Yazı İçerikleri
Louvre Müzesi
Bir müze için neden gezi rehberine ihtiyaç olsun ki demeyin. Louvre gezmesi gerçekten zor bir müze. Bileti ne zaman almalı, hangi kapıdan girmeli, ne kadar zaman ayırmalı ve neleri görmeli gibi; yanıtlanması gereken pek çok soru var.
Ayrıca içeride neler sergilendiğini çok iyi bilmek gerekiyor çünkü müze öylesine büyük ki tamamını gezmek imkânsız. Şöyle söyleyeyim, müzede 35 bin parça eser sergileniyor. Hepsine 2 dakika ayırsanız ne kadar zaman alacağını siz hesaplayın. Haliyle kendi ilgi alanlarınıza göre önceliklendirilmiş bir plan çıkartmanız gerekiyor. Önce mutlaka görmek istediğiniz eserleri görüp, sonra vaktiniz yettiğince geri kalan salonları gezebilirsiniz.

Louvre Müzesi’nin ana giriş kapısı olan cam piarmit (Fotoğraf: Envanto Elements)
Bu arada şahsi fikrim, Louvre Müzesi’nin dünyanın en kötü yönetilen müzelerinden bir tanesi olduğu yönünde. İçerisindeki muhteşem parçaları görmek için o eziyeti çekmeye değiyor ama saatli biletiniz olduğu hale kapıda bir saat beklemek, yorulunca oturacak yer bulamamak, bazı odalarda oda numarası yazmadığı için içeride kaybolup durmak tat kaçırıyor. Hele ki iki bant çekip kalabalığı sıraya sokmak hiç de zor bir şey değilken Mona Lisa’nın önünde yaşanan izdihama izin vermek tam bir saçmalık. Ohh vallahi söylendim de içimde kalmadı!
Önce Louvre gezinizi kolaylaştıracak pratik bilgilerden bahsedeyim, ondan sonra içeride sergilenen eserleri de uzun uzun anlatacağım. Eğer yakın zamanda Paris’i gezmeyi planlıyorsanız Paris Gezi Rehberi ve Paris’te Gezilecek Yerler yazıma da göz atmayı unutmayın.
Louvre Müzesi Biletleri
Louvre Müzesi’ne Dört farklı şekilde bilet alabilirsiniz.
1. Web sitesinden Louvre Müzesi bileti alarak
Louvre Müzesi’nin resmî web sitesine girip müzeyi ziyaret etmek istediğiniz günü ve saati seçerek biletlerinizi online olarak alabilirsiniz. Tam bilet ücreti 22€, 18 yaş altı ise ücretsiz.
2. Paris Museum Pass bileti alarak
Eğer Paris’te çok fazla müze gezmeyi planlıyorsanız bizdeki Müzekart gibi düşünebileceğiniz Paris Museum Pass biletlerini tercih etmek çok daha hesaplı oluyor. Ben 90€’ya 4 günlük Paris Museum Pass aldım ve bu biletle Versay, Louvre, Askeri Müze, Zafer Takı, Saint Chapelle, Conciergerie gibi pek çok yere ekstra bir ücret ödemeden girdim.
Paris Museum Pass biletiniz varsa bile Louvre Müzesine girebilmek için rezervasyon yaptırmanız gerektiğini unutmayın. Bunun için yine müzenin resmî web sitesine girip bilet alma adımlarını takip edeceksiniz. Tarih ve saati seçme kısmına gelince “I have Paris Museum Pass” butonunu görürsünüz. Bu butona tıklayıp ilerlediğinizde size ücreti 0 € olan bir bilet aldırıyor. Yani ek bir ücret ödemeden seçtiğiniz tarih ve saate uygun bir bilet oluşturmuş oluyorsunuz.
Kapıdan girerken her iki biletinizi birden (Museum Pass bileti ve ücretsiz Louvre Müzesi bileti) göstermeniz yeterli. Satın alma aşamasında iki bileti birbiri ile ilişkilendirecek bir şey yapmanıza gerek yok. Dolayısıyla hangisini önce, hangisini sonra aldığınızın da bir önemi yok.

3. Diğer şehir biletleri ile
Paris’te kullanabileceğiniz, Museum Pass biletine dahil olmayan yerleri bile kapsayan başka bilet türleri de var. Örneğin Paris City Pass bileti Eyfel’i, kanal turlarını, özel müzeleri de kapsıyor. Ben çok pahalı olduğu için bu bileti mantıklı bulmadım (3 günü 214 €). Yine de farklı bir bilet alacaksanız aklınızda olsun, yine web sitesine girip ücretsiz biletinizi almanız lazım.
Bunun için yine Louvre müzesinin resmi web sitesine girip tarih ve saatinizi seçiyorsunuz. Sonra kişi eklerken, yetişkin bileti yerine “OTHER FREE OR REDUCED ADMISSIONS” biletlerini seçip sepete ekliyorsunuz. Bu biletin ücreti de 0€ olduğu için biletinizi herhangi bir ekstra ödeme yapmadan almış oluyorsunuz.
Kapıdan girerken ücretsiz Louvre biletinizle birlikte diğer biletinizi göstermeniz gerektiğini unutmayın. Bazı Instagram hesaplarında “bu biletle Louvre’a ücretsiz girdim” diyenler oluyor ama bana pek gerçekçi gelmedi. Benim her iki biletimi de kontrol ettiler çünkü içeri alırken.
4. Rehberli Tur Satın Alarak
Get Your Guide gibi sitelerde yaklaşık 2-3 saatlik rehberli tur seçenekleri var. Bu turlar tercih etmek size üç avantaj sağlar. İlk olarak sizi sıra beklemekten kurtarır çünkü Louvre’un yalnızca gruplar tarafından kullanılabilen ayrı bir kapısı var. İkinci olarak “o tablo neredeydi, bu heykel neredeydi” diye ararken deli çıkmazsınız içeriden. Üçüncü olarak eserler hakkında detaylı bilgi almış olurunuz.
Dezavantajlarına gelirsek bu turlar genellikle en popüler eserleri görüp çıkacağınız bir programa sahipler. Yani siz daha detaylı gezmek, ilginizi çeken yerlerde oyalanıp ilginizi çekmeyenleri hızlıca atlamak istiyorsanız tatmin edici olmayabilirler. Bu turlara katılmanın ücreti ise standart bilet ücretinin 2-3 katı civarında.

