Lizbon Gezi Rehberi ve Gezilecek Yerler

Lizbon Gezi Rehberi

Portekiz’in başkenti Lizbon’da 4 gün geçirmeye ne dersiniz? Haritalı yürüyüş rotaları, ulaşım, yeme – içme ve konaklama ipuçları; hatta gezilecek yerlerin tarihine ve mimarisine dair bilgilerin tamamı bu Lizbon gezi rehberinde! Fado, sarı tramvay, seramik karolar, manuelin mimarisi gibi detayların hepsini yeri geldikçe anlatacağım.

Aslında Portekiz’e gitmek hiç aklımda yoktu. Mart ayında boşluğum olunca, serin havada gezilebilecek ılıman ülkelerin bir listesini yaptım. Diğer ülkelerin tamamı vize randevusu alma zorluğundan elenince geriye Portekiz kaldı. Vizemi gayet kolay aldım, gittim gezdim ve çok keyif aldım. İyi ki gitmişim dedim ve şimdi seyahatinizi planlamak için ihtiyaç duyacağınız tüm bilgileri burada paylaşıyorum.

Lizbon Gezi Rehberi Rossio Meydanı

Rossio Meydanı

Lizbon Hakkında

Lizbon Gezisi Öncesinde Bilmeniz Gerekenler

 

Lizbon’a ne zaman gidilir?

Eğer Lizbon’a gezmek için gidiyorsanız, ilkbahar ya da sonbahar aylarını tercih etmelisiniz. Hani çok ideal bir hava vardır ya; terletmez de üşütmez de… İşte biz öyle bir havayı mart sonunda yakaladık. Üstelik yaz sezonunun aşırı kalabalıklarına da denk gelmemiş olduk.
Eğer denizin ve sahillerin tadını çıkarmak istiyorsanız, seyahatinizi yaz ayları için de planlayabilirsiniz. Ancak yüksek sezon nedeniyle kalabalık ve pahalı olabileceğini göz önünde bulundurun. Ayrıca hava nemli olduğu için hissedilen sıcaklık meteoroloji sitelerinde görünenden daha fazla olacaktır.

 

Lizbon’a ne kadar zaman ayırmak gerekir?

Lizbon’un içini geniş geniş gezmek için 3 gün yeterli. Bir gün günübirlik olarak Sintra’ya gitseniz, hava güzelse bir gününüzü de sahil kasabalarında (Estoril + Cascais) geçirseniz, toplam 5 gün yeterli gelecektir. Sonrasında iki gün de Porto’yu gezip seyahatinizi bu şekilde noktalayabilirsiniz.

3 Günde Lizbon’da neler yapabileceğinizi Haritalı Lizbon Gezi Rehberi bölümünde anlatıyorum. Sintra gezinizi planlarken de Sintra Gezi Rehberi yazımdan yararlanabilirsiniz.

Belem Semtindeki Kahramanlar Anıtı vce Belem Kulesi

Belem Semtindeki Kaşifler Anıtı ve Belem Kulesi

Lizbon’da Ulaşım

Lizbon’da ulaşım için çok fazla seçeneğiniz var. Şehir içinde metro, otobüs veya tramvay, şehir dışına çıkarken tren veya feribot. Elbette araba kiralamak da mümkün ama bence hiç gerek yok. Park yeri meselesi başınıza bela olabilir.

Toplu taşıma araçlarını kullanmak için tren ve istasyonlardaki bilet otomatlarından “navegante occasional” kart alabilirsiniz. Kartı alırken içerisine tek binişlik, bir günlük ya da kullandıkça ödemeli bilet yükleyebiliyorsunuz. Bu kart kişiye özel yani herkesin ayrı ayrı alması gerekiyor. Ayrıca kart hafızasında tek bir bilet türü tutabiliyor. Yani aynı karta hem tek binişlik, hem günlük yükleyemezsiniz. Karta yükleyebileceğiniz biletler şu şekilde:

Tam günlük kart: Hangi araçlarda geçerli olacağına göre (metro, feribot hatta bölgesel tren) farklı fiyatta günlük paketler var.

Zapping Kart: Aynı bizdeki akbil mantığı gibi öncen bir tutar yüklüyorsunuz, siz araçları kullandıkça o içerisindeki toplam bakiyeden bilet ücretini düşüyor.

Benim size önerim ise Bolt kullanmanız. Çünkü Portekiz’de Bolt gerçekten ucuz. Üstelik Portekiz’e özel bir sürü indirim yapıyorlar. %50’ler %30’lar havada uçuşuyor. Biz Roca Burnu’ndan Lizbon’a, 1,5 saatlik yolu 16€’ya geldik. Adam başı 8€ oldu. Yani otobüs ve tren arasında aktarma yapıp, durakta bekleyip, kalabalığı çekmekten sadece bir kahve parası pahalı!

 

Müze biletlerinizi önceden alın

Lizbon’un öyle çok da turistik bir şehir olmadığını düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Popüler yerlerin önünde öyle kuyruklar oluşuyor ki Paris’le yarışır. Haliyle bazı yerlere biletlerinizi önceden almanız gerekiyor. Yoksa girişte bilet bulamayıp kapıda kalma ihtimaliniz var. Aynı güne bilet bulsanız bile bilet almak için uzun kuyruklara girmek zorunda kalabilirsiniz.

Belem Kulesi ve Jeronimos manastırı mutlaka önceden bilet almanız gereken yerler. Sintra’daki saray ve malikaneler için de önceden bilet almak şart. Diğer yerlerde belki anlık bilet bulma sorunu yoktur ama ben olsam riske atmam.

Jeronimos Manastırı

Jeronimos Manastırı biletlerinizi mutlaka erkenden almalısınız.

Lizbon ucuz mu?

Lizbon diğer Avrupa kentlerine kıyasla biraz daha ucuz bir şehir ama öyle aşırı bir ucuzluk da yok. Müze girişleri bilet başı 7,5€ – 20€ arasında değişiyor. Ben yemeklere 15-20 €, sandviçlere 6 € vermişim. Bira pahalı, hamur işi ve kahve ucuz. Otelin geceliğine 190 € ödemişim; o biraz pahalı tabii.

Açıkçası, gitmeden önce daha ucuz bir yer olacağını düşünüyordum ama öyle olmadı. Ne ucuz, ne pahalı desem yeridir. Tabii bu yazdıklarım hep 2026 fiyatları.

Lizbon Sokalarından detaylar

Lizbon Sokalarından detaylar

Şehir Kartları

Lizbon’un resmi kartı olan Lizbon Card hem ücretsiz toplu taşıma hem de pek çok müzeye ücretsiz giriş imkanı sunuyor. 24 saatlik kart 31€, 48 saatlik kart 51€, 72 saatlik kart ise €62.

Geçerli olduğu yerler arasında Saint Jorge Kalesi, Jerónimos Manastırı, Belém Kulesi, Lisboa Story Centre, National Tile Museum ve National Coach Museum gibi önemli müzeler var. Ayrıca toplu taşımayı da ücretsiz olarak kullanabiliyorsunuz.

Yalnız bu kartın çok önemli bir eksisi var. Lisboa Card fiziksel bir kart. Lisbon Card resmi sitesinden kartınızı online olarak aldığınızda size sadece Voucher veriyor ve siz Lizbon’a gidince voucher’ınızı verip fiziksel kartınızı teslim alıyorsunuz. Kartı oraya varınca almak, Jeronimos Manastırı ya da Belem Kulesi gibi erkenden bilet almanız gereken yerlere bilet bulamama ihtimali yaratıyor. Çünkü kart bilet yerine geçmiyor. Kartı aldıktan sonra ücretsiz biletlerinizi mutlaka önceden almanız lazım.

Evet Lisboa Card sahiplerine ayrı kontenjan açılıyormuş ama kontenjan da sınırlıymış. Yani kartı alıp ertesi güne bilet bulmak her zaman mümkün olmayabiliyor. Ben kendi adıma bu riski almak istemedim ve Lisboa Card almak yerine müzelere tek tek bilet almayı tercih ettim.

Santa Justa Asansörü ve Alfama Manzarası

Santa Justa Asansörü ve Alfama Manzarası

Lizbon Havalimanı

Lizbon Havalimanı ile ilgili birkaç uyarıda bulunmam lazım. Öncelikle döneceğiniz gün uçağınızın kalktığı kapıya mümkün olduğunca erken gidin. Ben pasaport kontrol sırasına uçuşuma 1 saat 15 dakika kala girdim. Çıkış işlemlerimi tamamladığımda uçağımın kalkış saatini 20 dakika geçmişti. Öyle uzun ve yavaş ilerleyen bir sıra. Uçağı kaldıramadılar çünkü tüm yolcular aynı sıraya sıkışıp kalmıştı.
İkinci olarak çoğu büyük şehrin havalimanında olduğu gibi bu havalimanı da birden çok terminalden oluşuyor. Terminaller birbirine uzak olduğu için aralarında otobüsle ulaşım var.

