Paris Gezi Rehberi ve Paris’te Gezilecek Yerler

Paris Gezi Rehberi ve Paris’te Gezilecek Yerler

Dünyanın en çok ziyaret edilen şehirlerinden bir tanesinin Paris olmasının bir nedeni var. Paris kimileri için aşıklar şehri, kimileri için gastronominin başkenti, kimileri içinse büyüleyici bir sanat ve tarih yolculuğu…

Paris kusursuz bir şehir değil elbette. Kalabalığı, pahalılığı ve güvensizliği herkesin malumu. Paris’e çok büyük beklentiler ile gidip beklediği kadar muhteşem olmadığını gören kişilerin yaşadığı hayal kırıklığının literatürde girmiş bir adı bile var: Paris Sendromu! Öte yandan dünyanın en önemli müzelerini gezip, tarihin akışını değiştiren mekanları görüp, mimari estetiğe doyup, huzur dolu parklarda vakit geçirebileceğiniz yer de yine burası.

Bence Paris doğru beklentiler ile giden herkesin mutlu ayrılacağı bir şehir. Yani buradan mutlu ayrılıp ayrılmamak tamamen şehirden ne beklediğinize bağlı. Tam da bu nedenle aşırı detaylı bir Paris Gezi Rehberi hazırladım!

Paris Gezi Rehberi ve Gezilecek Yerlerden Eyfel

Paris’in en ikonik yapılarından Eyfel Kulesi (Fotoğraf: Givaga / Envanto Elements)

Önce kentin tarihinden biraz bahsedeceğim çünkü bence bunları bilerek gezmek gördüğünüz pek çok şeyi çok daha anlamlı kılıyor. Yine de ilginizi çekmiyorsa “içindekiler” kısmından ilginizi çeken bölümlere atlayabilirsiniz elbette. Hepsinden önce; Paris seyahatinizde hayatınızı kolaylaştıracak birkaç pratik bilgi ile başlayalım:

Paris’e Gitmeden Önce Bilmeniz Gerekenler:

  • Ne Zaman Gitmeli?

Paris parklarda ve bahçelerde hoş vakit geçirebileceğiniz bir şehir olduğu için kış aylarını pas geçip daha güzel havalarda gitmenizi tavsiye ederim. Nisan sonu, mayıs başı gibi havalar ısınıyor ama bu aylar da biraz yağmurlu geçiyor. Sıcağa tahammülüz varsa yazın da keyifle gezebilirsiniz ama bu sefer de şehir çok kalabalık olabilir. Ekimden itibarense havalar tekrar soğur. Benim önerim Nisan, Mayıs, Eylül veya Ekim’de gezmeniz yönünde olur. Nisan ayında pembe çiçekler de açmaya başlıyor.

Biz Paris’e Mart sonunda gittiğimiz için hava biraz serindi. Nisan ortasından itibaren hava daha güzel oluyor.

  • Paris Müze Kartları

Paris’te gezilecek çok fazla müze var. Eğer çok sayıda müze gezecekseniz, müzelere ücretsiz giriş sağlayan bir kart almanız maddi açıdan avantajlı olacaktır. İhtiyaçlarınıza göre tercihte bulunabileceğiniz iki farklı kart önereceğim. Size hangisi daha uygunda onu seçebilirsiniz.
Yalnız “nasıla kartım var müzelere istediğim zaman girerim” diye düşünmeyin. Bu kart sadece müzelere ücretsiz girmenizi sağlar, rezervasyonlu bilet yerine geçmez. Dolayısıyla çok talep olan müzelere gitmeden önce müzenin sitesine girip ziyaret gününüzü ve saatinizi seçerek “ücretsiz giriş” bileti almanız gerekir. Aksi taktirde müze doluysa içeri alınmazsınız. Ücretsiz bilet alırken herhangi bir kart numarası falan girmenize gerek yok. Yani müze kartınızı sonradan da alabilirsiniz; yeter ki müzeye girerken yanınızda olsun.

Paris Museum Pass: Ben bu bileti tercih ettim çünkü Louvre, Orsay, Versailles, Conciergerie, Sainte Chapel, Askeri Müze, Pantheon gibi pek çok yere ücretsiz giriş sağlıyor (Eyfel’de geçmiyor). 2025 yılı itibarıyla 2 günlük bilet 70€, 4 günlük bilet 90€, 6 günlük bilet 110€. Bilet ilk kullandığınız anda aktive oluyor ve gece yarısında bitmiyor; son gün aynı saate kadar kullanabiliyorsunuz.

Kartı satın alabileceğiniz ve dahil olan müzeleri inceleyebileceğiniz resmî web sitesine buradan ulaşabilirsiniz. Ücretsiz rezervasyon biletlerinizi almak için bu sitenin sizi yönlendirdiği adımları takip edebilirsiniz.

Paris City Pass: Bu kart Museum Pass kartından çok daha kapsamlı ama çok daha pahalı bir kart. Örneğin Museum Pass’e dahil olmayan Eyfel, Opera Garnier, Louis Vuitton Müzesi, İllüzyon gibi müzelerin girişleri Paris Pass kartına dahil. Sadece müze girişleri değil; rehberli turlar, tekne turları, bazı restoranlarda yemekler ve tadım turları da var. Ancak kışın ucuzlasa da yoğun sezonda 3 günlük kart €224, 4 günlük kart €264, 6 günlük kart 314€. Parasını çıkarması için çoğuna gitmeniz lazım. Bir de bu kart takvim günü hesabıyla geçerli, saat hesabıyla değil. Dolayısıyla bana çok mantıklı gelmedi.

The Paris Pass’e dahil olan aktiviteleri incelemek ve kartı satın almak için web sitesine bu linkten ulaşabilirsiniz.

Paris Museum Card’ınız olsa bile Louvre gibi popüler müzeler için mutlaka rezervasyon bileti almanız gerekiyor.

  • Güvenlik

Yankesicilik deyince akla ilk gelen yerler Roma ve Barselona olsa da, Paris’in de bu konuda hiç temiz bir sicili yok. Özellikle turistik bölgelerde çok sayıda kapkaç ve yankesicilik yaşanıyor. Paris’te değerli şeylerinizi asla masanın üzerine bırakmayın, çantalarınızın ön gözlerinde ya da arka ceplerinizde taşımayın. Nelere dikkat edebileceğinizle ilgili daha detaylı bir yazı okumak isterseniz Seyahatte Hırsızlıktan Korunmak için Almanız Gereken 10 Basit Önlem yazıma da göz atabilirsiniz.

  • Planlama

Paris’te her şeye geniş geniş zaman ayırmak gerekiyor. Örneğin yarım saat sürer diye düşündüğüm Saint Chapelle gezim 1,5 saat sürdü çünkü saatli biletim olmasına rağmen kapıdaki sırayı ve güvenlik kontrolünü geçmem 45 dakikamı almıştı. Başka bir gün, bir saatte yemek yeriz diye düşündüğüm restorandan çıkmam 2,5 saat sürdü. Servis gerçekten çok yavaş ve Fransızlar yemeğin yavaş yavaş, keyifle yenmesi gereken bir şey olduğunu düşündükleri için bunu kötü bir şey olarak görmüyorlar. Ha hesabın gelmesi niye 20 dakika sürdü onu açıklayamıyorum tabii… Velhasıl planlarınızı ucu ucuna yapmayın, bilet saatlerinizin arasında mutlaka boşluklar bırakın.

Önde Alexande III Köprüsü, arkada Les Invalides. (Fotoğraf: Artjazz / Envanto Elements)

Paris’in Tarihi

Şehrin Kuruluşu: Paris şehri günümüzden yaklaşık 2200 sene önce ilk kurulduğunda, Seine nehri üzerinde bulunan o küçük adacıktan (Notre Dame katedralinin yer aldığı İle de la Cite adacığı) ibaretti. Seine nehri önemli bir ticaret yolu olduğu için buraya bir köy kurulmuş olması şaşırtıcı değil.

O dönemlerde buralar hep Galya idi. M.Ö 52 yılında Romalılar gelip toprakları ele geçirdi. Roma İmparatorluğu döneminde şehre “Luletia Parisiorum” denildi. Parisi kelimesi o adacıkta yaşayan haklın adıydı ve şehre bugün Paris deniliyor olmasının sebebi de tam olarak bu. Bu halkı Galyalıların bir kolu gibi düşünebilirsiniz.

Paris’in Başkent Oluşu: Şehir Roma tarafından ele geçirildiğinde hızla güneye doğru büyümeye başladı. Sonra bahsettiğim adacığın etrafını sardı. 13. yüzyılda Paris Frank’ların kontrolü altına girdi. Frank toprakları birleştirildi ve Paris, Francia’nın başkenti oldu.

1400’lü yılların Paris’i kesinlikle yaşamak isteyeceğiniz bir yer değil. Açlık, fakirlik, daracık sokaklarda açıktan akan lağımlar ve salgın hastalıklar her yerdeydi.

Fransız Rönesansı: 1500’lü yıllarda Rönesans düşüncesi şehri önemli ölçüde etkiledi ve şehir dönüşüm geçirmeye başladı. Eski evler yıkıldı, şehrin altyapısı (lağım, çöp toplama, vb) kuruldu, süslü binalar ve geniş meydanlar yapıldı. Şehir güzelleştikçe varlıklı aileler de Paris’e taşınmaya başladı ve ekonomi bir nebze canlandı.

Bu dönemde değişen tek şey şehir değil. Entelektüel ve kültürel bir değişim başladı Paris’te. Önemli ressamlar, müzisyenler, yazarlar, düşünce insanları yetişti ve bu değişim Fransız Devrimi’ni mümkün kılacak olan düşünce altyapısını hazırladı.

Bu arada 1600’lü yıllarda Fransa’yı, her yerde heykellerini göreceğiniz 14. Louis yönetiyordu. Tam 72 sene tahtta kalarak Avrupa’nın en uzun hüküm süren kralı olma unvanını kazandı. Çok katı bir kral olarak biliniyor ama önemli savaşlardan zaferle çıktığı için halk tarafından seviliyor. Apollo’nun sembolü olan güneşi kendi amblemi olarak kullandığı için “Güneş Kral” adıyla da anılıyor.

1657 yılının Paris haritası. Bazı caddelerin hala aynı olduğunu fark edebilirsiniz. (İlüstrasyon: Jan Janssonius / Wikipedia)

Fransız Devrimi: 1700’lerde Paris’te aydın bir burjuva sınıfı var ama soylu olmadıkları için yönetimde söz sahibi olmalarına izin verilmiyor. Savaşlar yüzünden ekonomi çok kötü durumda. Kırsalda geçinemeyen insanlar da şehre göçmüşler ama şehir aniden artan bu nüfusu kaldıramamış. İşsizlik ve açlık almış başını gitmiş. Vergi toplanması lazım ama o kadar çok ayrıcalıklı sınıf var ki tüm vergi yükü belirli sınıfların üzerine biniyor. Bir noktada insanlar “yeter be” diyor. Zengini, fakiri, işçisi, burjuvası hep birlikte monarşiye karşı bir mücadeleye girişiyorlar. Versailles’da Tenis Kortu Yemini ediliyor, Bastille hapishanesi basılıyor, gücünü tanrıdan aldığı iddia edilen imparatorun gayet de tutuklanıp idam edilebildiği görülüyor. Dümdüz halkın kral indirebildiğini gören tüm dünya monarşileri şok tabii!

1789-1799 yılları arasında yaşananlar epey karışık. Sürekli birileri yönetimi ele geçiriyor, diğerlerini idam ediyor. O kadar çok idam var ki (30.000 kişinin idam edildiği tahmin ediliyor) sırf işleri kolaylaştırmak için giyotini resmi idam yöntemi haline getiriyorlar. Yani giyotin Fransız devrimi öncesinde pek bilinmeyen radikal bir yöntemken bu dönemde tabiri caizse “gündelik hayatın bir parçası” haline geliyor. Özellikle 1793-1794 yılları arasında yaşanan devrim – karşı devrim çatışmalarına “terör dönemi” deniliyor. İhtilal sona erdiğinde nihayet cumhuriyet kuruluyor ama bu pek uzun sürmüyor.