Louvre Müzesinin Piramit Kapısı girişi
Biletleri ne zaman almalı?
Kış sezonunda seyahat tarihinizden 5-6 gün sonrasına rahatlıkla bilet bulabiliyorsunuz. Ama havalar ısınıp turist trafiğinin arttığı dönemlerde sabah biletleri hızla tükeniyor. Bu nedenle müzeye erkenden girip tüm gününüzü Louvre’da geçirebilmek için biletinizi en az 2-3 hafta önceden almanızı öneririm. Ben hiç riske atmayıp 1,5 ay öncesinden aldım biletimi. Festival olur, bir şey olur doluverir maazallah.
Louvre Müzesine bilet alabileceğiniz aralıklar şu şekilde:
Pazartesi: 09.00-16:30
Salı: Tamamen Kapalı
Çarşamba: 09.00-19:30
Perşembe: 09.00-16:30
Cuma: 09.00-19:30
Cumartesi: 09.00-16:30
Pazar: 09.00-16:30
Son bilet saatinden bir saat sonra insanları dışarı çıkarmaya başlıyorlar ve ondan yarım saat sonra müze kapanıyor. Yani Çarşamba ve Cuma günleri müze kapanıyor anonsları 20.30’da başlıyor ve müze 21.00’de kapanıyor. Diğer günlerde ise kapanış saati 18.00.
Bilet almadan gitmenizi kesinlikle önermiyorum çünkü yoğun sezonda kapıda bilet satışı yapılmıyor. Diğer zamanlarda ise bilet alacaklara ayrılan sıra çok yavaş ilerliyor.

Louvre Müzesi’ni gezmek ne kadar sürer?
Eğer sanata ya da tarihi eserlere özel bir ilginiz yoksa ve başyapıt kabul edilen eserler hakkında fikir edinmek için geziyorsanız; müzeye kapıda sıra beklemesi dahil 3 saat zaman ayırabilirsiniz. Müzenin Dennon ve Sully kanatlarının bir kısmını gezmek pek çok kişi için yeterli oluyor.
Benim görmek istediğim çok fazla eser olduğu için 10:00 bileti ile girdim ve müze kapanana kadar içeride kaldım. Yine de görmek isteyip göremediğim bazı şeyler oldu. Yetişmedi yani. Üstelik hem çok yorucu oldu hem de bir noktadan sonra kafam almamaya başladı gördüklerimi. Hatta son bir saat bende tamamen bulanık.
Bu yüzden bence görülecek eserler listenizi çok kabarık tutmayın. İçeride çok zaman geçirecekseniz bile bunu çok fazla eser görmeye çalışarak değil, yavaş yavaş gezip keyfini çıkaracak ve bol bol mola verecek şekilde yapın.

Mona Lisa tablosunun önündeki izdiham.
Louvre Müzesine Giriş
Louvre Müzesi’nin 3 farklı girişi var. Bunlardan bir tanesi sadece gruplara, etkinlik katılımcılarına ve engelli bireylere özel olduğu için ben normal biletle girilebilecek kapılardan bahsedeceğim.
1. Piramit Kapısı: Burası Louvre’un önündeki o ikonik cam piramitten girilen yer. Gittiğiniz zaman farklı saatler için farklı sıralar oluşturulduğunu görüyorsunuz. Her sıranın başında saatleri gösteren tabelalar bulunuyor ve sizin biletiniz hangi saat içinse, o sırayı bulup sıranıza giriyorsunuz.
2. Carrousel Kapısı: Bu kapı “AVM Kapısı” olarak da biliyor çünkü Louvre’a alt kattaki alışveriş merkezinden geçiş yapmayı sağlıyor. Konumu tam olarak şurada.
Bu kapıdan girmenin bazı avantajlar ve dezavantajları var. Örneğin soğuk havalarda kapalı alanda, üşümeden sıra bekleyebiliyorsunuz. Ancak kış aylarında diğer girişe kıyasla çok daha uzun bekleyebiliyorsunuz. Öte yandan çok turistik sezonlarda buradaki sıra Piramit kapısına kıyasla daha az oluyor çünkü daha az biliniyor.
Ben Louvre’a giderken “Yarım saat erken gitsem erken girebilir miyim acaba?” diye düşünerek erken gittim. Gittiğimde girmem gereken sıranın uzunluğu çoktan 200 metreyi bulmuştu. Bırakın erken girmeyi, içeri giriş saatim bilet saatimi 40 dakika geçmişti. Velhasıl uzun bir bekleyişe hazır olun.

Louvre Müzesinin üç girişi var. Eğer tur grupları ve özel gereksinimli bireyler Richelieu girşini kullanabiliyorlar. Geri kalanlar ise Carrousel ve Piramit girişlerinden istediklerini kullanabiliyorlar.
Louvre’da Hayatta Kalmak
Evet, Louvre’da yeme-içme, tuvalet gibi yaşamsal ihtiyaçları karşılamak bir meseleye dönüşüyor.
Öncelikle şunu söyleyeyim, tütün ürünü kullananlar tüm günü içeride geçirmekte zorlanabilirler çünkü açık havaya çıkıp müzeye geri girebilme şansınız yok. Müzede çıkılabilen bir tane balkon var ve o balkon bir restorana ait. (Sanırım Angelina Cafe ile Cafe Mollien arasında el değiştiriyor.) Üstelik bu teras sadece sıcak yaz günlerinde açık oluyor. Biz açık havaya erişimi olan tek yer burası diye, kapısında tam yarım saat sıra bekledik. Ççeri girince balkonun kapalı olduğunu gördük ve “keşke sorsaydım” diye epey kızdım kendime. O kadar yorgundum ki başka yere gitmeye mecalim yetmedi ve neticede oturabilmek için hayatımda yediğim en pahalı tatlılardan birini yemek zorunda kaldım.
Müzede en ucuz yollu karnınızı doyurabileceğiniz, çay kahve alabileceğiniz yerler al-götür çalışan yerler (Starbucks ve The Louvre Takeaway Counters). La Boulangerie du Louvre da nispeten ucuz, isterseniz oturabileceğiniz isterseniz take away alabileceğiniz bir yer.
Oturup yemek yemek ve dinlenmek istiyorsanız biraz pahalı olmasını ve kapısında sıra beklemeyi göze almanız gerekiyor. -1. kattaki Gougette, 1. kattaki Le Cafe Molien’de oturarak yemek yiyebilirsiniz. Müzenin web sitesinde daha fazla alternatif görülüyor ama geri kalan restoranlara müzenin içinden erişim yok.

Uğruna yarım saat sıra beklediğim tatlı. Lezzetli miydi? Evet. Değer miydi? Hayır.
Bunun dışında müzede ücretsiz vestiyer var. Eşyalarınızı kilitli dolaplara bırakabiliyorsunuz. Ancak bu dolaplar çok büyük değiller. Yani büyük valizle giderseniz içeri alınmazsınız. İçeriye yiyecek içecek sokmak yasak değil. Yalnızca sergi salonlarında tüketemiyorsunuz. Dolayısıyla yanınıza abur cubur almaktan çekinmeyin.
Tuvaletlerin önünde 15-20 dakika sıra bekleyebilirsiniz o yüzden işinizi son ana bırakmayın. 😊
Louvre Müzesinde Aradığımızı Nasıl Bulacağız?
Müze birbiriyle birleştirilmiş üç farklı binadan oluşuyor. Bu binaların her birinin adı var.
Piramit kapısının önünde durup müzeye karşıdan baktığınızda;
Sağınızda kalan bina Dennon
Karşınızda kalan bina Sully
Solunuzda kalan bina Richelieu oluyor.