Havalimanından şehre ulaşım için terminal 1’in çıkışındaki metro istasyonunu veya terminalin önünden kalkan otobüsleri kullanabilirsiniz. Eğer Bolt çağıracaksanız onların yolcu alma noktaları da Terminal 1’in otopark girişinde. Aracı oraya gidince çağırmanızı öneririm çünkü yakında bekleyip, 2-3 dakikada geliyorlar.

 

Lizbon’un Tarihi

Lizbon’da hayat demir çağında yani MÖ. 1000 civarında başlamış. MÖ 2. yüzyılda Roma kontrolüne girmiş ve Romalılar kente Olisipo adını vermiş. Batı roma çökünce çeşitli krallıklar arasında el değiştirmiş. 716 yılında ise Müslüman ordularının İberya’yı fethetmesiyle, Lizbon da Endülüs‘ün bir parçası olmuş. 400 yıldan uzun süren bu Müslüman idaresinin etkilerini bugün en çok mimaride görüyoruz.
O yıllarda Portekiz daha kuzeye, Porto civarına sıkışmış durumda. 1147 yılında Portekiz kralı Afonso Henriques, İkinci Haçlı Seferi’ne katılan İngiliz, Norman, Alman ve Flaman ordularının da gücünü arkasına alıp Lizbon’u ele geçirmiş.

Lizbon’un konumu çok stratejik. Doğrudan Atlas okyanusuna açılıyor, Tejo Nehri sayesinde İberya’nın içlerine kadar ulaşabiliyor. Haliyle ele geçirildiği anda ticaret ağının önemli bir parçası oluyor. Büyüyüp güçleniyor. Zamanla Lizbon sadece ticaretin değil siyasetin, tüm ekonominin ve dinin de merkezi oluyor. 15. ve 16. Yüzyıllarda coğrafi keşifler Portekiz’i dünyanın en büyük imparatorluklarından biri haline getirirken, Lizbon’da tüm bu zenginliğin başkenti oluyor.

Aşırı bir zenginleşme ve güçlenme tüm hızıyla sürerken çok büyük bir felaket yaşanıyor ve Portekiz’de bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Evet, 1755 depreminden bahsediyorum. 8.5 ila 9 büyüklüğü arasında olduğu tahmin edilen deprem kentin merkezini dümdüz ediyor. Tsunami ve söndürülemeyen yangınlarla birlikte hasar ve can kayıpları artıyor.

Carmo Rahibe Manastırı

Depremde yıkıldığı haliyle korunarak bir nevi deprem anıtına çevrilen Carmo Rahibe Manastırı

Hani bugün şehrin tarihi dokusunu görmek için Alfama’ya gidiyoruz ya… Bunun nedeni, Alfama’nın (muhtemelen kayalığa oturduğu ve yüksekte kaldığı için) kentin depremden en az etkilenen eski yerleşimlerinden bir tanesi olması. Öte yandan Baixa semti neredeyse tamamen dümdüz olduğu için, 1700’lerin ikinci yarısında sıfırdan inşa edilmiş. Elbette Baixa’nın değerini azaltmıyor çünkü 18. Yüzyıl’da sistematik olarak planlanıp sıfırdan inşa edilen ilk Avrupa kentinin ne kadar güzel olabildiğini gösteriyor bize. Geniş caddeler, düzenli sokaklar ve havadar meydanlarıyla insana kendisini gerçekten iyi hissettiriyor.

Portekiz’de monarşinin sonu 1910 yılında geliyor ve Cumhuriyet ilan ediliyor. Portekiz’in sömürgecilik faaliyetlerinden vazgeçmesi ise 25 Nisan 1974’deki Karanfil Devrimi’nden sonra mümkün olabiliyor.

 

Lizbon Mimarisi

Aslında Lizbon’da baskın tek bir mimari stil yok. Çok katmanlılığından ve aynı sokakta hatta aynı binada birden çok mimari üslubun bir araya gelmesinin yarattığı bir harmoniden geliyor şehrin güzelliği. İslami öğeler, Manuelin, Pombalin, Barok, Neoklasik, Art Nouveau iç içe geçmiş durumda. Bunların hepsini yeri geldikçe açıklayacağım.

Lizbon mimarisi

Farklı semtlerin farklı mimri dokuları

Portekiz denilince ilk ala gelen mimari öğe elbette seramik karolar! Bu karolara Azulejo deniliyor. Duvarlar tamamen bu karolarla kaplanabiliyor ya da çok şık boyanmış birkaç karoyla süslenebiliyor.

Bu karoların tarihi Endülüs’ün Mağribi kontrolünde olduğu döneme uzanıyor. İslam geleneğinde her zaman yeri olan çini süslemeler, özellikle Sevilla’da hızla yaygınlaşıyor. Sadece saraylarda değil, zengin Endülüslerin evlerinde bile görülmeye başlıyor. Zamanla bu çiniler biraz daha Avrupa etkisinde desenler ile süslenmeye başlıyor.

Portekiz’deki pek çok önemli eserin inşa edilmesine önayak olan Kral I. Manuel, Sevilla’yı ziyaret ettikten sonra bu çinilerden çok etkileniyor ve Endülüs’ten çılgıncasına bir çini ithalatı başlıyor. Zamanla Portekiz kendi çini sanatçılarını yetiştirmeye başlıyor.
18. yüzyıla kadar bu karolar saraylarda, kiliselerde ya da zenginlerin evlerinde kullanılan bir lüks olarak görülüyor. 1755 depreminden sonra yeni inşa edilen binalara, dini motifler içeren ufak karolar eklemeye başlıyorlar. Bunun sebebi binayı süslemek değil, binayı ve şehri doğal afetlerden ve başka felaketlerden korumak.

Alfama’da bir parkın duvarlarını süsleyen çiniler

19. yüzyılda seramikler fabrikasyon olarak üretilebilmeye başlayınca çok daha erişilebilir hale gelip yaygınlaşıyor. Önce kamu binaları, sonra evler, binalar bu seramiklerle kaplanıyor. Elbette bu seramikler Portekiz tarihine, kültüründe ve mimari estetiğinde geniş yer tutuyor ama mesele sadece göz zevki değil. Lizbon kadar sıcak ve nemli bir ülkede kullanılabilecek en mantıklı dekorasyon malzemelerinden bir tanesi seramik. Taşın serinliği ve neme dayanıklılığı, binaları sadece boyayıp geçmek yerine karolarla kaplamayı daha akla yatkın hale getiriyor.

Not: Sokak satıcılarından asla seramik satın almayın. Bu seramikler binalardan, parklardan, duvarlardan sökülüp satılıyor. Bunlara para verdiğiniz zaman kendi şehrini yağmalayıp zarar veren kişilere para kazandırmış oluyorsunuz.

 

4 Günlük Haritalı Lizbon Gezi Rehberi

Burada size haritalı yürüyüş rotalarını takip edebileceğiniz bir Lizbon gezi rehberi çıkarıyorum. Bunun 3 günü Lizbon’da, bir günü Sintra’da geçecek.

1. Gün: Bairro Alto & Baixa

Lizbon’u gezmeye şehrin tam merkezinden başlıyoruz! İlk durağımız Rossio Meydanı. Aslında buranın gerçek adı IV. Dom Pedro Meydanı ve hemen ortasındaki sütunun tepesinde Portekiz Kralı IV. Pedro’nun bir heykeli var. Yine de halk bu adı pek kabul etmediği için eski adı olan Rossio Meydanı adıyla anılıyor.

Rossio Meydanı Lizbon’da kamusal hayatın merkezi. Yani bir eylem, toplumsal olay, bir şey olacaksa halk hemen burada toplanıyor. Eskinin Taksim Meydanı gibi düşünebilirsiniz.

Peki burada neler göreceğiz? Tipik Lizbon kaldırım döşemesi ile döşenmiş bir meydan, Pombaline mimarisi ile inşa edilmiş binalar, çeşmeler, Bandeira Kemeri ve Ulusal Tiyatro Binası bu meydanda görebileceğiniz şeyler. 15. Yüzyılda tiyatro binasının yerinde, Portekiz Engizisyonu’nun merkezi olan Estaus Sarayı bulunduğu için engizisyon yargılamaları ve idamları bu meydanda yapılırmış.

Rossio Meydanı

Rossio Meydanı

Meydanın köşesinden bir arka sokağa ilerleyip Church of Saint Dominic’i de görmenizi tavsiye ederim. Lizbon Gezi Rehberim boyunca sıkça bahsedeceğim Lizbon Depreminde ağır hasar alan ve üzerine bir de büyük yangın geçiren kilisenin taşları atlattığı tüm badirelerin izlerini taşıdığı için epey sürreal bir havası var. Dışarıdan çok albenili görünmeyebilir ama içine girince ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Meydanın hemen köşesinde Rossio Tren İstasyonu’nu göreceksiniz. Eğer herhangi bir yere gitmek için istasyonu kullanmayacaksanız gelmişken en azından Neo-Manueline üslubundaki dış cephesine bir göz atmadan geçmeyin.