Fransız Devrimi sırasında hapishane olarak kullanılan Conciergerie Sarayı (Fotoğraf: Tatiana Bralnina / Envanto Elements)

Napolyon Dönemi: Napolyon Bonapart (I. Napolyon) askeri başarıları ile yıldızı parlayan bir liderken bir anda kendisini imparator ilan ediyor. Louvre Müzesi’nde göreceğiniz taç giyme tablosu bu açıdan çok anlamlı. Tacını Papa’ya taktırmıyor; önce kendi giyiyor sonra eşine giydiriyor.
Napolyon 9 yıl süren imparatorluğu boyunca hem önemli askeri başarılar elde ediyor hem de geleceğe önemli miraslar bırakıyor. Mesela Paris’in şehir planı büyük ölçüde Napolyon’un eseri. Georges-Eugène Haussmann diye bir şehir planlamacıya yetki verip 20.000 kadar binayı yıktırıyor ve tabiri caizse şehri baştan yaptırıyor.

Eğitim ve hukuk alanında önemli reformlar yapıyor. Mısır seferinden sonra ülkeye o kadar çok biliminsanı gönderiyor ki Hiyerogliflerin tercüme edilerek anlaşılabilmesi bile dolaylı yoldan Napolyon’un eseri oluyor. Zaten Louvre Müzesinin ağzına kadar Mısır eserleriyle dolu olduğunu göreceksiniz.

Dünya Savaşları: Şehrin tarihindeki önemli olaylardan bir tanesi de Nazi İşgali. 1940 yılında Naziler tarafından işgal edilen şehir ancak 4 yıl sonra kurtarılabiliyor. Bu süreç bir başka halk kahramanının doğuşuna sebep oluyor; Nazilere karşı savaşarak zafer elde eden ve sonrasında ülkenin ilk cumhurbaşkanı olan Charles de Gaulle’ün adını havalimanından hatırlarsınız zaten.

Louvre Müzesinde sergilenen The Coronation of Napoleon tablosundan bir kesit.

Haritalı Paris Gezi Rehberi

Diğer tüm rehberlerimde olduğu gibi gezilecek yerler hakkında mesafe, ücret, süre gibi pratik bilgilerden bu başlıkla bahsediyorum. Gezilecek yerin mimarisi, tarihi, neden önemli gibi olduğu gibi daha detaylı bilgiler ise “Paris’te Gezilecek Yerler” başlığının altında olacak.

1. Gün: Eyfel Kulesi, Zafer Takı, Champs-Élysée Caddesi

Paris’teki ilk gününüzün bir kısmının yol ile geçeceğini varsayarak bugün sadece Eiffel Kulesi, Zafer Takı ve Şanzelize Caddesi’ni görmek yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Eğer vaktiniz daha genişse Trocadero Meydanı’ndaki Cité de l’architecture et du patrimoine müzesini veya Denizcilik Müzesini de gezebilirsiniz.

Havalimanına geldiğinizde Haftalık Navigo Découverte kartınızı almış mobil uygulamadan olursanız vakit kaybetmeden metroya ya da trene binerek şehir merkezine ulaşabilirsiniz. Charles de Gaulle havalimanından RER B trenine, Orly Havalimanından ise M14 metrosuna binerek kolayca şehir merkezine ulaşıyorsunuz. İndiğiniz terminal tren istasyonuna uzaksa her iki havalimanında da terminaller arasında ring yapan bir küçük trenler var (CDGVAL ve ORLYVAL), o trenleri kullanarak istasyona daha hızlı geçebilirsiniz.

Biz ilk vardığımızda eşyalarımızı otele bırakıp metroya bindik ve École Militaire durağında indik. Eğer güzel bir havada geziyorsanız yanınıza bir piknik örtüsü almanızı öneririm çünkü Eiffel’in hemen önündeki Champ de Mars Parkı, çimenlere yayılıp keyif yapmak için çok güzel bir nokta. Bahsettiğim metro durağının çok yakınındaki Carrefour City’den (konumu burası) şarap, baget, peynir, meyve, yemeye hazır salata gibi şeyler alabilirsiniz. Aslında parkta dolaşıp şarap ve şampanya satan seyyar satıcılar da var ama neden 10€’ya alabileceğiniz şeylere 20€ veresiniz ki?

Champ de Mars Parkında Eyfel’e karşı ufak bir piknik yaptıktan sonra Eyfel Kulesine çıkabilirsiniz. Kuleye çıkmak istiyorsanız biletinizi kulenin web sitesinden erkenden almanızı öneririm. Burada adım adım tarihi, kaçıncı kata çıkacağınızı, asansör kullanıp kullanmayacağınızı seçiyorsunuz. Eğer en tepeye kadar asansörle çıkarsanız kişi başı 36,10 € ödemeniz gerekiyor.

Biz piknik örtümüzde gittiğimiz için tam bu noktaya yayılıp uzun uzun oturma fırsatı bulduk.

Asansöre binmek yerine yürümeyi tercih ederseniz 2. kata çıkmanın 35-40 dakika kadar süreceğini söylemeliyim. Çok sportif kişilerin bile “yürüyerek çıkmak hataymış, boş yere aşırı yorulduk” dediklerini duydum. Tam 674 basamak çıkıyorsunuz çünkü. Peki insanlar neden inatla yürüyor derseniz bileti daha ucuz ve sıra daha az.

En tepeye kadar merdivenle çıkmak mümkün değil bu arada. Zirveye çıkmak için önce 2. kata (yürüyerek ya da asansörle) çıkmak gerekiyor. Zirveye sadece 2. kattan kalkan asansörle çıkılıyor. Kulenin altından geçmek için bilete ihtiyacınız yok bu arada. Girişteki sıra sadece güvenlik kontrolü için. Çantanızı kontrol ettirip girebiliyorsunuz kulenin altına.

Bana soracak olursanız kuleyi seyretmek kuleye çıkmaktan daha güzel. Paris’in zaten öyle çok aman aman bir panoramik manzarası yok. İçinde Eyfel olmayan bir şehir silüeti görmek için o kadar zaman harcamak kafama yatmadı. Eyfel yerine Zafer Takı’nın tepesine çıkmak daha iyi bence.

Hafif güneş batarken Palais de Chaillot‘un avlusuna (Tracodero meydanının hemen önü) doğru çıkabilirsiniz. Burası bir rampanın tepesinde kaldığı için en güzel Eyfel fotoğraflarını çekebileceğiniz noktalardan da bir tanesi. Eğer hava kararmışsa saat başına kadar oyalanın çünkü her saat başında Eyfel’de ışık gösterisi oluyor. Ben bu ışık gösterisinin fazla abartılmış bir şey olduğunu düşünüyordum ama hiç öyle değilmiş. Kule mücevher gibi parlamaya başlayınca, videolarda göründüğünden çok daha etkileyici bir manzara çıkıyor ortaya. Kesinlikle görmeye değermiş.

Eyfel Kulesi

Eğer daha akşama çok varsa Palais de Chaillot’daki müzeleri de gezebilirsiniz. Sağ kanattaki Mimarlık Mirası Müzesi‘nde (Cité de l’architecture et du patrimoine) eski kiliselerdeki incelikli taş işlemeler ve heykeller sergileniyor. Sol kanattaki Denizcilik Müzesi’nde (Musée de la Marine) ise gemi modelleri, denizcilik ekipmanları ve ulusal denizcilik tarihine ilişkin bilgiler var. Her iki müzeye de önceden bilet almış olmak gerekiyor ve erken kapanıyorlar. Dolayısıyla bugüne sabah erkenden başlamadıysanız muhtemelen vaktiniz yetmez.

Şimdi meşhur Arc de Triumph‘u yani Zafer Takı’nı görme vakti. Trocadero meydanından Zafer Takı’na yürümek yaklaşlık 20 -25 dakika alıyor. Yorgunsanız metro da kullanabilirsiniz ama bence yürünür. Zafer Takı ziyaretini akşama bırakmanın hiçbir sakıncası yok çünkü çok güzel aydınlatılmış. Hatta gündüz göründüğünden daha güzel görünüyor bile diyebilirim.

Zafer takının yanına gitmek için Grand Armee veya Champs-Élysées caddelerinin köşelerindeki alt geçitleri kullanıyorsunuz. Caddeden geçiş yok. Zatefer Takı’ın etrafında gezip kabartmaları ve Meçhul Asker Anıtı’nı gördükten sonra içeri girmenizi öneririm. Giriş ücreti 16€ ama Museum Pass’iniz vars eksta bir ücret ödemeden yukarı çıkabiliyorsunuz.

Zafer Takı 22:30’a kadar açık olduğu için gece vakti de rahatlıkla ziyaret edebilirsiniz.

Takın içerisinde birkaç bilgilendirme panosu ve ekran var. Zafer Takı’nın üzerindeki kabartmaların anlamlarını buradan öğrenebiliyorsunuz. Ayrıca takın kopmuş bazı parçaları da içeride sergileniyor ki yakından bakınca ne kadar büyük olduklarını daha iyi anlıyorsunuz. Buraya çıkmanızı önerme sebebim ise içerisi değil. Asıl olay yukarıda! Takın en tepesine çıktığınızda gerçekten güzel bir Paris Manzarası görüyorsunuz. Tam 12 büyük caddenin kesiştiği bir meydana 50 metre yükseklikten bakmak, Eyfel, Notre Dame, Sacre de Coeur gibi tüm landmark’ları tek noktadan görebilmek epey keyifli. Eyfel’deki ışık gösterisini buradan da izleyebilirsiniz. Tek sıkıntısı 284 basamak çıkarak ulaşılıyor olması.

Artık Şanzelize‘de yürüyüş yaparak günü bitirebilirsiniz. Dürüst olmak gerekirse Şanzelize Lüks markaların dükkanlarının bir arada bulunduğu bir cadde olmak dışında çok fazla bir şey sunmuyor. Evet çok geniş, güzel aydınlatılmış, güzel binalar var ama o kadar. Eğer amacınız alışveriş değilse kısa bir yürüyüş yeterli geliyor.

Günü bitirirken isterseniz Le Relais de l’Entrecôte’da (konumu için tıklayın) akşam yemeği yiyebilirsiniz. Burası Paris’in en eski ve meşhur restoranlarından biri olduğu için önünde uzun süre sıra beklemeyi göze almanız lazım tabii. Yorgun ya da çok açsanız oraya kadar yürümek yerine başka alternatiflere de bakabilirsiniz.

Zafer Takı’nın tepesinden Paris manzarası

2. Gün: Catacombes’dan Notre Dame’a

Bugün bolca yürüyeceğimiz biraz yorucu bir gün olacak. Güne yeraltı mezarlığı gezerek başlama fikri size garip gelebilir ama dünyanın başka hiçbir yerinde göremeyeceğiniz çok sıra dışı bir yer olduğu için Catacombes’u mutlaka görmenizi öneririm.

Catacombes biletlerini mutlaka önceden online olarak almak gerekiyor. Kapıda satış yok. 31€ bilet ücreti olduğu için biraz pahalı ama bence değiyor. En erken bileti 09:45’e alabiliyorsunuz. Hava sıcak olsa bile yanınıza bir hırka alın çünkü aşağısı her mevsim 14 derece. İçeride 6 milyon Parislinin ilginç şekillerde dizilmiş kemikleri var.

Bu kemikler 1758 yılından itibaren çeşitli mezarlıklardan buraya getirilmiş. Sebebi ise Paris’teki tüm mezarlıkların ve kemik evlerinin ağzına kadar dolmuş olması. Üstelik o kadar çok kolera salgını yaşanıyor ki sürekli yeni toplu mezarlara ihtiyaç duyuluyor. Hal böyle olunca eski mezarlıkları buraya boşaltarak yeni geleceklere yer açıyorlar.

Catacombes’da tüneller boyunca dizilmiş olan iskeletler.

Bence içerisi klostrofobik değil çünkü tüneller geniş ama yine de ciddi seviyede klostrofobiniz varsa girmenizi önermem tabii. Neticede yerin 20 metre altında, hiç ışık almayan maden tünellerinde geziyorsunuz.