Louvre Müzesi’nin birinci katı. Haritanın yüksek çözünürlüklü halini Louvre Müzesi’nin web sitesinden indirebilirsiniz.
Müzenin girişinde danışmadan alabileceğiniz haritayı şu linkteki “download museum map” butonuna tıklayarak indirebilirsiniz. Harita çok detaylı ve açıklayıcı değil maalesef. Ona ek olarak şu siteye kesinlikle göz atmanızı öneririm: İnteraktif Louvre Müzesi Haritası
Bu sayfadan hem tek tek odalara tıklatıp o odada sergilenen eserlerin neler olduğunu görebiliyorsunuz. Arama yaparak görmek istediğiniz eserin nerede sergilendiğini de öğrenebiliyorsunuz ama isimleri Fransızca yazmak gerektiği için o fonksiyonu pek işlevsel değil.
Louvre Müzesindeki Önemli Eserler: Louvre Müzesinde Neler Var?
Louvre Müzesinde görülecek eserler neler derseniz; şuraya küçük bir liste şöyle bırakıyorum. Elbette kıymetli eserler saymakla bitmez ama en çok öne çıkanların, benim görmekten en çok keyif aldıklarımın ve en popüler eserlerin bir derlemesi gibi düşünebilirsiniz.
Tablolar
Liberty Leading the People (Halka Yol Gösteren Özgürlük)

Liberty Leading People – Eugène Delacroix, 1830
Bu tablo aslında 1789’daki ilk Fransız Devrimini değil 1830 yılında yaşanan Temmuz Ayaklanması’nı tasvir ediyor. Buna karşın Fransız Devrimi ruhunu öylesine somutlaştırıyor ki, Fransız Devriminin sembollerinden bir tanesi sayılıyor. Öyle ki sadece Fransız Devrimi değil, her türlü özgürlük mücadelesinde bu tablonun uyarlamalarını görüyoruz artık. Zeki Faik İzer’in 1933 yılında çizdiği İnkılap Yolunda tablosu buna bir örnek.
Eugène Delacroix tarafından çizilen tabloda “Özgürlük” Antik Yunan tanrıçalarını andıran bir kadın formunda sembolize edilmiş. Farklı sosyal sınıflara mensup (burjuvası, işçisi, öğrencisi) Fransızlar onun peşinde takılmış bir şekilde barikatları aşıyorlar. Fransız halkının enerjisi, öfkesi ve devinimi, bu tablo ile ölümsüzleşiyor.
Bu tablonun güçlü kadın imajı üzerinden yapılan feminist okumaları da var. Bence bu çok doğru bir yaklaşım değil çünkü bu kadın kanlı, canlı gerçek bir insan değil, tanrısal bir ideal. Hatta birey değil arzu nesnesi olma kavramının birebir bir örneği.
Liberty Leading the People Romantizm akımının önemli örneklerinden bir tanesini olarak kabul ediliyor. Yani biçim aslında duygu yaratmaya hizmet eden bir aracı. İdealler, tutkular, korkular ve kahramanlıklar da resmin konuları arasına giriyor.
İnternette gördüğünüz fotoğraflardan tablonun daha sarı tonlarda olduğu izlenimine kapılabilirsiniz ama 2023 yılında yapılan restorasyonda orijinal renkler ortaya çıkarıldı. Artık Louvre’a gittiğinizde kadın figürünün kıyafetinin sarı değil gri-beyaz-altın tonlarında olduğunu görebiliyorsunuz.
Konumu: Denon Kanadı, 1. Kat, 700 numaralı salon
The Raft of The Medusa (Medusa’nın Salı)

The raft of the Medusa – Théodore Géricault, 1818–1819
Büyük ihtimalle benim eksikliğimdir ama Louvre’a gidene kadar bu tabloyu bilmiyordum. Önünden geçerken kitlendim kaldım. Öylesine etkileyiciydi ki… Hikayesini öğrenince tabloya duyduğum hayranlık daha da arttı. Öğrendim ki ressam Théodore Géricault gerçek bir olayı resmetmiş. Hatta tablo üzerinde çalışırken o saldan sağ kurtulanlar ile görüşmüş, hayatını kaybedenleri ise morga giderek incelemiş.
Tabloya konu olan olay bir hayli trajik. 1816 yılında kayalıklara çarpan Fransız firkateyni Meduse batmaya başlamış. Filikalara soylular ve seçkinler binmiş. Geri kalan yolcuların sığındığı salı filikaya bağlayıp çekeceklermiş ama bir süre sonra sal bizi yavaşlatıyor diyerek kesmişler ipleri. Filikalara binemeyen 147 yolcu denizin ortasında tam 13 gün boyunca mahsur kalmış. Delirenler, intihar edenler, cinayet işleyenler olmuş. Sal bulunduğunda yalnızca 13 kişi hayattaymış.
Resimde ölümsüzleşen an ise uzaktan bir gemi görüp heyecanlandıkları gerçek bir an. Bu gemi daha sonra gözden kaybolmuş ama 2 saat sonra dönerek salda kalanları kurtarmış.
Tablonun en önemli özelliklerinden bir tanesi Fransa’da güncel bir olayın resmedildiği ilk tablo olması. Hem politik, hem de sanatsal açıdan çok tartışma yaratmış. Resmi konusu olabilecek şeyler konusunda çok katı bir anlayışın olduğu bir dönemde sıradan insanları kahramanlaştırmadan çizmesi, romantizm akımını gündeme getirmesi ve kesinlikle o dramı hissettirmesi bakımından dikkat çekici bir eser.
Théodore Géricault bu resmi olay yaşandıktan hemen sonra çizmeye başlamış ve 8 ayda tamamlayarak sergilemeye başlamış. Sanatçının ölümünün ardından resim mirasçılarından satın alınmış ve Louvre Müzesi koleksiyonunun bir parçası olmuş.
Konumu: Denon Kanadı, 1. Kat, 700 numaralı salon
The Wedding at Cana (Kana’da Düğün)