Meydandan sonraki durağımız São Pedro de Alcântara seyir terası. Bu teras Alfama yakasına bakıyor ve St. George kalesi gibi ikonik yapılara ve şehrin büyük bölümüne tepeden bakmanızı sağlıyor. Çok turistik olmadığı için gayet sakin ve huzurlu. Parkta piknik masası gibi banklar ve kahve ve tatlı satan bir büfe de var. Biz de kahvemizi natamızı aldık, uzun uzun oturup keyif yaptık burada manzaraya karşı.

São Pedro de Alcântara'nın manzarası

São Pedro de Alcântara’nın manzarası

Sırada São Roque Kilisesi var. Dışarıdan son derece sade görünen bu kilisenin içi sıradışı derecede süslü. İçerisinde pek çok şapel var. Bu şapellerden Capela de São João Baptista adıyla bilineni, altın, değerli taşlar mikro mozaikler ile Roma’da yapılıp parça parça buraya taşınmış örneğin. Yapıldığı dönemin en pahalı yapılarından bir tanesi yani.

Kilise bir Cizvit kilisesi bu arada. 16. yüzyılda inşa edilmiş. Kuruluşunun da ilginç bir hikayesi var. São Roque bölgesi eskiden vebadan ölen kişilerin defnedildiği bir veba mezarlığıymış. Portekiz Kralı I. Manuel halkın vebadan kırılıyor olması konusuna ilahi bir müdahalede bulunmak istemiş olsa gerek ki veba kurbanlarının koruyucu azizi olan Venedik’e nakledilen Aziz Roch’un kemiklerini getirtmiş Venedik’ten. Tabii işin içine aziz kalıntıları girince mekan kutsallaşıyor. Önce bir şapel, sonra bir kilise yapalım derken iş buralara kadar geliyor.

São Roque Kilisesi

São Roque Kilisesi

Bugün kilisede hala bir Aziz Roch şapeli var. Ayrıca içerideki büyük vitrtinde çok sayıda farklı azizin kemiklerinin sergilendiği büyük vitrinler de göreceksiniz. Bu gelenek küçük çaplı bir kültür şoku yaşatıyor insana. Bir bakıyorsunuz fanuslar içerisinde onlarca kol kemiği dizilmiş. İnsan gerçekten hayret ediyor.

São Roque kilisesine giriş ücretsiz ancak kilisenin müze bölümünü gezmek isterseniz o zaman bilet almanız gerekiyor. Müze kısmında “hazine” kabul edilebilecek kıymetli parçalar da var ama dini önemi nedeniyle sergilenen eşya ve tablolar ağırlıkta. Ben müze kısmını pas geçmeyi tercih ettim. Siz gezmek isterseniz biletinizi içeriden alabilirsiniz.

São Roque Kilisesi ve önündeki meydan

São Roque Kilisesi’ninden bir şapel ve önündeki meydandaki biletçi heykeli

Kilisenin önündeki küçük meydana el işi şeyler satan stantlar kuruluyor. Bir şeyler içebileceğiniz bir büfe de mevcut. Meydanın hemen ortasında piyango bilet satan bir adam heykeli göreceksiniz. Eskiden bu meydanda piyango bileti satıcıları olurmuş. Kimine göre o şehir hafızasını yaşatmak için, kimine göreyse yoksulluğa dikkat çekmek için yapmışlar bu heykeli. Günümüzde “bileti çekmek şans getiriyormuş” şeklinde turistik bir eğlenceye dönüşmüş. Biz bu meydanda biraz oyalandıktan sonra Carmo Rahibe Manastırı’na geçiyoruz.

Hep dini yapıları ziyaret ediyormuşuz gibi düşünmeyin çünkü burası eskiden bir manastır olarak kurulmuş olsa da bugün bir arkeoloji müzesi olarak hizmet veriyor. Küçük ama keyifli bir koleksiyonu var. Asıl etkileyici tarafı ise bu müzenin çatısı çökmüş, sadece taşıyıcı elemanları ayakta kalmış bir gotik kilisenin içerisinde olması. Böyle bir binanın içerisinde başınızı kaldırınca gökyüzünü görebilmek insana çok garip hissettiriyor.

Carmo Rahibe Manastırı

Carmo Rahibe Manastırı

1389 yılında inşa edilen manastır, 1755 Lizbon depreminde yıkılmış ve terk edilmiş. Sonrasında bir süre garnizon ve kereste fabrikası olarak kullanılmış. 1864’te Portekiz Arkeologlar Birliği’ne bağışlanmış ve Birlik burayı müzeye çevirirken yıkılan yerleri korumaya ve depremin anısını bu şekilde yaşatmaya karar vermiş. Yani bina bir nevi “deprem anıtı” niyetine yarı yıkık biçimde korunmuş.
Carmo Rahibe Manastırı’na giriş ücretli. Biletlerin online satışı olmadığı için kapıdan satın alıyorsunuz. Bilet ücreti ise kişi başı 7 €.

Sırada Lizbon’un en popüler turistik noktalarından bir tanesi olan Santa Justa Asansörü var. Asansör birbiri arasında yükseklik farkı olan iki semti, yani Bairro Alto ve Baixa semtlerini birbirine bağlamak ve yürüyen insanları yokuş çıkmaktan kurtarmak için yapılmış.
Aslında Lizbonluların yokuş çıkmamak için bulduğu çözümlerin tarihi epey eskiye uzanıyor. Buraya da hayvanlar tarafından çekilen, finiküler tarzı bir taşıma aracı yapmayı planlıyorlar. Projeyle ilgilenen mühendis, 1882 yılının Haziran ayında alternatif çözümler bulmak için izin istiyor ve dikey bir asansör fikriyle çıkageliyor.

Santa Justa Asansörü

Santa Justa Asansörü ve arkasında St. George Kalesi

Bu fikir o dönem için epey aykırı olduğundan hemen reddediliyor. İkna süreçleri ve gerekli izinlerin alınması 1900 yılını buluyor. Asansör 1901 yılında hizmete açıldığında, buhar enerjisiyle çalışıyor. 45 metre yüksekliğe uzanan bu 7 katlı kule yapıldığında, demir daha çok yeni bir inşaat malzemesi. Eiffel Kulesi yapılalı henüz 12 yıl olmuş ve tamamen demirden bir kule yapma fikri o zamanlar insanlara çok “yenilikçi” gelen, “bakın mühendislikte ne kadar ileriyiz” deme yolu olarak algılanan bir şey.

1901 yılında hizmete açılan Santa Justa Asansörü, o dönemin mimari estetiğinde sanayi devriminin sembolü olan demiri, biraz daha romantik formlara sokularak zarifleştiriliyor. Böylece hem “çağın ruhunu” yansıtıyor hem de estetikten ödün vermiyor.

Santa Justa Asansörü

Santa Justa Asansörü’nün aşağıdan görümü

Sizi özellikle asansörün arka tarafına dolaştırdım çünkü asansörün önünde çılgın sıralar olabiliyor. Asansöre binmek için yarım saat sıra bekleyip üstüne 6€ bilet parası vermeye bence hiç gerek yok çünkü arka taraftan geldiğinizde asansörün terasına hiçbir ücret ödemeden çıkabiliyorsunuz. Geze geze gelince yokuşu pek hissetmiyorsunuz. Yarım saatiniz de yanınıza kar kalıyor. Bu arada eskiden Lisboa Card ise asansöre ücretsiz binebiliyordunuz ama geçen sene (2025’te) bu uygulama kalkmış.

Asansörün konumunu Google Maps’den alırsanız sizi inatla altına dolaştırıyor. Bahsettiğim noktaya çıkmak için Carmo Manastırı’nın yanından ilerleyip, payandasının altından geçip, merdivenlerden çıkmanız gerekiyor. Tam konumunu şöyle bırakayım çünkü ben bulmakta biraz zorlanmıştım.

Asansörün çıktığı tepede Pastel de Bacalhau denilen balıklı patates kroketlerden satan bir mekan var. Biz burada oturup soğuk bir şeyler içip kroketleri denedik. Bence çok anlamlı bir lezzet değil ama denediğime pişman değilim. Denemesem aklımda kalırdı.

Carmo Manastırının arkası ve Pastel de Bacalhau

Soldaki fotoğraf asansörün arkasına çıkmak için izlemeniz gereken yolu gösteriyor. Sağda ise Pastel de Bacalhau adlı kroket var.

Şimdi Rua Augusta Caddesi boyunca yürüyeceğiz. Augusta caddesi kentin ana arterlerinden bir tanesi. Cadde boyunca dizilmiş dükkanlar, restoranlar, oteller var. Tabii en turistik nokta olduğu için fiyatlar biraz yüksek. Yani fiyatlar kaliteden değil lokasyondan ileri geliyor.