Catacombes’dan bir sonraki durağımız Lüksemburg Bahçeleri. Buraya yürümek yaklaşık 20-25 dakika alıyor ama parka varınca oturup güzelce dinlenebileceğiniz ve parkın keyfini çıkarabileceğiniz banklar var. Burası eskiden Lüksemburg Sarayı’nın bahçesiymiş. Bugün sarayı gezemiyoruz çünkü Fransa Parlamento binası olarak kullanılıyor. Bahçelerde yürüyüp, dinlenip, Medici Çeşmesini de gördükten sonra Pantheon’a doğru ilerleyebiliriz.

Eğer Emily in Paris dizisini izlediyseniz görmek isteyebileceğiniz bir yer var. Emily’nin apartmanı, apartmanın önündeki çeşmeli meydan ve Gabriel’in restoranı hemen Pantheon’un bir sokak aşağısında yer alıyor (konumu için tıklayın) Diziyi seviyorsanız önce buraya uğrayıp sonra Pantheon’a devam etmek isteyebilirsiniz. Diziyi izlemediyseniz uğramanıza hiç gerek yok.

Paris’teki Panteon‘u Roma’dakinden çok farklı. Roma’daki Panteon “tüm tanrılara adanmış bir tapınak” olarak yapılmış. Burayı ise kilise yapma niyetiyle inşa etmeye başlamışlar ama Fransız İhtilali olunca kilise değil seküler bir anıt olarak tamamlamayı tercih etmişler.

Pantheon’un dışarıdan görünümü

Peki içeride neler var? Panteon’un alt katı Fransa’nın yetiştirdiği değerli kişilerin mezarlarına ev sahipliği yapıyor. Marie Curie, Voltaire, Jean-Jacques Rousseau, Victor Hugo ve niceleri… Buraya gömülmek bir Fransız vatandaşının ulaşabileceği en değerli mertebe olarak kabul ediliyor.
Pantheon’un üst katı ise mimari açıdan oldukça etkileyici bir yapı. Duvarlarda Fransız tarihinden önemli kesitleri resmeden dev freskler var.

Kubbeler, sütunlar, kabartmalar mermerler; nereye baksanız estetik haz alacağınız bir şaheser geziyorsunuz. Yani anıt işlevi ilginizi çekmiyorsa mimari güzelliği için bile gezmeye değer. Birkaç anıtsal heykel ve modern sanat eseri de var içeride. Pantheon’un bir diğer özelliği de Foucault sarkacının ilk kez insanlara sergilendiği yer olması. Deneyin yapıldığı alanda sarkacın bir replikası bulunuyor ve Foucaoult Sarkacını da burada görebiliyorsunuz.

Panheon’un hemen arka çaprazında ise Saint-Étienne-du-Mont kilisesi var. Olmazsa olmaz bir yer değil ama gerçekten şık bir kilise olduğu için buraya kadar gelmişken uğrayıp görmenizi öneririm. 1800’lerin başlarında yapılan kilisede gotik ve rönesans mimari stillerinin incelikli bir birleşimini görüyorsunuz.

Saint-Étienne-du-Mont Kilisesinin içi

Şimdi Paris’te ilk yerleşimin kurulduğu Ile de Cite adasına yöneleceğiz. Öncesinde bir Kahve tatlı molası vermek isterseniz yolunuzu azıcık uzatıp BO&MIE’ye oturup dinlenebilirsiniz. Kruvasanları da gayet güzel ama favorim New York Roll oldu açıkçası. Eklerleri ise idare eder. (konumu için tıklayın.) Daha gezeceğimiz yerler var o yüzden biraz dinlenmenizi öneririm. 🙂

Ille de Cite adasına ilerlerken uğrayıp görebileceğiniz iki yer var. Bunlardan ilki Shakespeare and Company adlı kitapçı. İçerisi öyle çok da ilgi çekici değil aslında. Sıfır ve ikinci el kitapların satıldığı, ödünç alınıp içeride okunabildiği salaş bir kitabevi burası. Meşhur olmasının nedeni ise Sylvia Beach tarafından işletilen orijinal Shakespeare and Company kitapçısının adını yaşatıyor olması. İngiliz edebiyatçıların Paris’teki buluşma noktası olan orijinal Shakespeare and Company kapanınca, o mekanı onurlandırmak ve adını yaşatmak için bu adı vermişler buraya. Paris’te geçen filmlerde de sıkça göründüğü için popülaritesi almış yürümüş.

Bu güzergahta yürürken Sorbonne Üniversitesi’nin önünden de geçiyorsunuz.

Yol üzerinde görebileceğiniz bir diğer meşhur yer ise Saint-Michel Çeşmesi. 1860 yılında açılan tarihi çeşmenin üzerinde baş melek Mikail’in şeytanı alt ettiği bir heykel var. Ben gezerken çeşmeyi restorasyona alıp etrafını çevirmişlerdi bu yüzden hiç bir şey göremedim ama şehrin simgesel mekanlarından bir tanesi olarak görülmeye değer olsa gerek.

Şimdi Saint Michelle köprüsünden geçerek Sainte Chapelle‘i gezmeye başlayabilirsiniz. Sainte Chapelle, Congriage sarayının şapeliymiş. Sarayın ibadethanesi olduğu için ne kadar şık bir yer olabileceğini tahmin edersiniz zaten. O devasa vitrayları ile benim Paris’te en çok etkilendiğim yerlerden bir tanesi oldu. Pas geçmeyin derim.

Buranın da biletlerini önceden almak gerekiyor ve kapısında çok uzun kuyruklar oluşuyor. Benim yazdığım rotayı takip edecekseniz biletinizi 16:30 civarına alabilirsiniz. Erken gelirseniz sıraya erken girin çünkü güvenlik önlemleri nedeniyle sıra çok yavaş ilerliyor. Bilet ücreti 18€ olsa da Museum Pass ile ücretsiz girilebiliyor.

Hayranı olduğum Sainte Chapelle.

Sainte Chapelle’in hemen yanında Conciergerie Sarayı var ama ben bu rotaya eklemedim çünkü beklentilerimi pek karşılamadı. Mutlaka görmek istiyorsanız yetişir ama pek mola verecek vakit kalmayacağı için yorucu olur. İçerisi de pek orijinal değil, epey değiştirilmiş. Eskiden neye benzediğini size ücretsiz olarak verilen tabletlerden bakarak görebiliyorsunuz.

Conciergerie’ın en büyük özelliği Fransız Devrimi sırasında hapishane olarak kullanılmış olması. Mahkumların (Marie Antonette dahil) nasıl şartlar altında tutulduğunu öğrenmek etkileyici olsa da her şeye tablet ekranından bakınca bir esprisi kalmıyor bence. Evimin konforunda, bilgisayar ekranına da bakarım yani…

Bugünkü son durağımız Notre Dame Katedrali. Katedrale giriş ücretsiz. Bilet ya da saat sınırınız yok. Hatta içeride ayin varken bile girip gezebiliyorsunuz. İbadet alanıyla gezi rotası birbirinden ayrıldığı için hiç sorun olmuyor. Sadece kutsal emanetlerin olduğu bölüme ücretli giriliyor ama benim pek ilgimi çekmediği için oraya girmedim. Katedrale girerken inanılmaz uzun bir sıra göreceksiniz ama yüreğinize inmesin çok hızlı ilerliyor. 15 dakika falan sürdü sanırım içeri girmemiz.

Notre Dame Katedrali

Notre Dame katedralinin en önemli özelliklerinden bir tanesi mimarisi. Gotik mimari denilince ilk akla gelen yapı yani. Buranın kıymeti, Notre Dame’ın Kamburu gibi eserler sayesinde popüler kültürde yer edinince anlaşılmış. Öncesinde öyle uzun süre metruk kalmış ki yıkmayı bile düşünmüşler.

Notre Dame Katedrali, 15 Nisan 2019 tarihinde çıkan yangında çatısı çöktüğü için çok uzun süredir ziyarete kapalıydı. Aralık 2024’te yeniden ziyarete açıldı ve içerisi yeniden gezilebilir hale geldi. Tam karşısına oturup katedrali seyredebileceğiniz, tribün gibi bir alan da yapmışlar. Biz oraya oturup güzelce dinelendik çıkışta. Siz enerjiniz varsa Seine Nehri kıyısında yürüyüşe de çıkabilirsiniz.

Katedralin hemen önünde Paris’in tam ortası olarak işaretlenmiş bir yer işareti de var. Girişte ya da çıkışta bu işarete de göz atabilirsiniz. Konumu için tıklayın.

Bugünü bitirmek için adacığın güneyinde kalan Saint Germain semtine dönebilirsiniz çünkü bu bölgede çok fazla güzel restoran var. Eğer planda yazdığım şeylerin bir kısmını atladıysanız ve vaktiniz arttıysa, kuzeye yürüyüp La Marais semtini de gezebilirsiniz.

3. Gün: Louvre Müzesi ve Çevresi

Bugün günün büyük bölümünü Louvre Müzesinde geçireceğiz. Metrodan Concorde Meydanında inerek meydanı ve bahçeleri de görmek lazım elbette.

Concorde Meydanı; Fransız Devrimi sırasında on binlerce insanın idam edildiği meydan. Meydanın ortasında göreceğiniz 3000 yıllık obelisk ise Osmanlı’nın Mısır Valisi Kavala’lı Mehmet Ali Paşa tarafından hediye edilmiş ve meydana 1836 yılında dikilmiş.

Şimdi Tuileries Bahçelerine doğru ilerliyoruz. Malum bugün müze olarak gezdiğimiz Louvre eskiden bir saraydı. Fransız devrimi sırasında Sarayın bir bölümü yıkıldı, geri kalanı müze olarak halka açıldı. Tulieries bahçeleri de Louvre’un saray olduğu dönemlerden kalma saray bahçeleri aslında. Hava güzelse parktaki havuzların etrafındaki sandalyelere oturarak parkın keyfini çıkarabilirsiniz.

Louvre’a doğru yürürken bir de zafer takı göreceksiniz. Arc de Triomphe du Carrousel, 1800’lü yılların başlarında Napoleon’un askeri zaferlerini taçlandırmak için inşa edilmiş.

Bahsettiğim Obeliskin bulunduğu Concorde Meydanı

Sıra Louvre Müzesine girmeye geldi. Ben bu kadar güzel eserlere sahip olup bu kadar kötü yönetilen başka müze görmedim. İnanılmaz keyifli olabilecek bir deneyimi eziyete çevirmek için ellerinden geleni yapmışlar. Giriş kapısında her saatin kendi sırası var. Dolayısıyla önce sıraların yanında yazan saatlere bakıp kendi bilet saatinizin sırasına girmeniz gerekiyor. Buna rağmen sıralar yüz metreyi geçebiliyor. Kendimden biliyorum çünkü ben bilet saatime 15 dakika kala sıraya girmiş olmama rağmen tam 1 saatte girebildim içeri. Girmeden yoruldum zaten İnternette diğer girişlerde daha az sıra olduğuyla ilgili bilgiler gördüm ama resmi siteden baktığımda o girişlerin gruplar, engelliler ve yaşlılar için olduğu yazıyordu. Ben şansımı zorlamadım ama bilginiz olsun, belki gerçekten herkesi alıyorlardır içeri.

Malum Louvre çok büyük bir müze olduğu için her eseri incelemek isterseniz birkaç gününüzü ayırmanız gerekiyor. Bunun için önceden planlama yapıp neyi görüp neyi pas geçeceğinize karar vermek önemli. Ben zaten görmek istediğim eserleri biliyordum ama nasılsa müzede güzel bir harita vardır yerimizi yönümüzü orada buluruz diye düşünerek hata yaptım. Müzeden alacağınız harita hiç kullanışlı değil çünkü oda numaraları bile yarım yamalak yazıyor. Bu yüzden şu interaktif haritaya  girip tüm odalarda ne varmış ne yokmuş diye önceden bakarak ona göre bir güzergâh çıkarmanızı öneririm.

Louvre Müzesi

Saatler konusunda da gerçekçi bir planlama yapmak yerinde olur çünkü ilk biletle girip kapanana kadar kalınca aşırı yorucu bir hal alıyor Louvre gezisi. Aşırı kalabalık olduğu için oturulacak yerlerin tamamı dolu oluyor. Oturup kahve içip dinleneyim derseniz pahalı kafelerin önünde 45 dakika sıra beklemeniz lazım.