Wedding at Cana – Paolo Caliari, 1563
Cana’da Düğün Tablosu 70 metrekarelik ebadıyla Louvre Müzesi’ndeki en büyük tablo olmasına karşın yine de ziyaretçilerin dikkatinden kaçabiliyor çünkü Mona Lisa’nın tam karşısında yer alıyor. İçeride öyle bir kalabalık ve kaos var ki gerçekten anlatılmaz yaşanır diyeyim.
Tabloya gelecek olursak; Paolo Caliari tarafından çizilen bu tablo Venedik’teki bir manastırın yemekhanesini süslemek üzere kilise tarafından sipariş edilmiş. Caliari İncil’de bahsedilen bir olayı resmetmiş ama cesur bir adım atarak o olayın yaşandığı yeri, yakın zamanda yaşamış tarihsel figürlerin katıldığı bir yer olarak modernize etmiş. Yakın zaman dediğim de 440 yıl öncesi elbette. Tablo 1563 yılında tamamlanarak Venedik’teki San Giorgio Maggiore Kilisesinin duvarına asılmış. Orada kalmayıp Paris’e gelmesinin nedeni ise Napolyon’un bu tabloya savaş ganimeti muamelesi yapmış olması.
Tablo aslında Hz. İsa’nın ilk mucizesi olarak bilinen suyu şaraba çevirme olayını konu ediniyor. İncil’de anlatıldığı şekliyle İsa Filistin’deki Kana Köyünde bir düğüne katılıyor. Düğün bitmeden şarap bitince, İsa küplere su doldurulmasını istiyor. Küplere konulan su şaraba dönüşüyor.
Peki Paolo Caliari ne yapıyor? Alıyor İsa’yı şık bir Venedik Sarayına koyuyor. Düğünün davetlileri olarak Kanuni Sultan Süleyman, Portekiz Kraliçesi Avusturyalı Eleanor, Fransa Kralı I. François, İngiliz Kraliçesi I. Mary, Kutsal roma İmparatoru 5. Charles, Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa ve Venedik okulunun başlıca ressamlarını çiziyor. Kilise de gayet memnun kalıyor bu tablodan.
Tablo üslup olarak Maniyerist üslupta kabul ediliyor. Maniyerizm İtalyan Rönesansının geç dönemlerinde ortaya çıkıyor ve bu dönemde resmin öğelerini dengeli bir düzene sokmanın makbul sayılmasına karşı çıkıyor. Daha kalabalık, canlı, figürlerin birbirinin içine geçtiği sahneler görmeye başlıyoruz. Amaç öğelerin doğal görünmesi değil zarif görünmesi. Bu yüzden figürleri deforme edebiliyorlar.
Tablonun başına gelmeyen kalmamış bu arada. İtalya’dan getirilirken ortadan ikiye kesmişler, Nazi saldırıları sırasında çalınmasın diye rulo yapıp saklamışlar, müzede üzerine tavan akmış, duvara yerleştirilirken düşmüş delinmiş, neler neler…
Konumu: Denon Kanadı, 1. Kat, 711 numaralı salon
La Grande Odalisque (Büyük Odalık)

The Grande Odalisque – Jean Auguste Dominique, 1814
Öğelerin doğal görünmesini önemsemeyip, elegant görünmesi için deforme etmek demişken; The Grande Odalisque tablosunu da anmak gerekiyor. Tablo Napoli kraliçesi Caroline Murat tarafından sipariş edilmiş. 1814 yılında Jean Auguste Dominique Ingres tarafından çizilmiş. Tablonun ilham kaynağının Dresden Venüs’ü ve Ubino Venüs’ü tabloları olduğu düşünülüyor. Resmedilen kadın ise tablonun adından da anlaşılabileceği üzere bir odalık, yani bir cariye.
Ressam maniyerist bir yaklaşımla vücut proporsiyonlarını tamamen ressamın estetik zevkine uyacak şekilde yeniden düzenlemiş. Öyle ki bu vücudun gerçek olduğu varsayılırsa kadının fazladan üç omurgası daha bulunması gerekiyor. Kollarından birinin daha uzun, diğerinin daha kısa olması gerekiyor. Tüm bu orantısızlıklara rağmen figür kendi içerisinde tuhaf bir estetik kazanıyor.
Konumu: Denon Kanadı, 1. Kat, 702 numaralı salon
The Coronation of Napoleon / Napolyon’un Taç Giyme Töreni

The Coronation of Napoleon – Jacques-Louis David, 1807
Ressam Jacques-Louis David’in 1807 yılında çizdiği bu tablo tarihi açıdan çok önemli bir anı ölümsüzleştiriyor. Tabloda tacı tutan kişi Napoleon Bonaparte, önünde diz çökmüş olan kişi eşi Josephine. Hemen arkasında ise Papa VI. Pius var.
Napolyon’un taç giyme törenini resmeden tablosnun tarihsel açıdan çok önemli bir belge niteliği var. Şöyle ki; Avrupa’da genellikle kralların tanrının lütfuyla seçtiğine inanılır ve gayet dini figürler olarak kabul edilirlerdi. Taç giyme törenleri de dini bir seremoni olarak düzenlenir ve tacı krala kilise otoriteleri giydirirdi.
Napoleon Bonaparte kendi taç gitme töreni sırasında alışılmışın dışında bir şey yaptı. Papa yanı başında duruyor olmasına rağmen tacını kendi tacını kendisi taktı. Ardından eşinin tacını aldı ve onu da eşine kendisi taktı. Böylece onları imparator ve imparatoriçe ilan eden kişi Papa değil kendisi olmuş oldu. Töreni izlemeye gelenler ne biçim şok olmuştu kim bilir.
Bu anı belgelemekle görevlendirilen ressam Jacques-Louis David ilk eskizinde Napoleon’un kendi tacını giydiği anı çizmiş olmasına karşın sonradan karar değiştirdi ve resminde Napoleon’un eşine taç giydirdiği anı ölümsüzleştirmeye karar verdi. Bu büyük ihtimalle “Napoleon çok da diktatör gibi görünmesin” diye alınmış bir karardı.
Neoklasik üslupta çalışan ressamın, kişileri ön plana çıkarmak için arka plandaki Notre Dame katedralini daha sade resmettiğini ve küçülttüğünü biliyoruz. Bunu yaparken Antik Roma kültürüne ait detayları tutmuş, diğer detayları resimden çıkarmış.
10 metreye yakın ebadıyla devasa görünen tablo eskiden Versay Sarayında bulunuyormuş. Bugün orijinal tablo Louvre Müzesi’nde olsa da, Versay Sarayında sergilendiği alana da bir replikası konulmuş.
Konumu: Denon Kanadı, 1. Kat, 702 numaralı salon
Mona Lisa