Buralarda caddelerin çok düzenli bir şekilde planlandığını ve binaların mimari bir bütünlük içerisinde olduğunu fark edeceksiniz. Bunun nedeni Baixa semtinin Lizbon depreminde tamamen dümdüz olup, sıfırdan inşa edilmiş olması. Semte hakim olan mimariye Pombaline mimarisi deniliyor.

Baixa’da Pombaline Mimarisi ile yapılmış binalar

Peki nedir bu Pombaline mimarisi? Bu üslup adını Pombal Markisi Sebastião José de Carvalho e Melo’dan alıyor. Kenti yeniden ayağa kaldırmak için askeri mimarları bir araya toplayan Marki, depreme dayanıklı, rasyonel ve işlevsel binalar tasarlanmasını istiyor. Bu binaların içerisinde depreme dayanıklılığı (o zamanın teknolojisine göre) artıran ahşap iskeletler bulunuyor. Hatta bina parçaları prefabrik olarak şehir dışında üretilip buraya taşınıyor.

Binalarda neoklasik sadelik ön plana çıkıyor çünkü sınırlı kaynaklarla koca bir semt inşa etmeye çalışıyorlar. Haliyle seramik karo kullanımı azalıyor. Süslemelere sadece kapı ve pencerelerde izin veriliyor.

Caddeyi takip ederken karşınıza çıkan Zafer Takı‘nın ne için yapıldığını bence tahmin edebilirsiniz. Evet Lizbon’un depremin ardından tekrar inşa edilip küllerinden doğuşunu onurlandırmak için. Yani bu zafer takının kutladığı zafer doğal afetlere karşı kazanılmış bir zafer. İnşaatı depremden hemen sonra başlasa da tamamlanması 1873 yılını bulmuş.

Rua Augusta Caddesi ve Zafer Takı

Rua Augusta Caddesi ve Zafer Takı

Rua Augusta Takı, Augusta Caddesini Comércio Meydanı’na bağlıyor. Takın en tepesinde ayakta duran figür, yanındaki figürlerin başına bir taç takıyormuş gibi tasvir edilmiş. Taçlar zafer ve onuru sembolize ediyor. Ödüllendirilen kişiler ise erdemleri. Yani zeka ve cesaret, zafer ve onurla ödüllendiriliyor. Heykelin altında ise Latince “Virtutibus Maiorum Ut Sit Omnibus Documento” yazıyor. Bunun anlamı “Atalarımızın erdemlerine, herkese örnek olsun diye.”

Biraz daha altta ayakta duran figürler ise Viriatus (Roma’yı yenen liderleri), savaş kahramanları Nuno Álvares Pereira, kaşif Vasco da Gama ve şehrin yeniden yapılmasında görev alan Pombal Markisi.

Takın tepesinde bir manzara terası bulunuyor. Bilet alıp tepesine çıktığınızda Comércio Meydanı’na tepeden bakabiliyorsunuz. Alfama da buradan güzel görünüyor. Bilet ücreti 5€. Eğer Lisboa Card’ınız varsa ücretsiz de çıkabilirsiniz.

Zafer Takı ve Commercio Meydanı

Zafer Takı, Commercio Meydanı ve I. Joseph Heykeli

Takın altından geçtiğinizde ulaşacağınız o büyük meydanın adı Praça do Comércio, yani Ticaret Meydanı. Depremden önce Ribeira Kraliyet Sarayı, tam bu meydanın bulunduğu noktadaymış. Saray depremde dümdüz olunca bu alanı bir meydana çevirmişler. Yani alan krala ait olmaktan çıkıp halka ait bir yere dönüşmüş.

Meydanın tam ortasında, semtin yeniden inşa edildiği yıllarda Portekiz’in kralı olan I. Joseph’in heykeli bulunuyor.

Cais Das Colunas

Cais Das Colunas

 

Meydanın Tejo Nehri ile buluştuğu noktada denizden çıkan iki sütun fark edeceksiniz. Bu sütunlara  deniliyor. Hani meydanın yerinde eskiden saray vardı demiştim ya… O saraya gelen konuklar, krallar ve kraliçeler Lizbon’a bu sütunların arasından giriş yapar, buradan geri uğurlanırlarmış. Kentin ve sarayın giriş kapısı gibi düşünebilirsiniz. Şimdi o sarayın yokluğunda; Tejo nehri içerisinde kendi başına duran bu iki sütunun insanı hüzünlendiren bir tarafı var.

Eğer siz de benim gibi şehir müzesi gezmeyi çok seviyorsanız meydanda yer alan Lisboa Story Centre Müzesi’ne de uğramanızı tavsiye ederim. Lizbon’nun tarihini objeler sergileyerek değil de hikayeler anlatarak ve interaktif sunumlar yaparak anlatıyor. Gezmesi yaklaşık 1,5 saat sürüyor. Müze yaz sezonunda saat 19.00’da kapanıyor o yüzen saat 5 buçuktan önce burada olursanız gezmeye vaktiniz kalır. Müzenin giriş ücreti 8€. Eğer Lisboa Card’ınız varsa buraya da ücretsiz girebiliyorsunuz.

Akşam Timeout Market’te yemek yiyip dönüşte Pink Street’e bakabilirsiniz. Pink Street yan yana barların dizildiği bir nevi barlar sokağı. Eskiden burası kötü bir yermiş (genelevlerin bulunduğu bir yermiş) ama sonradan sıradan bir gece hayatı sokağına dönüşmüş. Söylenene göre caddenin pembeye boyanıp Pink Street adını alma nedeni de o eski imajını silip albenili, tatlı bir yer haline getirmek içinmiş.

Timeout Market ve Pink Street

Timeout Market’te yediğim ahtapot ve yağmur nedeniyle çok tenha görünen Pink Street

2. Gün: Belem + Lizbon Akvaryumu

Bugün yürüyerek Belem semtini gezip, öğleden sonra Lizbon Akvaryumu’na geçeceğiz. Eğer akvaryum ilginizi çekmiyorsa, Belem’de kalıp Denizcilik Müzesi (Museu de Marinha) ya da MAAT (Museu de Arte, Arquitetura e Tecnologia) gibi müzeleri de gezebilirsiniz. Hepsi birbirine çok yakın.

Bugün ilk durağımız Lizbon denilince ilk akla gelen yapılardan bir tanesi olan Belem Kulesi. Kuleye ulaşım için Comercio Meydanı’nın tam karşısından kalkan 15E numaralı otobüse binebilirsiniz ya da Bolt kullanabilirsiniz. Belem Kulesi’nin tam karşısında tatlı bir park da var. Dilerseniz buraya gelirken termoslarınıza kahvelerinizi doldurup, sandviçlerinizi yanınıza alıp parkın keyfini de çıkarabilirsiniz. Kuleye girişler sabah 09.00’da başlıyor.

Belem Kulesi Portekiz’i Portekiz yapan, yani buranın ulusal kimliğini oluşturan pek çok şeyin tek bir mimari eserde somutlaştırması açısından da önemli. Yani Portekiz’in bir simgesi olacaksa, bunun Belem Kulesi olması çok doğal.

Belem Kulesi 1514–1520 yılları arasında inşa edilmiş. “Buraya işlevsel bir savunma kulesi lazım” tartışmaları kısa süre içerisinde “Hadi Hindistan’dan dönen filolarımızı, kaşiflerin onuruna bir kale inşa ettirerek karşılayalım” a dönmüş. Yani burası sadece bir savunma kulesi değil aynı zamanda coğrafi keşiflerin yola çıkıp geri döndüğü limana yapılmış bir anıt.

Kulenin en önemli özelliği mimarisi. Portekiz’e özgü olan ve Jeronimos Manastırı’nda da göreceğiniz bu mimariye Manuelin mimari üslubu deniliyor.

Peki Manuelin mimari nedir? Üslup adını Kral I. Manuel’den alıyor çünkü onun döneminde inşa edilen mimari eserlerde görülüyor. Kral, geç gotik mimarinin revaçta olduğu dönemlerde inşa edilen gotik yapılara, denizi ve denizciliği çağrıştıran süslemeler ekletiyor. Malum, denizcilik Portekiz ulusal kimliğinin önemli bir parçası. İp, çapa, yosun, zincir, deniz kabuğu gibi desenler her yerde gözünüze çarpıyor.
Belem Kulesi’ni dışarıdan seyretmek de, bilet alıp içerisine girmek de mümkün. Yalnız önünde çok uzun kuyruklar bulunduğunu ve girmek için beklemeniz gerekeceğini göz önünde bulundurun. Belem kulesi biletinizi resmi web sitesine bağlı olan şu adresten  alabilirsiniz.

Belem Kulesi

Belem Kulesi’nin fotoğraflarda bu kadar sakin görünmesi sizi aldatmasın. Kule tadilatta olduğu için ziyarete kapalıydı. Yoksa o iskelenin üzeri insan kaynıyor olurdu.