Müzeden çıkıp tekrar giremiyorsunuz; yani “avluya iner biraz oturup dinlenirim” deme şansınız da yok. Özellikle tütün ürünleri kullanan kişiler için epey can sıkıcı saatlerce açık havaya çıkamama işi. Angelina Cafe’nin açık hava terası var ama her zaman açık olmuyor. Muhtemelen tüm gününüzü buraya ayırmış olsanız bile saat 4-5 gibi “yeter oturup dinlenmem lazım” dersiniz. İşte o zaman Palais-Royal’in bahçelerine doğru ilerleyebilirsiniz.

Bahçeye geçerken Palais Royal’in avlusuna göz atmayı unutmayın. 17. yüzyıldan kalma sarayın avlusunda Daniel Buren tarafından 1986 yılında yapılmış bir sanat eseri var. 260 adet siyah beyaz çizgili sütundan oluşan bu eser ilginç bir görsel oluşturduğu için burası popüler bir fotoğraf noktası haline gelmiş. Yaz aylarında daha geç kapanıyor olabilir ama Nisan ayında bizi buradan 18:30 da çıkardılar “kapattık” diye. Aklınızda olsun.

Palais Royal’in Avlusundaki çizgili sütunlar

Sarayın bahçesinde oturup biraz dinlendikten sonra civardaki galerilere de göz atabilirsiniz. Galerie Vivienne parkın hemen arkasında kalıyor. Burada daha ziyade ev eşyaları, oyuncak, kitap ve giyim mağazaları var. Bir galeri daha gezmek isterseniz Galerie Véro-Dodat’a da uğrayabilirsiniz. Ben gitmedim ama orası biraz daha moda ağırlıklı bir galeri sanırım. Günün yürüyüş rotasına eklemedim ama konumuna ulaşmak için tıklayın.

Bu bölgedeki galeriler saat 20:30’da kapansa da içerideki dükkanlar 18:00 – 19:00 gibi yavaş yavaş kapanmaya başlıyor. Amacınız ortamı görmekse çok fark etmez ama alışveriş yapmak istiyorsanız parkta çok oyalanmadan önce pasajları da gezmek isteyebilirsiniz.
Biz akşam yemeği için yaklaşık 10 dakika yürüyerek Bouillon Chartier Grands Boulevards’s geldik. (Konumu için tıklayın.) Aşırı lezzetli olmayabilir ama makul fiyata bir sürü yemek deneyebilmek güzeldi. Kesinlikle tavsiye ederim.

4. Gün: Versailles ve Montmartre

Güne Versailles Sarayını ve Bahçelerini gezerek başlıyoruz. Versailles Sarayına ulaşmanın en kolay yolu RER C trenine binmek. Trenden inince saraya kadar 10 dakika yürümeniz gerekecek. Yol da 45 dakika kadar sürüyor; planınızı ona göre yapın.

Sarayı gezmek 3 saat kadar sürüyor ama burada ne kadar vakit geçireceğiniz bahçelerde ne yapmak istediğinize göre değişir. Şöyle bir dolaşıp çıkabilirsiniz, parkın derinliklerine kadar yürüyüp yatıp yuvarlanıp keyif yapabilirsiniz ya da Triannon tarafını da gezebilirsiniz. Eğer Sarayı, bahçeleri ve Triannon tarafının tamamını gezmek isterseniz tam güne yakın vaktinizi ayırmanız gerekir. Neticede 800 hektarlık bir araziden bahsediyoruz.

Versailles Sarayı’ndaki meşhur Aynalı Salon

Sarayın önüne geldiğinizde birden çok sıra görebilirsiniz. Sıralar giriş saatlerine göre ayrılıyor. Sizin biletiniz saat kaç içinse o saati bulup onun sırasına girmeniz gerekiyor. Açıkçası biz sıraya girdiğimizde sıra uzun olmasına rağmen çok hızlı ilerlemişti. 15 dakikada girdik içeri. Sanırım herkes bu kadar şanslı olmuyor. Başka Paris Gezi Rehberi yazılarını okurken burada 2 saat beklediğini yazan kişilere rastladım. Onların önerisi önce bahçeden başlayıp sonra saraya girmek yönündeydi, bunu da not düşmüş olayım.

Versailles Sarayı’nda gezeceğiniz ilk odalar sarayın tarihini anlatıyor. Saraydaki kimi objeler ve sarayın tarih boyunca çizilmiş farklı tabloları sergileniyor. Sarayın şapeli, kralların ve kraliçelerin yatak odaları, misafir odaları, Versailles Antlaşmasının imzalandığı meşhur aynalı salon gibi birbirinden süslü odaları gezmeyi tamamladıktan sonra sarayın bahçesine çıkıyorsunuz.

Bahçeye girince bilet sıralarını hemen görürsünüz zaten. Eğer biletiniz yoksa (ben Museum Pass kullandığım için bahçeleri karşılamıyordu) buradan bilet alıp bahçelere girebilirsiniz. Eğer Triannon tarafını gezmek isterseniz bahçenin sağ tarafından kalkan trenlere binebilirsiniz çünkü buraya yürümek yarım saat zaman alıyor. Minik kulübeler şeklinde yapılmış gişelerden bilet alabiliyorsunuz. Dönüşte eğer yorgunsanız yine trene binebilirsiniz ya da bahçelerden yürüyerek dönebilirsiniz.

Versay Sarayı’nın uçsuz bucaksız bahçeleri… Küçük turistik trenler de bıranın biraz sağında alan bir yerdne kalkıyor.

Dönüşte trene bilet alabileceğiniz yer yok. Triannon’ların önündeki tabelayı bulup, sıraya girip ödemeyi trende yapıyorsunuz ama önceliği gidiş dönüş bilet almış olanlara verip diğerlerini biraz bekletiyorlar. Bu yüzden bileti Versailles tarafından almak daha mantıklı. Burada minik golf arabaları ve bisikletler de kiralanıyor ama saçmalık derecesinde pahalı fiyatları.

Triannon’da 14. Louis ve Marie Antoniette’in kendi villaları var. Bu taraftaki bahçeler de çok güzel. Bu iki köşke biraz daha uzakta kalan, “Queens Hamlet” denilen kısım biraz daha ilginç. Buraya köy evleri gibi, kırsal bir çiftliğe aitmiş gibi görünen bir yerleşke yaptırmış Marie Antoinette. Ben soğuk hava ve yanlış planlama nedeniyle Queens Hamlet kısmına vakit ayıramadım ama bence epey tatlı bir yer.

Peki Triannon’u gezmeye değer mi derseniz, bence çok da şart değil. Vaktiniz genişse ve hava güzelse gezebilirsiniz, kesinlikle sıkıcı değil. Ama hava soğuksa ve bahçelerin keyfini çıkaramayacaksanız olmasa da olur.

Versailles biletini alma işi biraz karışık bu arada. Bahçeler kışın ücretsiz diye biliyorum. Bahar gelip bahçeye müzik yayını yapılmaya başlayınca hop diye ücretli oluyor. “Musical Gardens” bileti almanız gerekiyor. Yaz gelince haftanın belli günlerinde fıskiyeler açılıyor, o dönemlerde parka girmek için “Fountains Show Ticket” almanız gerekiyor. Ben böyle anladım yani umarım yanlışım yoktur. Paris Museum Pass’iniz varsa zaten Versailles Sarayı ve Triannon ücretsiz oluyor ama bahçe için ayrıca bilet almak gerekiyor.

Fotoğrafı Büyük Triannon’da mı Küçük Triannon’da mı çektiğimi pek hatırlayamıyorum ama köşklerin içi bu şekilde.

Eğer Paris Museum Pass’iniz yoksa “passport” adıyla satılan kombine bileti alıp geçebilirsiniz. Bu bilete saray da, bahçe de Triannon da dahil. Saray ve bahçe biletini ayrı ayrı almaktan sadece 1 euro daha pahalı.

Versailles ve bahçelerini gezdikten sonra istikamet Montmartre! Evet biliyorum ikisi şehrin iki farklı ucunda kalıyor ama RER C treni ile merkeze inip M12 metrosu ile Montmartre tepesine çıkabiliyorsunuz. Buranın akşamı daha keyifli ve erken kapanan bir yer yok o yüzden acele etmenize gerek de yok.

Bence Montmartre’ı gezmek maksimum iki saatinizi alır. Bir saat de mekanlarda ya da çimlerde otursanız yeter. Aslında Montmartre’ı özel kılan şey gezilecek yerlerin güzelliğinden ziyade tarihi. Hani 1800’lerin sonu 1900’lerin başında tüm büyük ressamlar rüştünü kanıtlamak için Paris’e gidiyor ve Paris sanatın başkenti gibi bir şeye dönüşüyor ya… İşte o süreçte kastedilen yer Paris’ten ziyade Montmartre.

O dönemde burası şehrin epey dışında olduğu için kimse buraya karışmıyor. Şehrin pahalılığı ve toplum baskısından uzak bohem bir hayat sürüyorlar burada. Çılgın partiler olan gece kulüpleri (kabare kültürü burada doğuyor, revüler, genelevler, niceleri), Van Gogh, Picasso, Renori, Mondrian gibi ressamların stüdyoları, evleri hep burada. Tabii benim bu bahsettiğim onlarca yıl öncesi… Bugüne kalan en belirgin gelenek ise ressamların Ressamlar Tepesi’nde buluşup resim yapıyor olması. Detayına yeri geldikçe gireceğim ama önce şuraya bir yürüyüş rotası bırakayım:

Montmartre’a Abesses metro durağından çıkacaksınız. Çıkacaksınız, sonra biraz daha çıkacaksınız ve tam herhalde merdivenler bitmiştir derken daha da çıkacaksınız. (Ne demek istediğimi metrodan inip merdivenleri çıkarken anlayacaksınız.)

Metro durağının hemen arkasındaki parkta Wall of Love ya da I love You Wall olarak bilinen bir duvar var. Burada 311 dilde “Seni seviyorum” yazan seramikler göreceksiniz. Bölgenin popüler fotoğraf noktalarından biri. İnsanın gözleri hemen Türkçe olanı arıyor tabii. En yukarılarda, el yazısı ile yazılmış “Seni Seviyorum”.

Haritada işaretlediğim bir sonraki yer Rue Lepic caddesi. Burayı spesifik bir yer görmek için değil de bölgenin eski ana caddesinden geçip semtin dokusunu görebilmeniz için işaretledim. Amelie filminde gördüğünüz cadde de burası. Eğer filmin hayranıysanız caddeden biraz aşağı inip Café des Deux Moulins’e de uğrayabilirsiniz çünkü filmde gördüğünüz cafe burası.

Güzergahı takip ederken baya dik bir yokuş çıkacaksınız ve tam karşınızda yarı yıkık bir değirmen göreceksiniz. Le Moulin Blute-Fin ne yazık ki ziyarete açık değil. Hatta etrafı ağaçlarla kaplı olduğu için zar zor görünüyor. Değirmenler bu semtin önemli bir parçası aslında. Moulin Rouge’un da bir değirmen olduğunu hatırlatayım.

Café des Deux Moulins ve Le Passe-Muraille

Montmarte eskiden Paris’e yakın bir köy olarak pek çok değirmene ev sahipliği yapmış. Sanayi devriminden sonra değirmenler işlevsizleşince romantik bir nesneye dönüşmüşler. Çoğu sanatçı tablolarında ölümsüzleştirmiş bu değirmenleri. Bir kısmı ise gece kulübü olmuş. Blute-Fin kaderine terk edilmiş böyle tarihi bir değirmen. Biraz ileride önünden geçeceğiniz Moulin de la Galette ise restore edilip korunmuş değirmenlerden bir tanesi. Değirmen restorana ait olduğu için gezilemiyor ama dışarıdan görünüyor. Eğer akşam yemeğinizi burada yiyecekseniz bu restorana bir şans verebilirsiniz bu arada. Pahalı bir yer (Montmartre’da bütün restoranlar pahalı sanırım) ama epey olumlu yorumlar okudum hakkında.

