kenarına inip yat limanına ve şehrin aşağıdan görünüşe bakabilirsiniz, isterseniz denize girersiniz, isterseniz ara sokaklara gire çıka eski şehrin her köşesini keşfedersiniz. Benim önerim geziniz bitip yorulduktan sonra Grandska Kafana olarak işaretlediğim mekana oturmanız çünkü burada bakmaya doyamayacağınız bir manzara var. İster yemek yiyin, ister bir kahve içip kalkın ama burada oturup manzaranın tadına varın derim.

Herceg Novi Sokakları
Bu arada şehirdeki İspanyol Kalesi (Španjola) bir süredir ziyarete kapalı. Bu nedenle rotaya eklemedim ama siz gittiğinizde açılmışsa dönüş yoluna geçerken arabayla buraya uğrayıp sonra yolunuza devam edebilirsiniz.
Rotaya eklemediğim bir diğer yer de Tito’nun villası. Ülkenin politik tarihinin izlerini bizzat Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin kurucusu ve devlet başkanı Josip Broz Tito’nun evini gezdiren rehberden dinlemek ilginç bir deneyim olmalı. Ancak müze sadece pazartesi, çarşamba ve cuma akşamları ziyarete açık. Öyle her istediğinizde gidip gezemiyorsunuz, rehberli turlara önceden kayıt olmanız gerekiyor.
Herceg Novi’de yapacaklarımız bu kadar. Buradan Kotor’a kara yoluyla dönmek 1 saat 20 dakika kadar sürüyor.

Kanli Kula’nın manzarası. Aşağıda Old Town, ileride Kotor Körfezi’ni Adriyatik’e bağlayan boğaz.
6. Gün: Kotor Old Town
Son günü Kotor’un eski şehir meydanını gezmeye ayırdım. Old Town’u gezmek yaklaşık yarım gün alan bir aktivite olduğu için son güne bıraktım ki akşam uçağı ile dönecekseniz günü tamamen değerlendirebilin. Eğer uçağınız daha erkense tatili bir gün daha uzatmayı ya da 3. günde teleferiğe binmek yerine Kotor’u gezmeyi düşünebilirsiniz.
Kentin Venedik Cumhuriyeti tarafından kontrol edildiği yıllardan miras kalan İtalyan mimarisi ve size kendinizi orta çağda hissettiren atmosferi ile old town başlı başına bir açık hava müzesi gibi. Dolayısıyla belirli bir rotayı izlemek yerine tüm ara sokaklara girip çıkarak keşfetmesi daha keyifli. Yine de görülmeye değer önemli yerlerden tek tek bahsedeceğim.
Kotor’un eski şehir merkezine Nehir Kapısı, Deniz Kapısı ve Gurdić Gate adlı üç farklı kapıdan girebiliyorsunuz. 16. yüzyıl kalelerinin ayırt edici özelliklerini taşıyan surları ve tüm kapıları görmenizi öneririm. Surların tepesine çıkıp yürüyüş yapmak için şu iki noktadan birini kullanabilirsiniz:
Deniz kapısı tarafındaki şu merdivenleri çıkıp sola dönerseniz surların üzerine çıkarsınız. Şu merdivenlerden çıkıp sağa doğru ilerlerseniz yine kendinizi surların üzerinde bulursunuz. Önce sola gidip manzaraya bakıp sonra yürüyüşe başlamak daha iyi bir fikir tabii.
Surların genişlikleri yer yer 15 metreye kadar ulaşabiliyor. Yükseklikleri ise 20 metreyi bulabiliyor.

Kotor Old Town’ın Deniz Kapısı
Gezinize Deniz Kapısı’ndan (Sea Gate) başladığınızı varsayıyorum. Bu kapı şehrin Venedik kontrolü altında olduğu 1555 yılında yapılmış. Ancak her detayı o yıllardan kalma değil. Şehrin Nazi Partisi’nin elinden kurtarıldığı 1944 tarihi ve eski Yugoslavya Devlet Başkanı Tito’nun “Hakkımız olmayanı istemeyiz, hakkımız olanı kimseye bırakmayız” sözü de bu kapının hemen üzerine işlenmiş durumda. Bu yazı yazılmadan önce kapının üzerinde bir Venedik Aslanı sembolü de varmış ama bu yazı yazılınca yerinden çıkarılmış.
Kapıdan girince hemen sağa dönerseniz kentin tarihini anlatan bilgilendirme panolarını ve şehrin küçük bir maketini görürsünüz. Geri dönüp kapının karşısında kalan alana baktığınızda 1602 yılından kalma saat kulesini ve utanç sütununu (pillar of shame) göreceksiniz.
Utanç sütununun ilginç bir hikayesi var. Kotor’da suç oranları çok düşük olduğu için kentin bir hapishanesi yokmuş. Bunun yerine suç işleyen kişileri bu sütunun başına dikip teşhir ediyorlarmış. Tüm bunların bulunduğu meydana Square of the Arms deniliyor bu arada.