Bu arada bu kule hakkında yanlış bilinen bir bilgiyi de düzleteyim. Bazı Lizbon gezi rehberlerinde kulenin nehrin daha içlerinde olduğu ama depremden sonra kıyı çizgisi değiştiği için kıyıya yanaştığı yazıyor. Bu bilgi doğru değil. Kule aynı yerde duruyor ama kıyıyı doldurup geniş bir kaldırım yapmışlar. Kule bu nedenle kıyıya yakınlaşmış.

Şimdi Kaşifler Anıtı’na doğru yürüyeceğiz. Yol üzerinde Belem Deniz Feneri’ni de göreceksiniz ama bu deniz feneri orijinal deniz feneri değil. 1865 yılında denizcilere yol göstermek için dikilen fenerin yerine, Dünya Fuarı için 1940 yılında yapılan yeni bir fener görüyorsunuz.

Nehir kıyısında yapacağınız yürüyüş sizi Kaşifler Anıtı’na (Padrão dos Descobrimentos) ulaştıracak. Anıt 15. ve 16. yüzyıllardaki coğrafi keşifleri onurlandırmak için, kaşiflerin yola çıkmak için kullandığı kıyıya yapılmış. Bu anıt oldukça tartışmalı bir anıt çünkü o dönemde gidilen her yerin kolonileştirildiği düşünülürse, coğrafi keşifler demek aynı zamanda sömürgecilik demek.

Kaşifler Anıtı, 25 Nisan Köprüsü

Kaşifler Anıtı, 25 Nisan Köprüsü ve çok uzaklardan görünen Cristo-Rei (Dev Cristo Redemptor İsa Heykeli)

1960 yılında inşa edilen anıtın çevresi, keşifler çağında yaşamış önemli Portekizli kaşiflerin, yazarların, sanatçıların ve bilim insanlarının heykelleri le süslenmiş. Anıtın en önündeki figür ise “Gemici Henry” olarak bilinen Portekiz Prensi Henry Henriquinas’a ait. Kendisi denizcileri, astronomları ve haritacıları desteklemesi ve yüreklendirmesi ile tanınan bir şahıs. Yani coğrafi keşifler çağının açılmasında onun payının çok büyük olduğuna inanılıyor. Hemen arkasında ise Vasco da Gama, Macellan, Bartolomeu Dias gibi figüler var.

Anıtın hemen arkasındaki meydanda zemine dikkat etmeyi unutmayın. Burada 50 metre çapında, pusula okları ile çevrelenmiş bir figür var. Ortasındaki dünya haritası, keşifler çağında Portekiz gemilerini ve rotalarını gösteriyor.

Keşifler Çağı Haritası

Anıtın arkasındaki Keşifler Çağı Haritası

Sırada Lizbon’un en güzel yerlerinden bir tanesi olan Jeronimos Manastırı var. Önünde inanılmaz uzun sıralar oluşuyor ve gerçekten çok beklemek gerekiyor ama özellikle güzel mimari eserlere ilginiz varsa bu bekleyişe kesinlikle değiyor. Daha net olmak gerekirse ben sıraya girdiğimde bilet saatime 15 dakika vardı. İçeri girebildiğimde ise bilet saatimi yarım saatten fazla geçmişti.

Jeronimos Manastırı’na girebilmek için mutlaka biletinizi birkaç gün önceden almanız gerekiyor. Hatta tutturmak istediğiniz spesifik bir saat varsa daha da erken alın. Biletlerinizi resmi web sitesinden alabilirsiniz.

Jeronimos Manastırı

Jeronimos Manastırı

Manastır 1501 yılında inşa edilmiş. Yani I Manuel döneminde yapılmış ve Manuelin Mimarisinin en güzel örneklerinden bir tanesi olarak kabul ediliyor. İçeride gemi halatı gibi kıvrımlı sütunlar, sanki taş bina birbirine perçinle bağlanmış izlenimi yaratan desenler, deniz kabukları hatta deniz canavarları ile süslenmiş yerler var. Ana hatlar ise geç gotik mimarinin etkisinde.

Manastırın kilisesi (Church of Saint Mary of Bethlehem), manastırın hemen sağ tarafında bulunuyor ama içeriden geçiş yok. Çıktıktan sonra dışarıdan dolaşıp kiliseye ayrıca giriyorsunuz. Tabii bu ayrıca sıra beklemek demek ama gitmenizi öneririm çünkü hem mimari açıdan çok güzel hem de içeride Vasco de Gama’nın mezarı var. Ayrıca giriş ücretsiz.

Manastırın bir bölümü ise Ulusal Arkeoloji Müzesi olarak kullanılıyor ancak o kısım uzun zamandır restorasyon nedeniyle kapalı. Ne zaman açılacağı da belli olmadığı için Lizbon gezi rehberime dahil etmedim açıkçası.

Jeronimos manastırı

Manastırın önündeki bu sıra köşeden dönüp benim olduğum yere uzanıyordu. Fotoğrafı sıra beklerken çektim yani.

Şimdi kısa bir tatlı-kahve molası vermeye, Lizbon’un en ikonik mekanlarından bir tanesi olan Pastéis de Belém’e geçiyoruz. Hani Lizbon’un “Pastel de nata” adında meşhur bir tatlısı var ya. İşte o tarifin halkla buluştuğu ilk yer burası! Peki icat edildiği yer neresi derseniz, az önce gezdiğimiz Jeronimos Manastırı derim!

18. yüzyılda Jeronimos Manastırı’nın keşişleri, giysilerini kolalamak için yumurta beyazı kullanılıyormuş. Artan yumurta sarıları boşa gitmesin diye içinde yumurta muhallebisi olan minik tartlar yapmaya başlamışlar. Manastır 1834 yılında kapanmış ve keşişler tarifi şeker fabrikasına satmışlar. O şeker fabrikasının bu tartlardan üretip satmak için açtığı ve neredeyse 200 yıldır aynı tatlıyı aynı tarifle yapan o pastanenin ta kendisi Pastéis de Belém.

Pastéis de Belém'de Nata

Pastéis de Belém’de yiyip içtiklerimiz

Eğer tatlınızı paket halinde alıp gitmek istiyorsanız ilk sıraya, içeriye oturmak istiyorsanız biraz yürüdükten sonra karşınıza çıkacak olan ikinci sıraya giriyorsunuz. Sıra gözünüze uzun görünebilir ama hızlı ilerliyor. Açık alanda oturmak için orada yer boşalmasını ekstradan beklememe rağmen 10 dakikayı geçmemiştir benim bekleyişim. Menüde başka yerel lezzetler de var. Kahvesi de güzel. Bence oturup dinlenmek için çok ideal bir nokta burası.

Şimdi gitmeyi çok istediğim ama seyahatimi kısa kesmem gerektiği için gidemediğim National Coach Museum’a gidebilirsiniz. Pastaneye yürüyerek 7-8 dakika mesafedeki bu müzede kraliyete ait at arabası vagonları sergileniyor. Hem çok havalı parçalar var, hem de ben bugüne kadar başka bir at arabası müzesi görmediğim için fırsatını bulmuşken değerlendirmek istemiştim. Ama “yok şekerim bu benim hiç ilgimi çekmedi” derseniz pas geçebilirsiniz elbette.

Şimdi saatinize bakın. Eğer hızlı gezdiyseniz ve saat daha 3 olmadıysa araya XL Factory ziyareti sıkıştırabilirsiniz. XL Factory eski bir fabrikanın yerleşkesine açılmış mekanlar ve mağazalardan oluşuyor. Alanı duvar resimleri ve heykellerle süsleyerek tatlı bir mekan yaratmışlar.

XL Factory öyle olmazsa olmaz, mutlaka görülmesi gereken bir yer değil ama vaktiniz varsa gidip bir atmosferini görmüş, bir şeyler yemiş olursunuz. Buradaki mağazalar tasarım ve sanat eseri ağırlıklı mağazalar olduğu için biraz pahalılar ama böyle şeyler ilginizi çekiyorsa alışveriş de yapabilirsiniz elbette. Müze ile XL Factory arası yürüyerek 25 dakika sürüyor yani çok yakın değiller. Eğer yürümek istemiyorsanız hemen arka caddeden yani R. da Junqueira üzerinden kalkan otobüslere binebilirsiniz.

Bugünkü son durağımız Oceanário de Lisboa yani Lizbon Akvaryumu! Akvaryum saat 19.00’da kapanıyor ve gezmek yaklaşık 2 saat sürüyor. O yüzden 4 buçuk gibi burada olmaya bakın. Ulaşım için hiiiç toplu taşıma ile uğraşmayıp BOLT çağırmanızı tavsiye derim çünkü yeri biraz uzak. Ben biletimi kapıdan aldım. Çok sıra yoktu ama önceden online bilet almak isterseniz akvaryumun resmi web sitesinden biletleriniz alabilirsiniz.