Bir sonraki durağımız olan Le Passe-Muraille sadece ilginç bir heykel değil; aslında bir öykünün kahramanı. 1941’de Marcel Aymé’nin yazdığı öykünün kahramanı, duvarlardan geçebilmesini sağlayan bir süper güce kavuşuyor. Tam yeni gücünün keyfini sürerken bir anda geldiği gibi gidiyor bu özelliği. Üstelik tam duvarın içinden geçerken! Haliyle duvarın içinde sıkışıp kalıyor.

Maison Rose (Fotoğraf: Envanto Elements)

Geri dönüp biraz daha yukarı çıktığınızda solunuza Dalida’nın büstü, sağınızda ise Rue de l’Abreuvoir sokağı kalacak. Bu sokak 1325 yılından beri var olmayı sürdürmüş tarihi bir sokak. Hoş bir atmosferi olduğu için geçmesi keyifli. Ayrıca bu sokağı Emily in Paris dizisinden hatırlayabilirsiniz. Sokağın hemen bitiminde göreceğiniz Maison Rose da semtin en çok fotoğraflanan sevimli yapılarından bir tanesi. Yine sıkça fotoğraflanan Le Consulat barını da az ilerideki üzüm bağından hemen sonraya işaretledim. Sevimli bir sokak kesişimi olsa da fotoğraf için çok heveslenmeyin bence. Ben gezerken bu sokaklar izdiham derecesinde kalabalıktı. Tek kare güzel fotoğraf çekemedim kendi adıma.
Bahsettiğim bu fotoğraflık mekanlar bölgenin en eski yapılarından olduğu için eskiden sanatçıların da uğrak mekanlarıymış. La Consulat’ın müdavimleri arasında Picasso ve Van Gogh var örneğin.

Maison Rose’dan sola dönüp biraz ilerleyince ufak bir üzüm bağı göreceksiniz. Bence çok bir olayı yok ama insanlar burada çok güzel üzüm bağları varmış gibi seyahat blogları yazdığı için merak edilmesi normal. Merak etmektense görüp “haa bu muymuş” demek daha iyidir diyerek ekledim rotaya.

Rue de l’Abreuvoir Sokağı ve Sacre Coeur Bazilikası

Artık geldiğiniz yoldan geri dönüp La Consulat’dan sola dönebilirsiniz. Bu yol sizi Ressamlar Tepesi (Place du Tertre) olarak bilinen meydana çıkaracak. 1900’lerin başlarında şehrin ana meydanlarından birine dönüşen bu alan, Montmartre’da yaşayan sanatçılar için de bir fırsat olmuş ve sanatçılar eserlerini bu meydanda sergilemeye başlamışlar. Aradan 100 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen bu meydan hala benzer bir amaçla kullanılıyor. Ressamlar hem eserlerini sergiliyorlar hem de para karşılığında gelen turistlerin portrelerini veya karikatürlerini çiziyorlar. Buraya her isteyen tezgâh açamıyormuş bu arada. Belli bir kontenjan varmış ve ressamlar portfolyoları ile başvurarak burada yer almaya hak kazanmaya çalışıyorlarmış.

Biz bu meydanda oturup bir bira içelim dedik ama 33’lük biraya 8€ istediler. Biraz gıcık oldum açıkçası. Hediyelik eşya için de buradaki pahalı mağazaları pas geçin. Sacré-cœur’den aşağı inince bir sürü mağaza var ve fiyatları çok daha uygun.

Sırada şehrin en ikonik yapılarından bir tanesi olan Sacré-cœur Bazilikası var. İnşaatına 1875 yılında başlanan ama ancak 1914 yılında ziyarete açılan bazilika farklı dönemlerin mimari anlayışlarını ve mimari üslupları bir araya getiren bir yapıya sahip. Bu yönüyle modern kiliselerin inşası için yol gösterici olduğu söyleniyor. Oldukça büyük, şık ve heybetli bir yapı olduğu için gezmeden geçmeyin. İçeriye ücretsiz olarak girebiliyorsunuz ama biraz sıra beklemek gerekebilir.

Sacre Coeur Bazilikasi

Bazilika gece 22:30’da kapandığı için hiç acele etmenize gerek yok. Hatta ne kadar geç girerseniz kalabalık o kadar azalmış olur. Bazilikanın tepesine çıkıp manzaraya da bakabiliyorsunuz ama bence hiç gerek yok çünkü bazilikanın önündeki alandan zaten muhteşem bir Paris manzarası görünüyor.

Özellikle çıkış saatiniz gün batımı saatlerine denk gelirse mutlaka bazilikanın önüne oturup manzaranın keyfini çıkarın. Bazilikanın hemen önündeki merdivenler zaten epeyce kalabalık oluyor. Biraz daha aşağı inerseniz aynı manzaranın keyfini çimenlere yayılarak çıkarabilirsiniz.
Geziniz bitince en aşağı kadar inin. Aşağıdan bazilika çok daha heybetli görünüyor. Buradan sonra yapabileceğiniz birkaç şey var;

– Metroya binip şehir merkezine dönebilirsiniz.
– Akşam yemeği yiyebilirsiniz.
– Moulin Rouge’a gidebilirsiniz.

Ben Moulin Rouge’u çok tavsiye etmiyorum çünkü çok araştırdım ve ben de gitmeme kararı aldım. Öncelikle aşırı pahalı bir aktivite ve gidenler kesinlikle fiyatına değmeyen, otel animasyonundan hallice bir şov izlediklerini söylüyorlar. Başka bir Paris Gezi Rehberinden alıntı yapmam gerekirse “filmini izleyin, çok daha fazla keyif alırsınız.” deniyor.

Moulin Rouge (Fotoğraf: Antonio Sessa / Usplash)

Şovları izlemek yerine gidip en azından binasını görmek isterseniz konumunu şöyle bırakıyorum. Şehir merkezine giden M12 metrosuna yürüme mesafesinde olduğu için burayı görüp dönmek bir şey kaybettirmez. Şov izlemek istiyorsanız haftalar önceden bilet almanız lazım. Biletler saat ve yemek seçeneğine göre kişi başı 110 € ile 280 € arasında değişiyor.

Montmartre turumuz böylece sona eriyor. Tabii ben bu güzergahı burayı Montmartre’ı tanımak isteyen herhangi bir insana göre yazdım. Eğer sanat tarihine özel bir ilginiz varsa sanatçıların stüdyoları, evleri, sanat müzeleri gibi spesifik ilgi alanlarına yönelik konsept bir rota da çıkarabilirsiniz. Yalnız bu özel mekanların çoğunun eski orijinal haliyle korunmadığını not düşmüş olayım.

5. Gün: Opera Garnier ile Hotel des Invalides Arası

Paris’te beşinci günümüze başlıyoruz. Ben bugünkü güzergahı Hotel des Invalides’i gezip sonra Opera Garnier’e yürüyerek yapmıştım ama açılış-kapanış saatleri yüzünden çok koşturarak gezmek zorunda kaldım. O yüzden normalde yürüyerek gezilebilecek bir mesafe olmasına karşın rotanın en kuzeyini gezdikten sonra metroya binip, diğer uca gidip; oradan geri yürümeli bir rota öneriyorum:

Güne ilk olarak Vendome Meydanı’nı görerek başlayabilirsiniz. Bu muhit tamamen lüks markaların mağazaları ile dolu bir muhit. Biz sıradan ölümlüler için oturup kahvaltı yapıp kahve içecek “normal” bir mekân yok o yüzden kahvaltınızı yapıp gelmenizi öneririm.

Vendome Meydanı’nın ortasında kabartmalarla süslü kocaman bir savaş anıtı var. Antik Roma’dan kalma meşhur Trajan’s Sütunu’ndan modellenen anıt buraya 1810 yılında dikilmiş. Orijinal sütun 1852 yılında siyasi sebeplerle yıkılmış. Daha sonradan aynı sütun, aynı yere tekrar yapılmış. Sütunun tepesinde heykeli bulunan kişi ise Napoleon Bonaparte.

Meydandan 10 dakika yürüdüğünüz zaman Opera Garniere (Palais Garniere) binasına ulaşmış olursunuz. İçeriye girmek için biletinizi önceden online olarak almanız gerekiyor. Ben mümkün olan en erken saate (10:00) almanızı öneririm. Elbette buraya konser bileti alıp gelmek de mümkün ama bence sadece gezmek için de gelinir çünkü mimari açıdan gerçekten çok güzel bir bina.

1875 yılında açılan opera binasında klasik, barok ve rönesans üsluplarının karışımı bir mimari stil var. Mimarı Jean-Louis Charles Garnier, binanın hangi üsluba ait olduğu ile ilgili olarak “III. Napoleon Üslubu” demiş.

Binanın içerisi baktıkça keyif veren birbirinden güzel mimari detaylarla dolu. Haliyle “Insta’lık fotoğraf” çektirmek isteyenlerin asla atlamadığı bir durak burası. Ben popülaritesinin boşuna olmadığı düşünüyorum, gerçekten içinde olmaktan keyif aldım.

Opera Garniere’in hemen arkasında Paris’in en meşhur alışveriş merkezi olan Galeries Lafayette var. Burası “department store” mantığına sahip bir yer. Yani bizdeki Boyner gibi çok sayıda markanın ürünleri bir arada satılıyor. Burada üç farklı şey yapabilirsiniz:

– Binanın terasına çıkıp şehir manzarasını izleyebilirsiniz.
– Daha sonra gezeceğimiz müzelere ayıracağınız zamandan fedakârlık ederek alışveriş yapabilirsiniz. Ben ağırlıklı olarak giyim, aksesuar, çanta, ayakkabı ve kozmetik markaları gördüm ama ev eşyaları da satılıyormuş.
– Binanın art nouveau stili mimarisini ve ikonik cam kubbesini görebilirsiniz. Hatta kubbenin hemen altında fotoğraf çektirmek isteyenler için cam bir teras da var ama önündeki sıra pek hızlı ilerlemiyor.

Galeries Lafayette’ten çıktıktan sonra metroya binip Hotel des Invalides’e geçeceğiz. Dediğim gibi bu müzeler yürüme mesafesindeler ama saat 18:00’de kapandıkları için müzeleri en sonra bırakırsanız çok koşturarak gezmek zorunda kalırsınız.Hotel des Invalides, Napolen Bonaparte’ın mezarına da ev sahipliği yapan bir askeri müzeler kompleksi. Eğer burası ilginizi çekmiyorsa alternatif olarak Orsay Müzesini de gezebilirsiniz. Orsay’da ağırlıklı olarak Fransız ressamların eserleri ve 19. yüzyıl heykelleri var.

Biz bu iki alternatif arasından Hotel des Invalides’i tercih ettik. Bu saatlerde buraya sadece Seine nehri tarafına bakan kapıdan giriş yapabileceğinizi unutmayın. Güney tarafındaki kapı saat 14:00’ten itibaren açılıyor.

Hotel des Invalides birden çok müzeye ev sahipliği yapıyor. Biz ilk olarak içerideki St. Louis Katedralini gezdik. Burayı mezarların bulunduğu The Dome ile birleşik tek bir yapı zannediyordum ama öyle değilmiş. Katedral öyle çok da olmazsa olmaz bir yer değilmiş açıkçası. Çıkıp arkaya dolaşıp The Dome’a tekrar girdik. İçeride Napoleon Bonaparte’ın, Napoleon ailesinden diğer önemli simaların ve birkaç generalin mezarları var.

Buradan çıkınca müzelerden kendi ilgi alanınıza uygun 1-2 tanesini gezmenizi öneririm çünkü hepsini gezmek tüm vaktinizi alır. Silahlar ve Zırhlar Müzesi (13. – 17. Yüzyıl), Louis XIV – Napolyon Dönemi Müzesi, Dünya Savaşları Müzesi, Charles de Gaulle Tarih Müzesi, Model Haritalar Müzesi gibi seçenekleriniz olacak.

Ben aslında Silah ve Zırh Müzesinden sonra Dünya Savaşları Müzesi’ne de girmek istemiştim ama eşim “Bilgilendirme levhalarında taraflı taraflı şeyler okuyacağız, sinirimiz bozulacak” deyince bir hak verdim, girmedik o ksıma.