Kotor sokakları ve ortada Utanç Sütunu
Sol taraftaki yolu takip ederseniz bir başka meydana ulaşıyorsunuz. Bu meydanda Kedi Müzesi var. İtiraf etmeliyim içeride sadece posterler, karpostallar ve resimler sergilendiğini bildiğim için sıkıcı bir müze olduğunu düşünüyordum ama tahmin ettiğimden daha çok keyif aldım. Küçük bir müze, gezmesi kısa sürüyor ama giriş ücreti sadece 1€ olduğu için gezmenin bir zararı yok bence.
Peki nedir bu kedilerin olayı? Bizim ülkemizde de her yerde kedi var ama biz konuya daha ziyade “birlikte yaşadığımız canlılar” olarak bakıyoruz. Kotorlular ise kedileri şehrin koruyucu ve kurtarıcısı sayıyorlar ve bu yüzden kedilere çok iyi davranıyorlar. Bir antik mısır değil tabii ama saygı duyma ve şans getirdiğine inanma olayları var.

Kotor’daki Cats Museum’da kedi konseptli illüstrastonlar, eski fotoğraflar, posterler ve kartpostallar sergileniyor.
Bu kedi sevgisi kara vebanın Avrupa’yı kırıp geçirdiği salgın dönemlerinden birinde başlıyor. Normalde şehirde hiç kedi yokken bir anda gemilerle gelen kediler beliriyor şehirde. Kedilerin gelmesini takiben şehirdeki salgın tamamen bitiyor. Muhtemelen kediler vebalı pireleri taşıyan fareleri avlıyorlar ama yerliler bu sebep sonuç ilişkisini pek kuramıyorlar ve kedilerin kentin talihini değiştiren uğurlu canlılar olduğuna inanmayı tercih ediyorlar. O inanç zamanla kentin kültürüne dönüşüyor.
Aynı meydana bakan bir diğer müze de Lapidarium. Şunu peşinen söylemeliyim ki bence ortada bir fiyat / performans sıkıntısı var. Lapidarium’a girmek için 5€luk bir bilet alıyorsunuz ve aynı bilet iki ayrı müzede daha geçerli oluyor. Ancak bu müzelerin hepsi çok çok küçük müzeler. Vaktiniz bolsa gezin elbette ama bütçeniz önemliyse ya da vaktiniz kısıtlıysa burayı atlamak size hiçbir şey kaybettirmez. Ne kadar küçük olduğunu kapıdan bakarak görebilirsiniz zaten.

Lapidarium’un içerisinde az sayıda tarihi buluntu var. Yanlarında açıklama yazıları yok.
Lapidarium, St. Michael Kilisesi’nin taş eserler müzesine dönüştürülmesi ile oluşturulmuş bir müze. Kilisenin altında 6. yüzyıldan kalma başka bir kilise daha olduğunu fark edince kazıp buradaki kabartmaları ve heykelleri çıkarmışlar. Yanına romanesk, gotik, rönesas ve barok dönemden kalan birkaç taş buluntuyu daha ekleyip müzeye dönüştürmüşler.
Buradan aldığınız biletle iki müzeye daha girebileceğinizden bahsetmiştim. Bunlardan ilki Solidarity Gallery (konumu için tıklayın). Burası bir resim galerisi ve içeride deprem sonrasında kentin kalkınmasına yardım etmek için komşu ülkelerden (Çoğu Hırvatistan’dan) gönderilen tablolar sergileniyor. Resme ilginiz varsa burayı görmekten keyif alabilirsiniz çünkü cam üzerine çalışılmış yağlıboya tekniği her yerde kolay kolay karşınıza çıkacak bir şey değil.