Lizbon Akvaryumu

Lizbon Akvaryumu

Lizbon Akvaryumu Avrupa’nın en büyük kapalı akvaryumuymuş. İçeride köpek balığı, vatozlar, penguen, su samuru, deniz anası gibi aklınıza gelebilecek pek çok deniz canlısı var. Aslında ben buranın çok daha romantik bir yer olacağını düşünmüştüm ama içerideki çığlık atarak koşuşturan çocuk grupları ortamı romantik değil kaotik bir hale getiriyor. Yine de her anından çok keyif aldım. Gitmenizi öneririm.

3. Gün: Sintra + Roca Burnu

Sintra Lizbon’da değil, yaklaşık 40 dakika mesafede yer alan, kendine has bir kasaba ve milli park. Buraya kadar gelmişken mutlaka görülmesi gereken bir yer olduğu için bir gününüzü buraya ayırmanızı şiddetle tavsiye ederim. Benim Portekiz’de geçirdiğim en keyifli zaman burada geçirdiğim zamandı.

Ben şöyle bir güzergah izledim:
👉🏻 Sabah Bolt’la Pena Sarayı’na gidip sarayı gezme
👉🏻 Yürüreyek Moorish Castle’a gidip gezme
👉🏻 Yürüyerek kasabaya inip öğle yemeği yeme
👉🏻 Yine yürüyerek Quinta de Regaleria’ya geçip gezme
👉🏻 Akşam Bolt ile Cabo de Roca’ya gidip güneşi batırma
👉🏻 Bolt ile Lizbon’a dönüş.

Bu kısmı çok detaylı anlatmıyorum çünkü Sintra’ya nasıl gidilir, nereler gezilir, ne kadar sürer, biletler nasıl alınır, bunların hepsini aşırı detaylı bir şekilde Sintra Gezi Rehberi yazımda anlattım. Sintra’ya gitmeden önce mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

Sintra Gezisi

Sintra’dan Pena Sarayı ve Quinta de Regaleira

4. Gün: Alfama (yarım gün yeterli)

Bugün Lizbon’un tarihi semtlerinden bir tanesi olan Alfama’yı gezeceğiz. Alfama yüksek ve muhtemelen kayalık bir alana kurulu olduğu için 1755 depreminden en az etkilenen semt olmuş. Dolayısıyla kentin tarihi dokusun korunduğu, eski anıtsal yapıların ayakta kaldığı bir yer burası. Alfama demek tarih, dar sokaklar, duvar resimler, fado kültürü, bolca manzara terası ve bolca yokuş demek.

Alfama zaten kentin en eski yerleşimlerinden bir tanesi. Hatta mahallenin adı da taa bölgenin Mağribi kontrolü altında olduğu dönemden geliyor. Arapçada hamam anlamına gelen Al-hamma, zamanla Alfama’ya dönüşmüş.

Haritaya baktığınızda “Miradouro do bilmemne” olarak işaretlenmiş pek çok yer göreceksiniz. Bunların tamamı manzara noktaları. Zaten “Miradouro” manzara demek.

Lizbon manzarası

Alfama’daki manzara teraslarından

Buraya ulaşım konusunda herkesin aklında olan o sorudan başlayalım, 28 no’lu nostaljik sarı tramvaya binmeli mi, binmemeli mi? Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Ben binmemeyi tercih ettim çünkü tramvaya ilgi o kadar yoğun ki 1 saati bulan bekleme süreleri var. Kimi Lizbon gezi rehberlerinde ilk duraktan binmeniz söyleniyor. Kimi rehberlerde 2. ya da 3. durağın daha sakin olduğu söyleniyor. Ya sabah erkenden binin ya hiç binmeyin diyen var, ne olursa olsun binin beklediğinize değiyor diyen var…

Ben şansını denemek isteyenler için güzergahın başlangıç noktalarını şöyle bırakıyorum:
Maritim Moriz tarafındaki ilk durağının konumu için tıklayın.
Campo Ourique tarafındaki ilk durağının konumu için tıklayın.

Peki nedir bu sarı tramvayın olayı?
Öncelikle tarihi bir değeri var. Bu tramvay 1914 yılında hizmet vermeye başlamış ve 1930 yılından beri tasarımı hiç değişmemiş. Bir şehirde 100 yılı aşkın bir süre hiç değişmeden kalan bir şey varsa, o şehrin tarihinin ve kültürünün bir parçası oluyor elbette. Ayrıca bu tramvay 7 kilometrelik güzergahı boyunca tarihi ve görülmeye değer semtleri birbirine bağlıyor. Yürüyerek çıkmayı hiç istemeyeceğiniz yokuşları tramvayla çıkıp kentin sokaklarını camın arkasından da olsa görmüş oluyorsunuz.

Son durakta inmek zorunda da değilsiniz. Başladığı yere geri dönecek şekilde git-gel yapanlar var. Tabii buna iki saatinizi ayırmanız lazım çünkü tüm güzergahı tamamlamak 1 saate yakın sürüyor. Tramvay yaklaşık 15 dakikada bir geliyor ve Biletinizi araca binerken şoförden alabiliyorsunuz.

28 Nolu Tramvay

28 Nolu Sarı Tramvay

Bu tramvay fazlasıyla kalabalık ve diğer toplu taşıma seçeneklerinden pahalı olduğu için yerliler tarafından pek tercih edilmiyor. Yine de “turist tuzağı” olarak düşünmemek lazım çünkü Alfama’ya giden o yokuşları yürüyerek çıkmak istemezsiniz. Tramvayda ve duraklarda yankesicilik oluyor deniyor. Eşyalarınıza dikkat etmeyi unutmayın.

Dönelim Alfama’ya… Ben size yine bir yürüyüş rotası bırakıyorum ama bu rotayı takip etmek yerine hoşunuza giden ara sokaklara gire çıka gezmenizi, benim yazdıklarımdan ilginizi çekenlere girip çekmeyenleri elemenizi tavsiye ederim. Ben de birebir bu rotayı izlemedim o yüzden sadece gezilebilecek yerler listesi gibi yaklaşabilirsiniz konuya.

Sé Katedrali: Lizbon Katedrali adıyla da bilinen bu katedral Lizbon’un önemli tarihi ve anıtsal yapılarından bir tanesi. Doğrusunu söylemek gerekirse “wow” dedirten bir mimari ihtişamı yok. Ancak 1147 yılında inşa edilip, her deprem ve yangından sonra farklı mimari stillerde yapılan onarım ve eklentileriyle tarihe tanıklık eden bir bina. Tarihe tanıklık etmek derken abartmıyorum, 1885 yılında katedralin psikoposu Kastilyalılara casusluk yapıyor diye katedralin kulesinden aşağı atılmış örneğin. Katedralin konumu ise şurası.

Se Katedrali (Lizbon Katedrali)

Se Katedrali (Lizbon Katedrali)

Santa Luzia Manzara Terası: Duvarları desenli karolarla kaplı, çiçekler ve sarmaşıklarla süslü minik bir park burası. Park Alfama’nın Teno Nehri’ne uzanan yamacına tepeden baktığı için güzel bir nehir manzarası sunuyor. Biz burada oturup vakit geçiririz diye düşünmüştük ama fazla kalabalık ve gürültülü geldi açıkçası. Yine de sakin bir zamanına denk gelirseniz çok keyif alabilirsiniz. Miradouro de Santa Luzia’nın konumu burası.

Santa Luzia Manzara Terası

Santa Luzia Manzara Terası

Amália Rodrigues Duvar Mozaiği: Manzara terasının yakınında çok tatlı bir mozaik var. Fado sanatçısı Amália Rodrigues’in anısına yapılan mozaiğin hemen arkasında göreceğiniz küçücük bina da Lizbon’un en eski binasıymış. Velhasıl görmek isteyebilirsiniz. Mozaiğin konumunu şöyle bıraktım.

Amália Rodrigues Duvar Mozaiği

Amália Rodrigues Duvar Mozaiği

Saint George Kalesi: Surlar, savunma kuleleri, toplar, şehre tepeden bakan bir manzara ve kalenin avlusunda gezinen tavus kuşları ile tarihinden ziyade atmosferi ile keyif veren bir yer burası. Giriş ücreti 17 € yani bence biraz pahalı. O yüzden böyle atmosferler size keyif veriyorsa girin sırf görmüş olmak için değil. Biletinizi web sitesinden ya da kalenin önünden alabilirsiniz.

Saint George Kalesi'nin Bairro Alto semtinden görünüşü

Saint George Kalesi’nin Bairro Alto semtinden görünüşü

Fado Müzesi: Benim pek ilgimi çekmediği için girmedim ama gezenler keyifli bir müze olduğunu söylüyor. Eğer ilginizi çekiyorsa diye buraya konumunu bırakmış olayım.