Müzeden çıkınca geldiğimiz tarafa geri yürümeye başlıyoruz. Biliyorum biraz saçma oldu ama müze erken kapandığı için burayı en sona bırakıp koşarak gezmek istemezsiniz. Sıradaki yürüyüş rotamız şu şekilde:

Eğer acıktıysanız ya da yorulduysanız şu caddeye bir uğrayıp yiyecek içecek bir şeyler alabilirsiniz çünkü buradan sonra oturacak pek fazla mekân seçeneği yok bu güzergahta.

Önce Alexandre III Köprüsünden geçeceğiz. Rusya ile Fransa arasındaki ittifakı taçlandırmak için yapılan köprü oldukça şık ve gösterişli. Nitekim köprü adını Rus Çarı III. Alexandre’dan almış. Yapımı dört yıl sürdükten sonra Çar’ın oğlunun katıldığı bir törenle açılmış.

Köprüden dümdüz devam ettiğinizde bir süre sonra sağınızda Petit Palais, solunuzda Grand Palais kalacak. 1900’lü yıllarda yapılmış şık bir yapı olan Grand Palais fuar alanı olarak kullanıldığı için içini ücretsiz olarak gezemiyorsunuz. Dışarıdan da olsa bakmaya değer çünkü cam kubbeli tavanı ile tam da endüstriyel mimarinin moda olmaya başladığı o dönemin izlerini taşıyor.

Alexandre III köprüsü ve arkasında görünen Grand Palais (Fotoğraf: Netfalls / Envanto Elements)

Grand Palais’da sanat, moda, yemek gibi çeşitli konularda sergi ve etkinlikler olabiliyor. Gitmeden önce programına bakmanızı öneririm çünkü ilginizi çekebilecek ilginç bir sergi varsa bilet alıp içeri girmeye değer elbette. Sergi ilginizi çekmiyorsa burada yapılacak bir şey yok. Grand Palais’in hemen karşısında bulunan Petit Palais ise ücretsiz girebileceğiniz bir sanat müzesi. İçeride güzel heykeller, porselenler, mobilyalar, resimler sergileniyor. Detaylı gezmesi ne kadar vakit alır tam bilemiyorum ama bir saatinizi ayırıp gezebildiğiniz kadarını gezseniz bile olur. Keyifli bir yer çünkü. Avludaki kafe kısmı da çok tatlı ama biz gittiğimizde hiç yer yoktu.

Buradan çıkıp yürümeye devam ettiğinizde Champs-Élysée bahçelerinin içerisinden geçeceksiniz. Burası dinlenip mola vermek için keyifli bir nokta. Moladan sonra günün son durağı olan Madeleine Kilisesi’ni ziyaret edebilirsiniz. 1842 yılında yine Napoleon’un askeri zaferlerini ölümsüzleştirmek için inşa edilen yapı dışarıdan Antik Yunan tapınaklarına benziyor. İçerisi ise oldukça incelikli süslemelere sahip şık bir kilise. Burada zaman zaman konserler de düzenleniyor.

6. Gün: Yarım Gün Le Marais

Eğer uçuşunuz akşam saatlerindeyse yarım günde gezilebilecek keyifli yerlerden bir tanesi Le Marais semti.

Le marais’i gezmeye Georges-Cain bahçesinden başlayabilirsiniz. Burası küçücük bir park ama etrafında sergilenen arkeolojik buluntularla birlikte çok tatlı bir atmosferi var. Bir sonraki durağımıza çok yakın olduğu için görmeden geçmek yazık olur diye düşündüm.

Sıradaki durağımız ise Carnavalet Müzesi. Burası Paris’in tarihini anlatan ücretsiz bir müze. Üstelik sadece siyasi tarih değil kültürel, sanatsal, toplumsal değişimlerin de izini sürdüğü için epey keyifli bir yer. Üstelik ücretsiz.

Müzeden çıkınca Vosges Meydanına geçebilirsiniz. Şehrin rönesans yıllarında yapılan tarihi meydanlarından bir tanesi olan Vosges’in etrafı tamamen binalarla çevrili olduğu için dev bir avludaymışsınız hissiyatı yaratıyor. Victor Hugo’nun 1832-1848 yılları arasında yaşadığı ev de bu meydana bakıyor ve müze olarak gezilebiliyor.

Vosges Meydanı (Fotoğraf: Envanto Elements)

Haritada ayrıca işaretlemedim ama benim çizdiğim rotadan yürürseniz meydandan çıkınca Hôtel de Sully’nin bahçelerinden geçeceksiniz. Geçiş bir aparmanın içinden geçen bir geçit göreceksiniz. Çekinmeyin girin oradan, bahçeye çıkmış olacaksınız.

Bu bahçe III. Louis’nin maliye bakanı Sully’nin malikanesine aitmiş. Zaten eskiden bataklık olan La Marais semti şehrin varlıklı sınıfları tarafından yerleşime açılmış. Bu bölgede pek çok malikane var ama Fransız Devrimi’nden sonra soylular mallarından (ve birçoğu canlarından) olduğu için o eski malikanelerin çoğu özel mülk olmaktan çıkmış. Ya devlet dairesi olmuş ya özel işletmelere kiralanmış. Bahsettiğim malikane de bugün otel olarak işletildiği için içini gezemiyoruz.

Hotel de Sully’nin bahçesi (Fotoğraf: Roman Babakin)

Sıradaki durağımız Saint Paul Kilisesi. Burası öyle çok görkemli bir kilise değil ama tarihe tanıklık emiş bir yer. 1641 yılında açılan kilise Paris’in ilk Barok üsluba sahip kilisesi olmuş. Paris’in Gotik Mimari’nin membaı olduğunu düşünürsek iddialı bir adım tabii. Victor Hugo’nun Sefiller romanında Cosette ve Marius’un evlendiği kilise de burasıymış.

Kilisenin biraz ilerisinde Saint Paul Köyü denilen bir yer var. Burası gerçekten de şehirden kopuk küçük bir köymüş ve zamanla şehir tarafından yutulmuş. Mimari olarak semtin geri kalanından biraz daha farklı bir yer ama beklentinizi çok yüksek tutmayın. Hemen yan sokağında tarihi şehir surlarının kalıntılarını da görebilirsiniz.

Buradan çıkıp caddeden ilerlemeye başladığınızda çok tatlı binalar ve parklar göreceksiniz. Mesela önünden geçerken “Bu Şato da neymiş” diyeceğiniz Forney Library (Hotel de Sens) 15. yüzyıldan kalma bir malikane. Bugün halk kütüphanesi olarak kullanıldığı için içeri girip içine de bakabilirsiniz. Haritaya işaretlediğim Jardin de l’Hotel de Sens ise bu malikanenin bahçesi. Sens Başpiskoposunun yaşaması için 1475 yılında yaptırılan bina orijinal olsa da binanın dekoratif öğeleri 1900’lü yıllarda yapılmış. 1600’lerin başında başpiskopos burada yaşamayı bırakmış ve bir lojistik şirketine kiralanmış. Sonrasında fabrika olarak kullanıldığı dönemler de olmuş.

Kütüphane olarak kullanılan Hotel de Sens Binası (Fotoğraf: Camlamb / Wikimedia Commons)

Hotel de Sens’in hemen arkasındaki güzel bahçeyi de gördükten sonra Rivoli Caddesine doğru yürümeye başlayacağız. Burada yol üzerinde “Caviste Vinosfera” diye bir dükkân işaretlediğimi göreceksiniz. Aslında bu dükkânı değil, dükkânın bulunduğu binayı görmeye gidiyoruz çünkü burada Paris’in en eski binalarından iki tanesi yan yana duruyor. Bu binaların bir adı yok, François Miron Caddesi No 11 ve 13 olarak anılıyorlar. Burada göreceğiniz tipik orta çağ binaları 15. yüzyıldan beri buradalar. Eski tip ahşap destekli yapılardan olan binaların, yüzyıllara meydan okuyarak karşınızda dikildiğini görmek hayranlık verici.

Şimdi Rivoli Caddesine çıkıp ilerleyebilirsiniz. Bir süre sonra solunuzda kalacak olan Hotel de Ville; Paris’in belediye binası. 16. yüzyıldan kalma bu ihtişamlı bina Paris Komünü döneminde yakılmış ama sonra tekrar yapılmış. Bu nedene binanın üzerinde göreceğiniz heykeller ve süslemeler aslında 1800’lü yıllardan kalma. İçerisi hala Belediye binası olarak kullanıldığı için bireysel olarak gezilemiyor. Sergiler ve özel etkinlikler için ziyaretçi alınıyor. Yine de etrafında bir tur atmaya değen etkileyici bir yapı. Tabii mümkünse turunuzu gündüz atın. Gece vakti buraya çadır kurmuş çok fazla evsiz olduğu için biraz huzursuz olduğumu söylemeliyim. Hatta ben gezerken önündeki meydanda inşaat vardı. İyice tekinsiz bir şantiyede hissetmiştim kendimi.

Belediye Binası olarak kullanılan Hotel de Ville. (Fotoğraf: Ruben Chase / Envanto Elements)

Aynı caddede biraz daha ilerlediğinizde solunuzda gotik mimariye sahip dev bir kule göreceksiniz. Eskiden bu kuleye çıkılıyormuş ama sadece önceden izin alan rehberli gruplar kuleye çıkabildiği için biz etrafında dolaşmakla yetineceğiz. Burası Saint-Jacques Kulesi. 1523 yılında inşa edilen kule eskiden burada bulunan kilisenin bir parçasıymış. Kilise Fransız Devrimi sırasında yıkılmış ama kuleye kıyamamışlar mı artık ne olmuşsa; kule burada kalamaya devam etmiş. Kule 52 metre yüksekliğe sahip, üzerinde gargoyler’lar ve çok şık taş işlemeler bulunan bir yapı olduğu için baktıkça bakası geliyor insanın.

Bugünkü son durağımız ise 59 Rivoli. Burası aslında bir sanat galerisi olsa da daha önce gördüğümüz sanat galerilerine pek benzemiyor. 1999 yılında boş olan bina bir grup sanatçı tarafından işgal edilmiş ve içeriye stüdyolar kurup eserlerini burada sergilemeye başlamışlar. 2006 yılında binayı yasal olarak kullanma hakkı kazanmışlar. Artık sanatçılar gelip 6 aylığına buradan takılıp, eserlerini sergileyip yerlerini bir başka sanatçıya bırakıyorlar. Bu şekilde 30 farklı sanatçının eserlerini bir arada görebileceğiniz, salaş bir çağdaş sanat mekânı çıkıyor ortaya.

59 Rivoli’de sanatçıları eserleri üzerinde çalışırken izleyebiliyor ve resim, dijital sanat, enstalasyon gibi farklı dallardan eserler görebiliyorsunuz. Üstelik giriş ücretsiz.

59 Rivoli’nin bu merdivenleri sanatçı Eduardo Fonseca’nın eseriymiş. (Fotoğraf: 59Rivoli / Wikimedia Commons)

Le Marais turumuz burada bitiyor. Eğer bugün gezmeye ayırabilecek daha fazla vaktiniz varsa metroya binerek Oscar Wilde, Ahmet Kaya, Yılmaz Güney, Jim Morrison gibi ünlü isimlerin mezarlarının bulduğu Père Lachaise mezarlığını ziyaret edebilirsiniz. Burası yalnızca spesifik kişilerin mezarlarını ziyaret etmek için uğranan bir yer değil. Heykeller, anıtlar, şapeller ile sizi dünyevi olanlar çıkardığı için baya turistik olarak da gezilen bir yer. Ben gezmedim ama gezeni de çok, garipsemeyin derim. Benim vaktim var ama mezarlık gezmek istemiyorum diyorsanız Seine nehri boyunca yürüyüş de yapabilirsiniz tabii ki.

Haritalı Paris Gezi Rehberimizin burada sonuna geldik. Bir sonraki bölüm gezeceği yerleri daha yakından tanımak ve detaylarını öğrenmek isteyenler için!