Mona Lisa ile hayaller, hayatlar… Mona Lisa – Leonardo da Vinci, 1503–1517
Mona Lisa’dan bahsetmeden geçmek olmaz tabii. Aslında Mona Lisa eskiden çok bilinen bir tablo değilmiş. Ne zaman ki tablo Louvre Müzesinden çalınmış, işte o zaman “badem gözlü” olmuş.
Tablo 1911 yılında, İtalyan bir müze çalışanı tarafından çalınmış. Tabloyu çalma amacını “onu anavatanına geri götürmek” olarak açıklamış. Haliyle dünya çapında geniş bir yankı uyandırmış bu olay. Tabloyu herkesçe tanınır hale böyle gelmiş. Bugün Mona Lisa öylesine popüler ki müzede önünde inanılmaz bir izdiham oluyor. Popüler kültürde zaten sıklıkla karşımıza çıkıyor.
Peki nedir bu tabloyu böylesine özel kılan? Leonardo da Vinci gibi bir üstadın elinden çıktığı için mi böyle çılgınca bir ilgi görüyor? Mona Lisa’nın yüzündeki o tebessümle hüzün arası, anlaması güç ifadenin yarattığı duygu nedeniyle mi? Yoksa resmin hafif puslu bir dokuya sahip olmasını sağlayan sfumato tekniğiyle boyanmış olması mı onu özel kılan? Muhtemelen hepsinden biraz.
Siz yine de beklentinizi yüksek tutmayın çünkü tabloyla selfie çektirmek için kalabalığı omuzlayarak kendine yol açmaya çalışan turist kafilelerinden sıyrılıp sakin sakin inceleme şansınız olmayacak. Zaten ışıkları yansıtan kalın bir camın arkasında duruyor. Üstelik tabloya en fazla 5-6 metre yaklaşabiliyorsunuz. Dolayısıyla çizim tekniğini falan görmek hayal. Elf olmak lazım o mesafeden detay görebilmek için.
Velhasıl Mona Lisa müzedeki en popüler eser olabilir ama eseri görme deneyimi hiç de keyifli değil. Bu arada Leonardo’nun La Belle Ferronnière tablosu da yine Louvre Müzesinde sergileniyor.
Konumu: Denon Kanadı, 1. Kat, 711 numaralı salon
Heykeller
Winged Victory of Samothrace / Niké of Samothrace

Winged Victory of Samothrace, M.Ö 190
Bu heykel zafer tanrıçası Nike’nin heykeli. M.Ö 190 yılında yani günümüzden 2215 yıl önce yapılmış. Bu kadar eski olması sıra dışı bir durum çünkü günümüze kalan tanrı/tanrıça heykellerinin çok büyük bölümü aslında Helenistik orijinallerinin Romalılar tarafından yapılmış kopyalarından oluşuyor. Bu heykel ise büyük Helen Tanrıları heykellerinin günümüze ulaşan sayılı heykellerden bir tanesi.
Tarihi öneminin yanı sıra estetik açıdan da baş döndürücü bir heykelden bahsediyoruz. Heykelin boyu 2.75 metre. Kaidesiyle birlikte 5.5 metreyi geçiyor. Uçuşan etekleri her an öne atılmaya hazır duruşuyla öylesine görkemli görünüyor ki yanından ayrılmak istemiyorsunuz.
Heykel Ege Denizindeki Samothrace adasında bulunduğu için Samothrace Nike’si olarak adlandırılıyor. Bulunduğunda “Great Gods of Samothrace” kutsal alanında, yani diğer pan-helenistik tanrı heykellerinin de bulunduğu bir yerdeymiş. Başı, kolları, sağ kanadı ve sol omzu hiçbir zaman bulunamamış. Halen başı ve kolları halen yok ama sağ kanadı ve sol omzu sonradan yapılarak heykel birleştirilmiş.
Heykelin kaidesi bir geminin burnu şeklinde yapılmış. Muhtemelen bir savaş gemisinin önünde, halkını zafere götürüyor. Başka bir görüşe göre zafer çoktan kazanılmış ve kalk tanrıçaya olan minnetini göstermek niyetiyle onu onurlandıran bu heykeli yapmış.
Bu heykelin çeşitli kamu binalarında ve sanat müzelerinde sergilenen replikaları var. Ancak orijinal heykel Louvre Müzesi’nde sergileniyor.
Konumu: Denon Kanadı, 703 numara (merdivenlerin birleştiği alan), 0. Kat
Vénus de Milo / Milo Venüsü

Venüs de Milo, M.Ö. 160 – 110
Venüs aslında Yunan Mitolojisinden Afrodit olarak bildiğimiz tanrıçaya Romalıların verdiği bir isim. Aşkın, güzelliğin ve şehvetin tanrıçası. Haliyle her zaman çok albenili bir kadın olarak tasvir edilmiş. Elbette Antik Yunanların ideal güzellik anlayışına göre…
Heykelin tam yapım tarihi bilinmese de M.Ö. 160 – 110 yılları arasında yapıldığı tahmin ediliyor. Ege Denizindeki Milos adasında bulunduğu için “Milo Venüsü” olarak anılıyor.
Bu heykelin tüm parçaları bir bütün halinde değil. Örneğin hemen yanında elma tutan bir el figürü de bulunmuş. Bu elmanın Eris’in attığı altın elma olduğu düşünülüyor. Hikayeye göre anlaşmazlık ve uyumsuzluk tanrıçası Eris, bir düğün şölenine çağırılmadığı için sinirlenip şölen alanına üzerinde “en güzel olan için” yazan bir altın elma atıyor. Hera, Athena ve Afrodit “en güzel ben olduğum için bu elma da bana gelmiş olmalı” diye birbirlerine giriyorlar. Bu olay taa Truva savaşına kadar uzanan olaylar silsilesini başlatıyor.
Aradan geçen binlerce yıla rağmen bu heykel hala güzelliği sembolü olarak algılanıyor. Hala filmlerde, fotoğraflarda, kliplerde çeşitli görsel hatta yazılı sanat eserlerinde bu imge karşımıza çıkıyor.
Konumu: Sully Kanadı, 0. Kat, 346 numaralı salon
Sleeping Hermaphroditus / Uyuyan Hermafrodit