Solidarity Gallery
Aynı biletle girilebilen bir diğer yer ise Church of St. Paul. Burada da tarihi bir kilisenin kalıntılarını görebiliyorsunuz ve içeride geçici sergiler düzenleniyor. Ben gittiğimde içeride eski Karadağ fotoğraflarının sergilendiği bir sergi vardı (konumu için tıklayın).
Döneyim Lapidarium’um onduğu meydana. Buradan biraz daha ilerlediğinizde 1195 yılından kalma Sırp Ortodoks kilisesi olan Saint Luke Kilisesi çıkacak. Karıştırmıyorsam Rusya’dan gönderilen dev tablolar bu kilisedeydi. Saint Luke Kiliisesi’nin çok yakınında 1909 yılında inşa edilen Saint Nicholas Kilisesi var. Onun hemen yanında da bir Katolik kilisesi olan Saint Clare’s Church var. Bunların hepsi ücretsiz olarak görülebiliyor.

Saint Clare’s Church’ün içi
Hazır Nehir Kapısı’na bu kadar yaklaşmışken oradan da bir girip çıkın, surlara ve nehirdeki balıklara bir de o açıdan bakın derim. 1540 yılında yapılan kapı bir köprüyle nehri aşıp karaya bağlandığı için epey fotojenik bir nokta. 1538 yılında Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması şehre tam olarak bu noktadan saldırmış. Kapı da muhtemelen zarar gören eski kapının ya da surlarda açılan bir deliğin yerine yeniden yapılmış.

Kotor’un Nehir Kapısı Girişi
Buradan şehrin diğer ucuna doğru yürümeye başladığınızda Aziz Tryphon Katedrali’ni görüyorsunuz. 1166 yılında Romanesk üslupta inşa edilen katedral hem tarihi, hem büyüklüğü hem de kutsal emanetlere ev sahipliği yapması nedeniyle epey önemseniyor ve şehrim simgelerinden biri kabul ediliyor. Katedralin adandığı Aziz Tryphon ise şehrin koruyucu azizi sayılıyor.
Binanın ön cephesinde, bir tarafta 1166 diğer tarafında 2016 yazdığını göreceksiniz. İlki binanın orijinal yapım tarihi, ikincisi ize depremde gördüğü zarar nedeniyle onarılma tarihi. Alt katında kiliseyi, üst katında kiliseye ait eşyaların sergilendiği bir müzeyi görüyorsunuz. 4 €’luk giriş ücreti var.

Solda giriş kapısının yanındaki Kotor planı, sağda ise Aziz Tryphon Katedrali.
Şimdi şehrin en eski kapısı olan Gurdić Kapısı’na gidiyoruz. Bu arada yol üzerinde bir de denizcilik müzesi olan Maritime Museum var ama hakkında pek bilgim yok. İlginizi çekiyorsa şuraya uğrayıp ziyaret edebilirsiniz.
Gurdic Kapısı 9. yüzyılda inşa edilmiş ama sanıyorum şu anki hali 16. yüzyılda onarılmış hali. Kapıdan geçerken kapıyı açıp kapatan mekanizmanın kalıntılarını bile görebiliyorsunuz. Kapıdan çıkıp karşısına oturup UNESCO tarafından dünya mirası olarak tescillenen bu sur sistemini uzun uzun seyredebilirsiniz.

Gurdic Kapısı ve kapının dışından görünen surlar
Çıkışın azıcık ilerisinde Roma İmparatorluğu döneminden kalma bina kalıntıları da var ama epey atıl durumda bırakılmış. Gezi yolu da ya bilgi levhası yok. Yine de bir göz atmak isterseniz şuraya bakabilirsiniz.
Buradan sonra Gurdic Kapısı’nı geçince solunuzda kalan merdivenlerden çıkıp surların üzerinden yürüyebilirsiniz. Yukarıda, Campana Tower üzerinde o manzaraya karşı bir şeyler içebileceğiniz bir mekan da var. Servis pek iyi değil ama atmosfer keyifli.
Kotor gezimizin burada sonuna geldik. Dediğim gibi ben fikir vermesi açısından bir rota oluşturdum ama içeride kaybolup tüm ara sokaklara girip çıkmak en keyiflisi. Nitekim her yerde dönemin soylu ailelerine ait malikaneler, tatlı ara sokaklar ve tarihi meydanlar var.