Peki nedir bu fado? Fado 250 yılı aşkın süredir icra edilen bir Portekiz halk müziği türü. Fado son derece hüzünlü bir müzik. Zaten kelime anlamı olarak da kederli yazgı gibi bir anlamı var. Malum, Portekiz denizci memleket. Denize çıkıp yıllarca dönmeyen, hatta bazen hiç dönemeyen denizcilerin aileleri, gidenlerin ardından hüzünlü ağıtlar söylüyorlar. Bu ağıt geleneği zamanla böyle bir müzik kültürüne evriliyor. Genellikle iki gitar ve bir vokal ile icra ediliyor.

Lizbon’da fado dinlemek için pek çok seçeneğiniz olacak. Bazıları sahnede, bazıları yemek esnasında restoranda… Fado dinletisi olan restoranlarda performans sırasında yemek servisi duruyor ve seyircilerin tamamen sessiz olmaları bekleniyor. O Faia, Clube de Fado, Tasca do Chico ve A Baiuca  en meşhur Fado mekanlarından.

Alfama Sokakları

Alfama Sokakları

Miradouro da Graça: burası semtin en yüksek manzara terası. Özellikle gün batımı manzarası çok güzel olduğu için güneşin batış saatlerine doğru ciddi bir kalabalık oluyormuş. Çılgıncasına yokuş çıkmak istemezsiniz buraya Graça Füniküleriyle çıkabilirsiniz çünkü teras füniküler istasyonuna çok yakın. Google maps’e göre fünikülerin şuradan kalkıyor olması lazım. Benim binme şansım olmadı çünkü daha yeni açıldı.

São Vicente de Fora Manastırı: Bu manastır nispeten az bilinen bir yer olsa da vaktiniz varsa bir şans vermek isteyebilirsiniz çünkü içerisinde büyük bir çini koleksiyonu var. 16. yüzyılın sonlarında rönesans ve maniyerist mimari üsluplarında yapılan binanın iç dekorasyonu gerçekten etkileyici. Çini görmek için gelmeye değer çünkü Ulusal Çini Müzesi kapalı. Ayrıca çatısında çok güzel bir manzara sizi bekliyor. Manastıra giriş 8€. Çok kalabalık olmadığı için girişte kapıdan alabilirsiniz. Konumunu da şöyle bırakayım.

Feira da Ladra: Eğer buraya cumartesi veya salı günü geldiyseniz, haftada iki kez açılan bu bit pazarını görme şansınız olabilir. Burası Avrupa’nın en eski pazarı. İlk kez 1600’lü yılların yazılı kaynaklarında görünmeye başlasa da, pazarın 1272 yılından beri kurulduğu söyleniyor. Eaki adı ise “hırsızlar pazarı”. Pazarda biblolar, antikalar, ikinci el kıyafetler, plaklar, çiniler gibi pek çok şey satılıyor. Sabah erken saatlerce canlı oluyormuş. Öğlene doğru satıcılar ufaktan toparlanıp gittiği için o ilk canlılığı kalmıyormuş. Pazarın konumu için tıklayın.

Bence Alfama için yarım gün yeterli. Tam da bu yüzden son güne ekledim. İsterseniz buradan sonra Porto’ya doğru yola çıkabilirsiniz. Akşam uçağınız varsa otelinizden eşyalarınızı alıp uçağınıza yetilebilirsiniz. Ya da öğleden sonranızı alışveriş ve yeme içmeye ayırabilirsiniz.

Eğer Lizbon’a yazın geldiyseniz tatil kasabaları olan Estoril ve Cascais’e uğrayabilirsiniz. Ben hiç denize girmelik bir havada gitmediğim için programıma almadım ama 5 günlük bir tatil planlayıp buraya vakit ayırmak da gayet mümkün.

 

Lizbon’da Yeme – İçme

Lizbon’da ne yenir?

Lizbon Akdeniz mutfağından keyif alan herkesin damak zevkine uygun yemekler bulup lezzetli yemekler yiyebileceği bir yer. Özellikle de balık, ahtapot, istiridye, yengeç gibi pek çok deniz ürünü seçeneğiniz olacak. Eğer Portekiz mutfağına özgü bir şeyler yemek isterseniz şu yemekleri deneyebilirsiniz:

📌 Sardinhas Grelhadas (Izgara Sardalya): Sardalya Portekiz mutfağının olmazsa olmazlarından bir tanesi. Zaten gezerken hediyelik eşyalarda bile sardalya resimleri bulunduğunu, sadece sardalya konservesi satan dükkanları olduğunu (örneğin O Mundo Fantástico da Sardinha Portuguesa mağazaları), her türlü sosu olan çeşit çeşit sardalya konserveleri hazırladıklarını göreceksiniz. Size önerim o turistik dükkanlardaki süslü paketlere o kadar para vermemeniz çünkü herhangi bir markete girdiğinizde de çok fazla çeşidini bulabiliyorsunuz. Gelelim Izgara Sardalya ya… Bu balık genellikle mevsiminde, yani yaz aylarında servis ediliyor. Sadece tuz ve zeytinyağı ekleyip ızgarada pişiriyorlar. Basit, sağlıklı, lezzetli. Yanında haşlanmış patates ve salata ile servis edilen çok standart bir Portekiz öğünü.

Izgara Sardalya (stok fotoğraf)

Izgara Sardalya (stok fotoğraf)

📌 Bacalhau (Tuzlanmış Morina Balığı): Portekizlilerin favori balıklarından bir diğeri ise morina balığı. Bu balığı tuzlayıp kurutarak saklıyorlar. Paskalya öncesi perhiz döneminde et yemek yasak olduğu için sıklıkla tüketilen bir yemek haline gelmiş ve hala yerel mutfağın önemli bir parçası. Aslında kurutulmuş morina kullanılarak yapılan onlarca farklı yemekleri var. Kremalısı, kızartması, güveci, sadesi, sebzelisi derken liste uzuyor ama en meşhurlarından birkaçı şu şekilde:

Bacalhau à Brás: Bunu patatesli yumurta yemeğinin balıklısı gibi düşünebilirsiniz. İnce doğranmış patates, soğan ve didiklenmiş morina balığı, yumurta ve zeytinyağı ile tavada soteleniyor. Bazı tariflerde içerisine havuç ve lahana gibi sebzeler de eklenebiliyor.

Bacalhau à Gomes de Sá: Bu da güveçte yapılan bir morina balığı yemeği. Balıklar soğan ve patatesle birlikte pişiriliyor. Üzerine zeytin, maydanoz ve haşlanmış yumurta konularak servis ediliyor.

Bacalhau à Lagareiro: Patates, soğan ve sarımsakla fırınlanmış morina balığı.

📌 Patates Kroket: Portekiz’de patates kroketler içerisine eklenecek malzeme patates içerisinde ezilerek kızartılıyor. Bunlar arasında en meşhuru tahmin edebileceğiniz üzere Pastéis de Bacalhau yani morina balıklı kroket. Bence çok anlamlı bir lezzet değil ama denemesem aklımda kalırdı o yüzden yediğime pişman değilim. Balık dışında her türlü etli, tavuklu, peynirli patates kroketi bulabilirsiniz.

Patates Kroketler

Patates Kroketler

📌 Pasteis de Nata: Aslında bu tatlının gerçek adı Pasteis de Belem. Bunu “Belem hamurişi” gibi çevirebiliriz. Daha önce Jeronimos manastırını ve yanındaki pastaneyi anlatırken bahsettiğim bu tatlı Belem’in, Lizbon’un, hattan Porrtekiz!in sınrılarını aşan bir yaygınlığa kavuşunca; Pasteis de Belem yerine Pasteis de Nata adını alıyor. Nata Portekizcede krema anlamına geliyor.
Pasteis de nata içerisinde yumurtalı bir muhallebi bulunan küçük, tatlı tartlara deniliyor. Özellikle üzerine tarçın serperek yiyince inanılmaz keyifli oluyor. Ben bayıldım açıkçası.

📌 Caldo Verde: Caldo Verde Portekiz mutfağına özgü bir çorba. Patates çorbasının içerisinde kıvırcık lahana (kale) veya kara lahana eklenerek yapılıyor. Domuz eti konusunda hassassanız bunu pas geçmenizi öneriyorum çünkü üzerine birkaç parça domuz sosisi eklenerek servis ediliyor. Bunu çıkarttırsanız bile içerisinde domuz eti suyu olması çok muhtemel.

📌 Francesinha: Yine domuz eti yemiyorsanız bu yemeği pas geçmeniz konusunda uyarımı yaparak başlayayım. Francesinha içerisinde türlü etler, jambonlar ve sosisler bulunan bir sandviç aslında. Üzerine eritilmiş peynir ve domatesli, biralı bir sos dökülüyor. Aslen Porto’ya ait bir yemek olsa da Lizbon’da da sık tüketiliyor.

Pasteis de Belem

Pasteis de Belem ya da Pasteis de Nata

Lizbon’da ne içilir?