Sleeping Hermaphroditus – Gian Lorenzo Bernini,1620
Müze’nin kapanmasına 20 dakika kala “ay ay daha ben bu heykeli görmedim” diye koşa koşa yanına gittiğim Sleeping Hermaphrodite heykeli, meşhur İtalyan ressam ve Heykeltraş Gian Lorenzo Bernini’nin bir eseri. Heykel 1620 yılında yapılmış.
Uyuyan Hermafrodit heykeli gerçek insan boyutlarında, büyükçe bir çalışma. Çift cinsiyetli bir figürün yumuşak bir yatakta uzandığı bir anı tasvir ediyor. Yumuşak yatak da mermerden oyulmuş elbette. Zaten heykeltraşın ustalığına hayran bırakan unsurlardan bir tanesi de mermere kumaşın, yastığın, insan etinin yumuşak dokusunu kazandırabilmesi.
Bu heykele “Borghese Hermafroditi” de deniliyor çünkü Borghese ailesinin heykel koleksiyonun bir parçası olarak kalmış uzun süre. Peki neden Hermafrodit? Çünkü figür çift cinsiyetli. Yani arkadan bir kadın figürü gibi görünmesine karşın önden hem memeleri hem de erkek cinsel organı görünüyor. Bu, figürün pozisyonu nedeniyle, dikkat etmezseniz gözden kaçacak bir detay. Heykelin konusunu bilmeyen gözler için küçük bir sürpriz de denebilir. 😊
Aslında Hermaftodit’in hikayesi de mitolojik bir hikâye. Hermafrodit Hermes ve Afrodit’in oğlu olarak dünyaya geliyor. Bir peri kızı Hermafrodit’e aşık oluyor ama yüz bulamıyor. Bir gün Hermafrodit’e sıkıca sarılıp asla ayrılmamayı diliyor. Bu dileği kabul oluyor ve tek bir bedende birleşiyor ikisi de. Böylece hem kadın hem erkek olan bir tanrı çıkıyor ortaya.
Konumu: Sully Kanadı, 0. Kat, 248 numaralı salon
Psyche Revived by Cupid’s Kiss

Psyche Revived by Cupid’s Kiss – Antonio Canova, 1787 (Fotoğraf: Jean-Pol GRANDMONT Wikimedia / Commons)
İtalyan heykeltraş Antonio Canova tarafından yapılan bu heykelin aslında iki kopyası var. Sanatçı ilk kopyayı İngiliz Albayı John Campbell’ın siparişi üzerine 1787 yılında yapmış. İkinci kopyayı ise birkaç yıl sonra Rus asilzadesi Nikolay Yusupov’a vermiş. İlk kopya Louvre Müzesinde, ikincisi ise Hermitage Müzesinde sergileniyor.
Sanatçı aslında Neoklasik üslupta çalışan bir heykeltraş olarak biliniyor. Ancak bu eser aşka odaklanan konusuyla romantizm akımına dahil ediliyor. Heykelde gördüğümüz kanatları açık figür Cupid. Afrodit’in oğlu olan Cupid aşkın ve şehvetin tanrısı olarak kabul ediliyor. Antik Yunan’da Eros olarak isimlendirilen tanrının ta kendisi.
Yarı uzanır pozisyondaki figür ise dünyaya Milet Kralı’nın ölümlü kızı olarak gelip sonradan bir takım tanrısal özellikler kazanan Psyche. İkilinin çok uzun bir aşk hikayesi var ama konunun özeti şu; Afrodit güzelliğini kıskandığı için Psyche’yi öldürmeye çalışıyor. Psyche Cupid’le de bu vesileyle tanışıyor. Türlü ritüel ve büyülerle korunarak bir arada kalmaya çalışıyorlar ama en nihayetinde Afrodit kadını sonsuz bir uykuya yatırmayı başarıyor. O uykuyu bozan ne dersiniz? Elbette Cupid’in öpücüğü. İşte bu heykel tam da Cupid’in Psyche’yi öperek hayata döndürdüğü anı ölümsüzleştiriyor. Psyche’yi sonsuz uykuya yatıran şişe de hemen arkasında, kumaşın üzerinde duruyor.
Heykel farklı yönlerden bakıldığında farklı bir estetik zarafet sunuyor. Heykelin kompozisyonu, bedenlerin devinimi, kanatlardaki detaylar… Kelimelerle ifade etmesi güç ama gördüğünüz zaman neden bu kadar meşhur olduğunu anlayacaksınız bence.
Konum: Denon Kanadı, 0. Kat, 403 numaralı salon
Rebellious Slave & Dying Slave (İsyancı Köle ve Ölmekte Olan Köle)

Solda Dying Slave, Sağda Rebelious Slave – Michelangelo, 1513 -1515 (Fotoğraflar: Jörg Bittner Unna / Wikimedia Commons)
İtalyan Rönesans sanatçısı Michelangelo’nun iki heykelini de Louvre Müzesi’nde görebilirsiniz. Aslında bu heykeller 1505 yılında Papa II. Julius’un mezarına konmak üzere sipariş edilmişti ama mezar projesi sonradan değiştirildiği için mezara hiçbir zaman konulmadılar.
İki heykel de birer köleyi tasvir ediyor. İsyancı Köle elleri arkadan bağlı, uzaklara bakar bir şekilde oyulmuş. Kasları, kumaşın sıkıştırdığı yerlerde sıkışan etleri, kaburgasının yarattığı çıkıntı, hafif kamburu ve korkutucu iriliği ile gerçekten etkileyici bir heykel.
Ölmekte Olan Köle ise hem bir çırpınışı hem de teslimiyeti aynı anda somutlaştırıyor.
Konum: Denon Kanadı, 0. Kat, 403 numaralı salon
Three Graces

Three Graces Heykeli, M.S. 100-200
M.S. 100-200 yılları arasında yapıldığı tahmin edilen heykel 1608 yılında Roma’da bulunmuş. Three Graces ile kastedilen kişiler Zeus’un Eurynome’den olan Aglaea, Euphrosyne ve Thalia adlı üç kızı aslında.
Bu üçlüyü fresklerde, tablolarda, heykellerde sıkça görüyoruz. Mitolojik anlatılarda isimleri geçiyor. Kendi kültleri de var ama bu karakterlerin başrolde oldukları hikayelere ulaşamadım. Hep başka tanrılara eşlik ediyorlar. Bir nevi Olimpos’un yardımcı kadın oyuncuları gibi.
Genellikle birbirine sarılır ya dans eder şekilde tasvir edilen bu üç kadın Güzellik, doğurganlık ve sanatla ilişkilendiriliyormuş.
Konumu: Sully Kanadı, 0. Kat, Salon 384
Tarihi Eserler
The Code of Hammurabi / Hammurabi Kanunları