Paris’te Gezilecek Yerler

Eyfel Kulesi

1800’lü yılların ortalarında dünya çapında tanınmak, yatırımcı çekmek, gücünü, kültürünü ve ihracat ürünlerini tüm dünyaya göstermek isteyen ülkeler, Dünya Fuarları düzenliyordu. Bu fuarlar milyonlarca yabancı ziyaretçi çektiği için çok önemsenen, çok büyük etkinliklerdi. Peki tüm bunların Eyfel Kulesi ile ne alakası var demeyin. Eyfel Kulesi tam olarak Dünya Fuarı için inşa edilmiş bir yapı.

Fransız Devriminin 100. yılında büyük bir Dünya Fuarı düzenlemek isteyen Fransız hükümeti, Eyfel Kulesi’nin bulunduğu parkı fuar alanı olarak ayırdı. Eyfel Kulesi ise Fuar alanının giriş kapısı olarak yapıldı. 26 ay boyunca süren inşaatta 3000 işçi çalıştı, 18.038 adet demir parça kullanıldı. Ortaya 300 metre yüksekliğe uzanan (anten eklenince 330 metre oluyor) bu dev yapı çıktı. Parisliler bu “demir yığınından” hiç hoşlanmadı ve yıkılması için imza kampanyaları bile düzenlendi.

Aslında kulenin sadece 20 yıl kullanılması ve 1909 yılında sökülmesi planlanıyordu. Ancak o dönemde yaygınlaşan iletişim teknolojileri (radyo, kablosuz telgraf vb.) böyle yüksek bir kulenin aslında çok kullanışlı olabileceğini gösterdi. Özellikle de ufukta yaklaşan bir Dünya Savaşı varken kuleyi yıkmak yerine koruyarak antenlerle donattılar. Eyfel kulesi bir sinyal kulesi oldu ve hala aynı amaçla kullanılıyor.

Eyfel Kulesi adı ise kulenin yapımını üstlenen inşaat mühendisi Gustave Eiffel’den geliyor. Gustave Eiffel o dönem ağırlıklı olarak köprüler ve kuleler üzerinde çalışan ve pek çok bilimsel çalışma üreten önemli bir mühendislerinden biri. Hatta New York’taki Özgürlük Heykeli’nin içindeki yapısal elemanları da Gustave Eiffel tasarlıyor.

Eyfel denilince akla gelen tüm romantizmi bir kenara bırakırsak; bu kule o dönemin çok önemli bir mühendislik başarısı. Şöyle düşünün, bu kule inşa edildiğinde insanoğlu tarafından inşa edilmiş hiçbir yapının yüksekliği 200 metreyi bile bulmuyor. Sonra Gustave Eiffel 300 metrelik bir kule yapıyor buraya. Hatta kulenin ilk katına 74 Fransız bilim adamının adını yazıyor. Bu da bize Eyfel’in estetik ya da sanatsal bir yapı değil, bir mühendislik meydan okuması olarak yapıldığı anlatıyor zaten.

Dürüst olmak gerekirse oraya gidene kadar Eyfel’in ne kadar dev bir yapı olduğunu tam algılayamamıştım. Bu fotoğraftan daha iyi anlaşılıyor sanki.

Bir dönemin nefret objesi olan kuleye şimdi gözbebekleri gibi bakıyorlar. Kule paslanmasın diye 7 yılda bir, 60 ton boya kullanarak boyuyorlar kuleyi. Sadece boya maliyeti 4 milyon Euro’yu aşıyor ama muhtemelen maliyetini çıkarıyordur çünkü kuleye günde ortalama 25.000 kişi çıkıyor. Eiffel’e çıkma tutkusu “yeni moda” değil bu arada. Hitler bile Fransa’yı ele geçirdiğinde koşa koşa gidip Eiffel’in tepesine çıkmış. Hem de yürüyerek…

Bu arada merdivenlerin etrafındaki demir örgüler binanın orijinalinde yok. Eyfel sadece turistlerin değil, intihar etmek isteyenlerin de uğrak noktası olunca sonrada yapmışlar o parmaklıkları. Bugüne dek 400 kişi intihar etmiş Eiffel’den atlayarak.

Peki Eyfel Kulesinde neler var?

1. katta mağazalar, büfeler, Madame Brasserie (bu restoranlara rezervasyon yaptırırken alacağınız menüyü de önceden seçip ödemesini yapıyorsunuz. Bilet ücreti de ödemeye dahil olduğu için ayrıca bilet almadan asansör sırasına geçebiliyorsunuz), cam zeminli alan, kulenin tarihini anlatan bilgilendirme panoları ve manzara terasları var.
2. katta büyük bir manzara terası, büfeler, şehri daha yakından görebileceğiniz teleskoplar ve Michelin yıldızlı Jules Verne Restoran var. Bu restoran için de ödemeyi önceden yapıyorsunuz ama rezervasyonlar 2-3 ay önceden oluyor. İki kişilik bir akşam yemeği 500€ civarında tutuyor.
3. kat 300 metre yükseklikten şehri izleme imkânı sunuyor. Gustave Eiffel’in kuledeki ofisi de bu katta. Ofise girilmiyor ama camın arkasından ofisin yeniden canlandırılmış halini görebiliyorsunuz. Ofisin içinde Thomas Edison’ın, Gustave Eiffel’in ve kızı Claire Eiffel’in balmumu heykelleri var. Ayrıca en üst hatta bir şampanya barı var. Yani manzarayı izlerken şampanyanızı yudumlayabiliyorsunuz.
Bunların dışında kulenin çeşitli yerlerinde kulenin yapımı ve tarihi hakkında bilgi veren alanlar var. Karekodu telefonunuza okutarak sanal gerçeklikle desteklenmiş görüntüleri de görebiliyorsunuz.

Konumu için tıklayın.

Catacombes

Yerin 20 metre altında, 6 milyon iskeletin depolandığı devasa bir yeraltı mezarlığı olduğunu biliyor musunuz? 11 bin kilometrekarelik bir alan yayılana bu devasa mezarlığın çok küçük bir kısmı ziyarete açık olsa yine de gezmesi 1,5 saat kadar sürüyor.

Paris’in kurulduğu dönemden itibaren hızla büyüyen bir şehir olmasının getirdiği bazı sonuçlar var. Bunlardan ilki sürekli yeni evler yapılmasına duyulan ihtiyaç. Paris’te binaların yapıldığı taşlar doğrudan, Paris’in hemen altındaki taş yataklarından çıkarılıyor. Bu nedenle belki de Roma döneminden beri taş çıkarılan şehrin altı; 18. yüzyılda artık İsviçre peyniri gibi delik deşik bir hale gelmiş durumda. Zaman zaman bu tüneller yüzünden yaşanan çökmeler nedeniyle madenleri kendi haline bırakıp unutamıyorlar. 1777 yılında tünelleri sağlamlaştırmakla görevlendirilmiş bir denetçi olan Charles Axel Guillaumot ve ekibinin sorumluluğuna bırakılıyor tüneller.

Artan nüfusun getirdiği ikinci sonuç ise mezarlık ve kilise bahçelerindeki gömü alanlarının ağzına kadar dolması. Bir dönem Paris’in taşı toprağı ölü dolduğu için tüm suların kirlendiği söyleniyor. Yetmezmiş gibi yaşanan kolera salgınları da mevcut mezarlıkların üzerine yeni toplu mezarlar ekliyor. Üstelik bu mezarlıklar toplum sağlığını da tehdit ediyor. Bu dönemde uzun süre önce gömülmüş mezarların boşaltılması ve yeni geleceklere yer açılması uygulaması var. Yani mezarlardaki kemikler kiliselerin çatıları ya da mahzenleri gibi alanlarda depolanıyor ama bu kemik evleri de ağzına kadar olmuş durumda.

1785 yılında 16. Louis bu gidişe bir dur diyor. Çıkarılan kemiklerin yeraltındaki eski maden tünellerine taşınmasına karar veriyor. İlk başta kemikler at arabalarıyla getirilip düzensiz yığınlar halinde madenin havalandırma deliğinden içeriye dökülüyor. 1809 yılında madenin denetçisi “bu iş böyle olmaz” diyor ve bu kez kemikler duvarların önlerine düzgünce dizilmeye başlıyor. Yani kemikleri bu şekilde dizen kişiler aslında madenciler.

Tünellerin tamamı kemik dolu değil elbette. Uzun süre madenden kalan tünellerde atölyelerde ilerledikten sonra Fransızca “Dur. Burası Ölüler İmparatorluğu” yazan bir kapıdan geçerek giriyorsunuz bu dev mezarlığa. Hatta hangi kemiklerin hangi mezarlıktan geldiğine dair tabelalar da bulunuyor.

İçeride Fransız Devrimi sırasında ölen kişilere ayrılmış alanlar da var. Giyotinle idam edilen kişileri özellikle buraya kaldırmışlar. Mezarı burada bulunanlar arasında 1794 yılında idam edilen Robespierre ve Danton gibi meşhur figürler de var. Bu arada Fransız devrimi sırasında ve farklı savaşlarda yaşanan toplu ölümlerin ardından, yeraltındaki bu madenlerin morg olarak kullanıldığını da not düşmüş olayım.

Bazı ünlülerin kemikleri de önce Catabombes’a kaldırılmış, sonra politik ortam değişince Père Lachaise Mezarlığı’na taşınmış. Örneğin La Fontaine e Moliere kendi mezarları yapılmadan önce Catacombes’daymış. Tabii o kalabalıkta bir kişinin tüm kemiklerini bulup birleştirmeyi başarmış olmaları pek de akla yatkın gelmiyor. Muhtemelen “biz bu kişiyi buraya naklettik” dedikleri mezarlarda aynı Franskenstein’ın canavarı gibi, başka başka insanlara ait vücut parçaları toplanarak oluşturulmuş bedenler var.

Bu tünellerde madenlerde çalışan taş ustaları tarafından yapılmış heykeller de varmış ama buralara bireysel gezilerde giremiyorsunuz. Sadece grup turlarını alıyorlar heykellere zarar gelmesini önlemek için.

Konumu için tıklayın.

Lüksemburg Bahçeleri

Bugün kentin en büyük parklarından bir tanesi olan Lüksemburg bahçeleri ilk olarak bir saray bahçesi olarak yapılmıştı. 17. yüzyılın başlarında Fransa Kralı olan 9. Louis’in eşi, meşhur Medici ailesinin bir üyesi olan Marie de Medici’ydi. Marie buraya memleketi Floransa’daki Pitti Sarayı’nın bir benzerini yaptırmak istedi. Sarayın ve bahçelerinin yapımına 1612 yılında başlandı.

22 hektarlık bir alan üzerine kurulu olan bu park özellikle bahar ve yaz aylarında yemyeşil, çok güzel bir çehreye bürünüyor. Turistle de Parisliler de bu ortamın keyfini çıkartmak için doluşuyorlar parka.

Lüksemburg Bahçeleri

Çimlere yayılmaya bazen izin veriliyor, bazen izin verilmiyor. Sanırım çimleri korumak için yapılan dönemsel uygulamalar var. Bu nedenle gidince ortama bakmakta fayda var. Eğer çimler açıksa çimlere yayılıp piknik yapabilir ya da dinlenebilirsiniz. Çimler kapalı olsa bile oturup huzurlu bir mola verebileceğiniz pek çok bank var.

Eskiden saray olarak kullanılan bina bugün Fransız Parlemento binası. Binanın içi de önceden özel izinler alınarak gezilebiliyormuş ama bence hiç gerek yok. Medici Çeşmesi ise parkın en popüler noktası. İtalyan saraylarında görülen bu tip çeşmelerin Fransa’daki ilk örneklerinden bir tanesi olması dışında gölgelik, keyifli bir oturma alanı da sağlıyor.

Kahvenizi kruvasanınızı alıp parkın tadını çıkarmak ve yürüyüş yapmak burada yapabileceğiniz en güzel aktivite. Zaman zaman düzenlenen konser gibi etkinliklere denk gelme ihtimaliniz var. Ayrıca parkın içerisinde bulunan kafede de vakit geçirebilirsiniz.

Konumu için tıklayın.

Bugün parlamento binası olarak kullanılan saray binası

Panteon

Pantheon denilince ilk akla gelen yapı Roma’daki Pantheon olsa da Paris’te de Pantheon adını taşıyan bir yapı var. Pantehon kelimesi Antik Roma’da tüm tanrıların oluşturduğu topluluğa verilen bir isim. Buradan hareketle antik çağlarda tüm tanrılara adanmış tapınaklara da Pantheon deniliyor.