Başıma bir iş gelmesin diye “alkol kötüdür, içmeyin” diyeyim ben peşin peşin. “Yok ben içmem, genel kültür olarak merak ettim sadece” diyenler için buraya birkaç bilgi bırakayım:

📌 Ginjinha (veya Ginja): Portekiz’in yerel içkisi vişne likörü. İşin ilginç tarafı hiçbir standardı yok. Her yerde içtiğinizin tadı birbirinden çok farklı. Kimi çok tatlı, kimi çok alkollü, kimi hafif, kimi hafif, kimi aromatik. Bence gidince içmek için acele etmeyin çünkü restoranlarda yemeğin üzerine ikram olarak sunulduğuna birkaç kez denk geldim. Yani muhtemelen özel bir çaba sarf etmeden de deneme fırsatınız olacaktır. Hoşunuza giderse biraz aşağıda yazdığım Ginjinha barlarına da uğrarsınız. Geleneksel olarak bu barlarda oturma yeri yok. İçeceğinizi shot olarak alıp, içip yolunuza devam ediyorsunuz.

📌 Vinho Verde: Portekiz’de yaygın tüketilen vinho verde aslında bir yörenin ya da üzümün şarabı değil, erken hasat edilmiş üzümlerden yapılmış şarabın genel adı. Alkol oranı biraz daha düşük, daha asidik, deniz ürünleri yanına yakıştırılan bir şarap bu. “Green Wine” diye bahsedildiğini duyarsanız bundan bahsediyorlar demektir. Rengi yeşil değil elbette. Beyazı da kırmızısı da, rozesi de var.

📌 Porto Şarabı: Adı üzerinde, bu şarap Lizbon’a değil Porto’ya özgü bir şarap ama ülkenin başkenti olan Lizbon’da da rahatlıkla bulup deneyebilirsiniz elbette. Tatlı ve yoğun bir şarap olduğu için yemeklik değil. Ayrıca alkol oranı normal bir şaraptan daha yüksek.

 

Lizbon’da Nerede Yemek Yenir?

Lizbon’a mekanlar konusunda yeterli araştırmayı yapamadan gittiğimi itiraf etmeliyim. İlk iki önerime mutlaka bir şans vermenizi öneririm ama diğer yerler için kendi araştırmanızı yaparsanız daha iyi yerler bulabileceğinize eminim.

📌 Cervejaria Ramiro: Lizbon’un en beğenilen deniz ürünleri restoranı burası. Ben gitmeyi başaramadım çünkü 3 gün önce rezervasyon yapmaya çalıştığım halde tamamen doluydu. Siz siz olun The Fork üzerinden rezervasyonunuzu erkenden yaptırın. Konumunu da şöyle bırakayım.

📌 Timeout Market: Burası bir restoran değil, onlarca farklı restoranı bir arada bulabileceğiniz bir food-court. Dünya mutfağından yemekler, yerel yemekler, tatlılar, atıştırmalıklar gibi yüzlerce çeşidi tek çatı altında bulabildiğiniz için üst üste birkaç gün bile gidebilirsiniz.

Çoğu restoranın çıkardığı yemekleri ve fiyatlarını vitrininde görebiliyorsunuz. Dolaşıp, hoşunuza giden bir şeyler alıp ortadaki masalardan boş bulduğunuza oturuyorsunuz. Pişmesi zaman alan yemekler için size bir çağrı cihazı veriyorlar. Hazır olduğunu aletin ötmesinden anlayıp gidip yemeğinizi alıyorsunuz.

Biraz kalabalık olduğu için yer bulmak zor olabiliyor ama mekan çok büyük olduğu için biraz dolaşırsanız illa ki kalkan birilerine denk gelirsiniz. Konumunu söyle bırakıyorum.

Timeot Market

Timeot Market

📌 Cork Kitchen: Yerel Portekiz yemekleri yapan bir restoran burası. Akşamları canlı müzik oluyor. Rezervasyon gerekiyor. Konumu için tıklayın.

📌 Taberna da Baixa: Kaldığımız otelin resepsiyonistine “senin en sevdiğin mekan neresi, sen yemek yemeye nereye gidiyorsun?” diye sorduğumuzda bizi buraya yönlendirdi. İtiraf etmem gerekirse öyle sıra dışı hiçbir özelliği yok. Mutlaka gidin diyemem ama üzmedi de. Alternatif arayanların ilgisini çekebilir. Haftanın belirli günlerinde fado dinletisi de oluyor. Konumu için tıklayın.

Nata yemek için önerilerim:
📌 Pastéis de Belém
📌 Manteigaria 
📌 Fábrica da Nata 

Ginjinha denemek için önerilerim:
📌 A Ginjinha Registada
📌 Ginjinha Sem Rival

Pasteis de Belem'de oturuken yediklerimiz

Pasteis de Belem’de oturuken yediklerimiz

Lizbon’da Nerede Kalınır?

📌 Baixa: Ben kendi adıma Baixa semtimde kalmayı tercih ettim çünkü gezilecek yerlerin tam merkezinde kalıyor. Hem gezme, hem yeme içme, yem de gece hayatı mekanlarına yürüyerek ulaşabileceğiniz çok merkezi bir nokta. Dez avantajı ilse pahalı ve gürültülü olması elbette. Yine de en ideal semtin burası olduğunu düşünüyorum. Sadece Church of Saint Dominic’in etrafından uzak durmanızı öneriyorum çünkü bu belli bir saatten sonra uyuşturucu satıcıları ve bağımlılar doluşuyormuş hemen yanındaki sokağa.

📌 Chiado: Baixa’da içinize sinen bir otel bulamadıysanız ikinci seçeneğiniz Chiado olabilir. Zaten neredeyse aynı semt sayılacak kadar dip dibeler. Burası da az yokuşlu, çok merkezi bir yer. Sadece otel ve yeme içme konusunda değil alışveriş konusunda da çok fazla seçenek sunuyor.

📌 Alfama: Pek çok turistin ilk tercihi olan Alfama’yı ben üçüncü sıraya koyuyorum. Alfama da kalınmaz mı? Elbette kalınır. Burası tarihi sokaklara sahip, merkezi, konaklama ve yeme içme seçeneklerinin geniş olduğu bir yer. Benim tercih etmeme sebebim toplu taşımaya uzak olması ve çok yokuş olması açıkçası.

📌 Bairro Alto: Burası barların ağırlıkta olduğu, biraz salaş bir semt. Akşam çıkıp eğlendikten sonra otelime dönemem kolay olsun diyenler için ideal olabilir ama geceleri çok gürültülü olduğunu göz önünde bulundurmanız lazım. Ayrıca yine çok yokuşlu bir yer.

📌 Príncipe Real: Kalacağım yer sessiz, sakin olsun, merkeze uzak olsa da olur diyorsanız otel bakmanız gereken yer Príncipe Real. Lizbon’un yerlilerinin yaşadığı hoş bir semt burası. Gezilecek yerlerin tamamına uzak ama toplu taşımaya yakın bir otel bulursanız ulaşım işini halledersiniz.

Bairro Alto'dan Alfama tarafına bakış

Bairro Alto’dan Alfama tarafına bakış

Lizbon’da otel önerileri:

📌 Be Poet Baixa Hotel: Burası benim kaldığım otel. Hem konumundan hem otelin kendisinden gayet memnun kaldım. Ekstra bir şey sunmuyor tabii olanaklar bakımından uyuyup uyanmalık bir otel. Yine de temiz, konforlu ve merkezi olması yeterli bence.
Ayrıntılı bilgi için tıklayın.

📌 Art Legacy Hotel Baixa-Chiado: Burası Lizbon’un en yüksek puanlı ve en iyi yorumları almış otellerinden bir tanesi. Bölgedeki diğer otellerden daha pahalı ama çok da uçuk değil. Bütçe sıkıntınız yoksa buraya bir bakın derim. Konum olarak da şahane bir yerde.
Ayrıntılı bilgi için tıklayın. 

📌 Martinhal Lisbon Chiado: Burası otel değil ama apartmandan konaklama tesisine dönüştürülmüş bir yer. Ev konforunda, mutfaklı apart daireleri var. Konumu çok güzel, fiyatları ucuz olmasa da makul, puanları ve yorumları gayet iyi. Chado taraflarında konaklamak isterseniz bir bakın derim.
Ayrıntılı bilgi için tıklayın.

📌 LX Arch Hotel: Burası merkezdeki en uygun fiyatlı otellerden bir tanesi. Beklentiyi yüksek tutmamak kaydıyla bir şans verebilirsiniz çünkü yorumlar genellikle temiz ve konforlu olduğu yönünde. Odaları çok küçük yalnız uyarmış olayım.
Ayrıntılı bilgi için tıklayın. 

Lizbon Gezi Rehberi

Lizbon gezi rehberim burada sona eriyor. Şimdiden keyifli seyahatler hepinize!