Hammurabi Kanunları, 1792–1750
Hammurabi Kanunlarının kazındığı orijinal dikili taş da Louvre Müzesi’nde sergileniyor. Tarihin en eski yazılı yasa metinlerinden bir tanesi olan ve çok iyi korunduğu için büyük bölümüne rahatlıkla hakim olabildiğimiz eşsiz bir parça bu. Yapımı 1792–1750 yılları arasına tarihleniyor. Daha eski yasa metinleri genellikle daha küçük tabletlere yazılmış, daha az içeriğe sahip ya da hasar görmüş durumda metinler.
Babil kralı Hammurabi tarafından belirlenen yasalar, Akad dilinde, bazalt bir dikili taşa yazılmış. Babillilerin koruyucu tanrısı Marduk adına yapılmış bir tapınağa yerleştirilmiş.
Kral Hammurabi bu kanunları kendisine Güneş tanrısı Şamaş’ın yazdırdığını söylemiş. Nitekim taşın en tepesinde, Kral Hammurabi’yi güneş tanrısı Şamaş’ın huzuruna çıkmış biçimde gösteren bir kabartma var. Bu nedenle kanunların dini bir buyruk gibi kabul gördüğünü düşünebiliriz.
Taş yaklaşık 2 metre boyunda. Altında ise 282 maddeden oluşan yasalar, çivi yazısı ile sıralanmış. Bu maddelerden yalnızca 33 tanesi okunamıyor. Geri kalanları ise önemli suçları ve cezalarını belirliyor. Örneğin yasada çocuk kaçırmanın cezasının idam olması, yanan bir evden eşya çalan kişinin ateşe atılması gerektiği, yalancı şahitlik yapan kişinin söz konusu suçu işlemiş gibi cezalandırılacağı şeklinde maddeler bulunuyor.
Konumu: Richelieu Kanadı, 0. Kat, 227 Numaralı Salon
Human-Headed Winged Bulls (Lamassular veya İnsan başlı kanatlı boğalar)

İnsan Başlı Kanatlı Boğalar, MÖ 720-705
Müzede sergilenen insan başlı ve kanatlı boğalar, Asur Kralı II. Sargon’un sarayını süsleyen koruyucu figürlerdi. MÖ 8. yüzyılda Kral II. Sargon, imparatorluğun başkentini, Musul yakınlarındaki Dur-Şarrukin’e taşımaya karar verdi. Burada inşa ettirdiği muazzam sarayın kapılarını ise işte bu figürlerle donattı.
İnsan başlı kanatlı boğalar, Asur inancında koruyucu olarak kabul edilen Lamassu’yu temsil ediyordu. MÖ 720-705 yılları arasına yapılmışlardı ancak kısa sürede toprak altında kaldılar çünkü II. Sargon henüz başkenti tam anlamıyla buraya taşıyamadan öldü ve kent kendi haline terk edildi. Savaşa giden kralın cesedinin asla bulunamamış olmasının ilahi bir işaret olarak değerlendirildiği ve kentin bu yüzden terk edildiği yönünde bir görüş var.
Bu boğalar yaklaşık 4,5 metreyi bulan yükseklikleri ile devasa heykeller. İlginç bir özellikleri de aslında 5 bacaklı olarak yapılmış olmaları. Boğalara önden baktığınızda 2 bacağını görüyorsunuz ve sanki boğa olduğu yerde duruyormuş gibi görünüyor. Tam profilden bakarsanız bu sefer yürüme pozisyonunda 4 bacak görüyorsunuz. Bu görsel yanılgıyı yaratmak için sadece önden bakıldığında görülebilen 5. bir bacak daha eklenmiş yani.
Sarayın inşa edildiği yer 19. yüzyılda Fransız Arkeologlar tarafından kazılmış ve Asur arkeolojik buluntuları ilk kez Louvre müzesinde sergilenmiş. Bugün aynı avluda bir aslanı yakalamış olan Gılgamış’ı, bir ruhani liderle karşılıklı duran II. Sargon’u, kralın eşyalarını taşıyan köleleri ve kanatlı bir meleği kabartma olarak görebiliyorsunuz.
Konumu: Richelieu Kanadı, 0. Kat, 229 Numaralı Salon
Great Sphinx of Tanis (Büyük Tanis Sfenksi)

Büyük Tanis Sfenksi, M.Ö. 26 (Fotoğraf: Wilfredo Rafael Rodriguez Hernandez / Wikimedia)
Antik Mısır denilince ilk akla gelen figürlerden bir tanesi Sfenks elbette. Louvre Müzesinde sergilenen bu sfenks, binyıllara meydan okumuş bir parça. Yapımının M.Ö. 26. yüzyıla denk geldiği düşünülüyor. Evet neredeyse 4500 yaşında bir heykel bu. Pembe Granitten yapılan heykel, Tanis şehrindeki bir Amun-Ra tapınağında bulunmuş.
Sfenks insan başlı ve aslan vücutlu, kimi zamansa kartal kanatlı olarak tasvir edilen mitolojik bir figür. Antik mısır döneminde koruyucu olarak kabul edilmiş ve genellikle korunmak istenen yerlere (tapınak, mezar, vb) sfenks heykelleri yerleştirilmiş.
Müzeyi gezerken öylesine yoruldum ki bu heykeli görmeyi unuttum. Çıkınca geldi aklıma “ee biz buna gitmeyi unuttuk” diye. Sağlık olsun, ne diyeyim.
Konumu: Sully Kanadı, -1. Kat, 338 numaralı salon
The Seated Scribe (Oturan Katip)

Seated Scribe, MÖ 2600-2350 (Fotoğraf: Shonagon / Wikimedia)
Hakkında çok az şey bildiğimiz ama yine de müzenin en çok ilgi çeken parçaları arasında yerini alan bir diğer tarihi eser de Oturan Katip heykeli. Onu bu kadar çekici yapan şeylerden bir tanesi, MÖ 2600-2350 yılları arasında yapılmış olması. Yani karşısına geçip baktığınızda 4400 yıl önce hayal edilmiş ve taşa oyulmuş bir Mısırlıya bakıyorsunuz aslında.
Heykel kumtaşından oyulmuş, gözleri ise kristalden yapılmış. Meme uçlarında ise ahşap kullanılmış. Kucağında bir papirüs tutması ve bir elinin yazar pozisyonda olması nedeniyle kâtip olarak adlandırılıyor. Daha sonraki yıllarda yapılan kâtip heykelleri yazar biçimde değil de yazdıkları şeyleri ellerinde tutar biçimde tasvir edildikleri için az görülen bir örnek aslında bu. Yazmaya hazır, konuşacak kişiye odaklanmış bir figür.
Heykelin özellikle yüzündeki ve ellerindeki detaylı işçilik de bu heykeli oldukça kıymetli kılıyor.
Konumu: Sully Kanadı, 1. Kat, 635 numaralı salon
Saray Odaları
Apollon Galerisi