Bu isim sizi yanıltmasın çünkü pantheon antik çağlardan kalma bir tapınak değil. İlk olarak 15. Louis tarafından kilise olarak kullanılmak üzere yaptırılmış. 1758 yılında başlanan inşaat finansal güçlükler nedeniyle ancak 1789 yılında tamamlanabilmiş. Fransız devriminden sonra kilise değil, “ülkesini onurlandıran önemli kişilerin mezarlarının bulunduğu “seküler bir anıt” olarak kullanılmasına karar verilmiş. Napolyon döneminde tekrar kiliseye dönüştürüldüğü bir dönem de olmuş elbette ama çok uzun sürmemiş bu dönem.

Pantheon Binasının içi

Pantheon’un alt katında sanatçıların, bilim ve düşünce insanlarının gömülmüş olduğu 78 adet mezar var. Marie Curie (1995) Voltaire (1791), Jean-Jacques Rousseau (1794) Victor Hugo (1885), Émile Zola (1908), Alexandre Dumas (2002) bu isimlerden bazıları. Gezerken “Marie Curie’nin mezarına çok yaklaşmasak iyi olacak” demekten kendimizi alamadık. Buraya son gömülen kişi ise 2021 yılında ölen, sivil haklar aktivisti oyuncu Josephine Baker’mış. Pantheon’a gömülmek hala bir Fransız vatandaşına sunulabilecek en yüksek onur mertebesi olarak görülüyor.

Pantheon binası Neo-Klasik üslupta yapılmış bir bina. Yani Antik Yunan ve Roma’da kullanılan mimari üslup ile inşa edilmiş. İçeride de çok güzel freskler ve heykeller var. İçeride bazen etkinlikler de düzenlenebiliyor. İsterseniz Pantheon’un tepesine çıkıp şehir manzarasını da seyredebiliyorsunuz ama bunun için ekstra ücret vermeniz gerekiyor.

Jean-Jacques Rousseau be Marie Curie’nin mezarları

Panteonda göreceğiniz bir başka önemli şey ise Foucault sarkacı. Bunun tam bilimsel açıklamasını yapamayacağım ama kabaca Fizikçi Léon Foucault’nun dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü kanıtlamak için kurduğu bir deney düzeneği olduğunu söyleyebilirim. 67 metreden sarkıtılan 28 kilo ağırlığındaki bu dev sarkaç, Foucault’nun 1851 yılında Pantheon’a yerleştirildiği yerde yeniden canlandırılmış. Sarkacın orijinali ise Arts er Metiers müzesinde sergileniyor.

Konumu için tıklayın. 

Foucault Sarkacının yeniden canlandırması

Notre Dame Katedrali

Bugün Paris’teki en meşhur yapılardan bir tanesi kabul edilen Notre Dame her zaman bu kadar önemli bir yapı değildi. Hatta 19. yüzyılın başlarında öyle bakımsız bir haldeydi ki yetkililer katedrali yıkmayı düşünüyorlardı. Victor Hugo Notre Dame’ın Kamburu romanını yazınca insanların aklı başına geldi ve bu katedralin sahip çıkılması gereken bir kültürel miras olduğuna uyandılar.

Notre Dame katedrali şehrin en eski yapılarından bir tanesi. Katedralin inşasına 1163 yılında başlanıyor ve tamamlanması 1345 yılını buluyor. Binanın en önemli özelliklerinden bir tanesi ise Gotik Mimari akımının en önemli örneklerinden bir tanesi olması. İlk gotik katedral değil ama stilin oturup yayılmasında payı büyük.

Notre Dame Katedrali ve zoomun sınırlarını zorlayarak çektiğim Gargoyle’ları.

Gotik mimari nedir derseniz kısaca şöyle açıklayabilirim. 11. yüzyıldan önce yapılan büyük kiliselerin çoğunun tavanında kubbeler ve tekli kemerler (beşik tonoz) var. Bu tarz binaları ayakta tutabilmek için dev sütunlar ve bazen kalın duvarlar gerekiyor. Bir noktada fark ediyorlar ki Kaburgalı Tonoz (tavanda X’ler oluşturan tonozlar) kullanırlarsa, binayı çok daha ince kolonlarla bile ayakta tutabiliyorlar. Duvarların ise hiçbir taşıyıcı özelliği kalmıyor.

Bu sayede binayı ince, zarif kolonlar taşırken aralarda kalan boşluklara dev pencereler koyabiliyorlar. Kiliseler giderek daha yüksek, daha aydınlık ve daha zarif bir görünüme kavuşuyor.

İş Notre Dame kadar büyük bir kilise inşa etmeye gelince duvarların dışarıdan da desteklenmesi gerektiği ortaya çıkıyor. Bu sefer da hayatımıza “uçan payanda” denilen, sanki binanın dışına taşan bir iskelet gibi görünen o yapı elemanları giriyor. Bu o dönem için çok yenilikçi bir çözüm. İnsanlar Notre Dame ile “kilise yapıldıktan sonra inşaat iskelelerini kaldırmayı unutmuşlar” diye dalga geçiyorlar çünkü gözleri böyle bir şeye hiç alışkın değil.

Dönemin en yüksek duvarlara sahip (35 metre) kiliselerinden bir tanesi olan Notre Dame belki gördüğünüz en güzel kilise olmayabilir ama mimari ve sanat tarihi açısından böyle önemli bir yeri var.

Konumu için tıklayın.

Sainte Chapelle

Gotik Mimari denilince herkesin aklıma gelen ilk yer Notre Dame Katedrali olsa bence Sainte Chapelle bu işin bambaşka bir noktası! Yapı yerleşim olarak çok büyük değil. Uzunluğu 36, genişliği 17 metre. Öte yandan 42.5 metre yüksekliğe sahip tavanı ve bu tavanı boydan boya çevreleyen devasa vitrayları ile gerçekten etkileyici bir görüntümü var.

Saint Chapelle’in alt katı (Fotoğraf: Mitya Ivanov / Unsplash)

Şapelin bulunduğu Ille de Cite adası 14. yüzyıla kadar kraliyet ailesinin ikametgahı olmuş. Burada bulunan büyük saray kompleksine (Conciergerie de bu sarayın bir parçası) doğrudan bağlantısı olan bu şapel ise sarayın kilisesi olarak kullanılmış. Alt katta saray çalışanları ve askerler ibadet ederken üst kat sadece kralın, kraliyet ailesi mensuplarının ve kralın misafirlerinin kullanımına ayrılmış. Kutsal emanetler de üst kattaki o devasa vitraylı alanda saklanıyormuş.

İnşaatı 1248 yılında tamamlanan şapel 1880 yılına kadar birkaç değişiklik geçirmiş. Örneğin 1630 yılındaki yangında neredeyse tamamı yanmış ve yeniden yapılmış. 1789-1799 yılları arası zaten Fransız Devrimi yılları. Devrimciler Sainte Chapelle’i de boş geçmeyip epey hasar vermişler. Devrimden sonra kraliyet ailesinin elinde kalamayacağı için depo olarak kullanılmış. Önce tahıl depolanmış burada, daha sonra Adalet Bakanlığı’nın dosya arşivi olmuş. Dünyanın en şık deposu burası olabilir yani. Tüm bu yangınlara, sellere, saldırılara rağmen vitrayların 3’te ikisi orijinal bu arada.

Konumu için tıklayın.

Saint Chapelle’in üst katı (Fotoğraf: Xuan Nguyen / Unsplash)

Conciergerie

Kendim gezdiğim halde size önerdiğim rotaya dahil etmediğim tek yer Conciergerie sarayı oldu. Evet burası orta çağdan kalma tarihi bir saray. Fransız Devriminden sonra hapishaneye çevrildiği için binlerce kişiye hapishane olmuş karanlık bir yer. Hatta Marie Antoinette’in hücresi de bu sarayda… Ama neredeyse hiçbir şey orijinal haliyle korunmamış.

İçeriye girdiğinizde size bir tablet veriyorlar. Saray orta çağda nasıl görünüyormuş, rönesans’ta nasıl görünüyormuş, hücreler neye benziyormuş, bunların hepsini tablete bakarak görüyorsunuz. Epey bilgilendirici bir gezi, ona hiç itirazım yok. Mutfakta hangi yemeklerin piştiğine kadar anlatılıyor. Ama o atmosferi hissedemeyeceksem ben bu bilgileri kitap okuyarak da edinirim yani.

Conciergerie binasının Seine Nehri’nin karşı kıyısından görünümü (Fotoğraf: Givaga / Envanto Elements)

Gezmeyin demiyorum elbette. Paris’te bir haftanız varsa buraya da vakit ayırabilirsiniz. Özellikle tarihe düşkünseniz keyif de alırsınız. Ama daha kısıtlı bir zamanda burayı gezmek için diğer yerlerden fedakarlık yapmanın hiç lüzumu olmadığı kanaatindeyim.

Gelelim yapının hikayesine ve özelliklerine… Ile de la Cité adası, taa 1. yüzyılda bile şehrin kalesinin bulunduğu alandı. 10. yüzyılın sonlarında Paris Fransa’nın başkenti olunca, eski kaleyi yıkıp yerine büyük ve güzel bir saray yaptırmaya karar verdiler.

Sarayın adı Palais de la Cité oldu. Bu Conciergerie binası sarayın kendisi değil, bir bölümü aslında. Ama o saraydan günümüze kalan iki yapıdan biri olduğu için (Diğeri de Sainte Chapelle) kıymetli.

Conciergerie kelimesi kapıcı, muhafız, gardiyan gibi görevlilerin kaldığı yere verilen bir isim. İlk yapıldığı yıllarda kraliyet arşivleri burada saklanıyor, bazı yargılama aktiviteleri ve önemli seremoniler için bu yapının büyük salonu kullanılıyor. 5. Charles 1300’lü yılların ikinci yarısında Louvre’u inşa ettirip oraya taşınınca bu binanın işlevi de değişiyor ve hapishane olarak kullanılmaya başlanıyor. Binanın adını da bu dönemde aldığı düşünülüyor.

Conciergerie’nin müze olarak gezilen büyük salonu

Zengin ve soylu mahkumlar kendi yatakları, özel odaları, masaları olan hücrelerde kalabiliyorlar çünkü bunlar ücrete tabii. Bir yatak kiralayabilmek için epey yüksek ücretler ödendiği için buraya “Paris’in en karlı konutu” bile deniyor. Şartlar korkunç elbette.

Fransız devrimi sırasında 2.780 kişi bu binaya hapsediliyor, yargılanıyor ve büyük bölümü meydanlara götürülerek idam ediliyor. Hapishane’nin en meşhur mahkumlarından bir tanesi de Marie Antoniette. Marie Antoniette’nin hücresi olarak gezdirilen yerde bir hücre değil anıt var bu arada. Hücrenin neye benzediğini size verilen tabletten görebiliyorsunuz.

Concierge zamanla daha modern bir hapishaneye dönüşüyor ve 1934 yılına kadar hapishane olarak kullanılıyor. Sonrasında tamamen müzeye dönüştürülüyor ve bugün büyük “Silahlı Adamlar Salonu”, Muhafız odası, mutfak, birkaç hücre, Marie Antoninette anıtı, isimler salonu ve mahkumlar şapeli gezilebiliyor.

Konumu için tıklayın.

Louvre Müzesi

İnşasına 12. yüzyılın son yıllarında başlanan Louvre aslında bir müze değil kale olarak yapılmıştı. Elbette Fransız Devrimi sırasında burası da kraliyet ailesinin elinden alınarak halka açık bir müzeye dönüştürüldü.

Louvre adı, bu müzenin bulunduğu yerden geliyor. Eskiden burada bulunan köyün adı “Luvra” köyüymüş. Bu ad zamanla Lupera ve Louvrea’ya dönüşmüş. Hepsinin kökeni ise Latince kurt anlamına gelen Lupus kelimesinden türemiş. Yani muhtemelen burası yüzyıllar önce “kurtarın musallat olduğu yer” olarak biliniyordu.