Kraliyet Mücevherlerinin Sergilendiği Apollon Galerisi
Louvre bugün bir müze olsa da bundan 400 yıl önce yalnızca bir saraydı. İşte Louvre’un nasıl bir saray olduğunu görmek istiyorsanız uğramanız gereken oda Apollon Galerisi. Bu oda ziyarete açılmadan önce 1660’lardaki görünümüne göre restore edilmiş.
Apollon Galerisi “Güneş Kral” olarak da bilinen 14. Louis’in kullanımı için yapılmış. Odayı dekore edenler süslemelerde Apollo temasını tercih etmişler. Malumunuz Antik Yunan’da Apollo da ışığı ve dolaylı olarak güneşi temsil eden bir tanrı. Dolayısıyla 14. Louis’nin “güneş kral” lakabına bir atıf var. Örneğin tavanın tam ortasındaki tavan resminde, Apollon’un Python’u öldürmeye gidişi resmedilmiş durumda.
Apollon Galerisi duvarlarındaki ve tavanındaki resimleriyle, kabartmalarıyla ve tüm diğer detaylarıyla; dönemin saray hayatını zihninizde canlandırabilmenizi sağlıyor. Mimari tarihine adını altın harflerle yazdırıyor ve Versay’daki galerinin yapımında bile buradan ilham alınıyor. Bugün o odada kraliyet mücevherleri sergileniyor. Sadece Apollon Galerisi değil, mücevherler görülmeye değer.
Ben tam bu satırları yazarken Apollon Galerisinden birkaç mücevher çalındı. Tarih 19 Ekim 2025. Henüz detaylar açıklanmış değil ama tarihe not düşmüş olayım.
Konumu: Denon Kanadı, Kat 1, 705 numaralı salon
Napoleon III Apartments (III. Napolyon’un odaları)

Napoleon III Apartments
III. Napolyon’un Dairesi, günümüze neredeyse hiç bozulmadan ulaştığı için sanki zaman makinesine binip o yıllara ışınlanmışsınız gibi bir tat bırakıyor damağınızda. Elbette bugün gezdiğimiz bunca saraydan sonra gördüklerimize kolay kolay şaşırmıyoruz ama 1861 yılında bu odaya giren birisi muhtemelen gördükleri karşısında büyüleniyordu.
Bu daireyi Son Fransa İmparatoru III. Napoleon’un adıyla anıyor olma nedenimin onun döneminde dekore edilmiş olmasından kaynaklanıyor. Aslında burada yaşayan kişi o değil. Bu oda III. Napolyon’un Devlet Bakanına verilmiş. Bakan gelince burayı altın varaklar, pembe kadifeler, duvar resimleri ve devasa avizeler ile öyle bir dekore etmiş ki ikonik bir mekana dönüşmüş. Bakan burada yüksek sosyetenin katıldığı balolar düzenliyormuş hatta Kral da zaman zaman bu balolara katılıyormuş.
Daire devlet bakanından sonra ekonomi bakanına verilmiş ve daha sonra hiç bozulmadan müzeye çevrilmiş. Gerçekten girince “bu kadarı da şov ama ya” dememek elde değil.
Konumu: Richelieu Kanadı, 1. Kat, 544 numaralı salon
Orijinal Kale Duvarları

Louvre’un kale olduğu dönemlerden kalma duvarlar. (Fotoğraf: Tangopaso / Wikimedia)
Louvre müze olmadan önce bir saraydı demiştim. Ondan önce ise oldukça korunaklı bir orta çağ kalesiydi. Kale 1528 ve 1660 yılları arasında, sarayın yapımına yer açmak amacıyla kademeli olarak yıkıldı. İlerleyen yıllarda yapılan kazı çalışmalarında bu kalenin yıkılmak yerine gömülerek bırakılan kısımları açığa çıkarıldı. Bu kısımları da müzenin bir parçası olarak gezebiliyorsunuz.
Ben vaktimi yettirmek adına bu kısma uğramadım ama içeride kale hakkında bilgilendirici pano ve çizimlerle birlikte kazılarda bulunan bazı objeler de sergileniyormuş.
Konumu: Sully kanadı, -1. Kat, 133 numaralı oda
Salon Carré

The Salon Carré’nin1861 yılında, ressam Giuseppe Castiglione tarafından çizilmiş bir tablosu. Bugün salon çok daha sade görünse de tavan hemen hemen aynı şekilde duruyor.
Salon Carré Paris’in resim sanatının başkenti olduğu dönemde açılmış ilk halka açık resim sergisi olma özelliğini taşıyor. Aslında ilk olarak Kraliyet Resim ve Heykel Akademisi öğrencilerinin eserlerini sergilemek için açılıyor ama daha sonra sadece en önemli eserlerin kabul edildiği bir resim sergisine dönüşüyor. Yani 1748’den itibaren bir ressamın hayal edebileceği en yüksek mertebelerden bir tanesi burada resminin sergilenmesi. Dolayısıyla sanatçıların hayatlarını okurken “eseri Salon de Paris’te sergilendi” ifadesi pas geçilmeyen bir ifade oluyor.
Velhasıl Salon Carré işte bu geleneğin altın döneminin yaşandığı o oda. Hatta bu odanın farklı yıllarda çizilmiş pek çok resmi de var.
Eğer sanat tarihine özel bir ilginiz yoksa bu oda sizi çok tatmin etmeyebilir ama konu ilgi alanınıza giriyorsa, tablolarda gördüğünüz o odayı bir de kendi gözlerinizle görmek isteyebilirsiniz.
Konumu: Denon kanadı, 1. Kat, 708 numaralı oda
Louvre’un Tarihi
Louvre ilk olarak bir kale olarak inşa edilmiş. Müzenin bulunduğu yerdeki köyün adı “Luvra” olduğu için bu ad zamanla Lupera ve Louvrea’ya dönüşmüş. Hepsinin kökeni ise Latince kurt anlamına gelen Lupus kelimesinden türemiş. Yani burası zamanında “kurtarın musallat olduğu yer” olarak biliniyormuş.

1615 yılında çizilen bir Paris haritasında Louvre Sarayı böyle görünüyordu.
Louvre kaleden saraya, saraydan müzeye dönüşmüş. Bu süreci kabaca şöyle anlatabilirim:
1200’ler: Surlarla çevrili askeri bir kaleymiş.
1300’ler: 5. Charles burayı şatoya çevirerek burada ikamet etmeye başlamış.
1500’ler: Eklenen görkemli yapılar ve bahçelerle burası tam bir rönesans sarayına dönüşmüş.
1600’ler: Başka medeniyetlere ait antik buluntular saraya getirilmiş. Böylece kraliyet ailesinin kişisel tarihi eser koleksiyonu Louvre’da yer almaya başlamış.
1793: Fransız Devrimi sonrasında saray olmaktan çıkmış ve müze olarak halka açılmış.
1796-1814: Napoleon Bonaparte savaş ganimeti olarak topladığı arkeolojik buluntuları ve sanat eserlerini getirip Louvre’a yığmış. Özellikle İtalya ve Mısır seferlerinden getirdiklerinin haddi hesabı yok. Tabii diğer Avrupa Sarayları ve müzeleri de yağmadan payını almış. Haliyle Louvre Müzesi dünyanın en büyük müzelerinden bir tanesi haline gelmiş.
1989: Müzenin ana giriş kapısı olarak kullanılan cam piramit I.M. Pei adlı mimar tarafından 1989 yılında yapılmış.