Yazı İçerikleri
Münih Gezi Rehberi ve Gezilecek Yerler
Münih gezmeye ve görmeye değer pek çok yerin tam ortasında kalan; hem kendisini hem çevresini gezmeye değer bir şehir. Genellikle Octoberfest ile anılsa da şehrin sundukları bundan çok çok daha fazla. Çayınızı, kahvenizi aldıysanız, çok detaylı bir Münih Gezi Rehberi başlıyor!
Münih’te gezilecek yerleri, ulaşıma, konaklamaya ve yeme içmeye dair detayları uzun uzun anlatacağım ama önce şehri biraz tanıyalım.

Marienplatz (Fotoğraf: Envanto Elements)
Münih Hakkında
Münih, Berlin ve Hamburg’dan sonra Almanya’nın en büyük 3. şehri ve aynı zamanda Bavyera eyaletinin başkenti. Bavyera’nın kültürü ve insanı da ülkenin geri kalanından biraz daha farklı. Buralarda yaşayan insanlara “nerelisin?” diye sorulduğunda “Alman” değil “Bavyeralı” dedikleri söylenir. Ben de muhabbetlerimde bunu doğrulayan şeyler duydum.
Tabii kendilerini farklı gören bir tek Bavyeralılar değil, kuzeyliler de Bavyeralıları biraz dışlıyorlar. Buranın kültürünü “taşra” kültürü olarak nitelendirip hor görme durumları var. Şahsi fikrim Bavyera insanının çok sıcak kanlı, eğlenmeyi bilen ama aynı zamanda kültürlü olduğu yönünde. Hiç mi olumsuz yönleri yok? Var elbette. Bir kere çok gürültücüler ve çok anlaşılmaz bir Almanca konuşuyorlar. Yine de ben buraları çok sevdim. Bavyera doğası, tarihi, insanı ve kültürüyle muhteşem bir coğrafya bence.
Gelelim Münih’e… Münih’in kuruluş tarihi 1158 olarak kabul ediliyor. Bugün Avusturya tarafında kalan topraklarda çok önemli tuz madenleri olduğu için tuz ticaretine yanlamak isteyen Bavyera Dükü III. Henry önayak oluyor şehrin kuruluşuna.

1600’lü yılların ortalarında Marienplatz Meydanı
1180 yılında kentin yönetimi Wittelsbach hanedanına geçiyor. Wittelsbach Hanedanı Bavrera’yı çok uzun süre yöneten önemli bir aile. Göreceğiniz pek çok sarayda, malikanede, anıtta ve heykelde onların dokunuşu var. Dahası dünyanın kral-kraliçe ambarı gibiler. Bir dönem Macaristan, Danimarka, Norveç ve Yunanistan kralları bu aileden çıkıyor. Bugünki İngiliz kraliyet ailesinin ataları da bu hanedandan geliyor desem yeterince açıklayıcı olur sanırım.
1300’lerde Münih’te bir dizi felaket yaşanıyor. Önce çıkan bir yangında şehrin 3’te biri yanıyor, sonra veba salgını Münih’e ulaşıyor. 1600’lü yıllarda yine veba salgını ve 30 yıl savaşları yaşanıyor. Aslında şehir en müreffeh dönemlerini 1800’lerden itibaren yaşamaya başlıyor. 1806 yılında Bavyera krallık oluyor.

Wittelsbach Hanedanı’nın yazlık sarayı olan Nymphenburg Palace. (Fotoğraf: Dmitry_Rukhlenko / Envanto Elements)
1700’lü yıllarda şehrin suları çok kirlendiği için 1800’lü yıllarda bira “temel gıda” kategorisine yükseliyor. Biranın üretimine ve satışına dair regülasyonlar getiriliyor. Şehir surları yıkılıyor, şehir büyüyor, tren istasyonu inşa ediliyor. Münih sanatçılar, mimarlar ve bilim insanları için bir cazibe merkezi haline geliyor. BMW 1916 yılında Münih’te kuruluyor.
I. Dünya savaşından sonra politik huzursuzluklar başlıyor ve 1918 yılında Wittelsbach hanedanının hakimiyeti sona eriyor. Birkaç yıl sonra Hitler Nazi Partisinin başına geliyor ve ilk darbe girişimini Münih’te yapıyor ama başarılı olamıyor. Bavyera kısa süreliğine bağımsızlık ilan ediyor ama 1933 yılında Nazi partisi bölgeyi ele geçiriyor. Partinin yönetim binası, istihbarat ajansı, gestapo birliği gibi merkezleri Münih’e taşınıyor ve kendi tabirleriyle burası “hareketin başkenti” oluyor. Sonrası malum, II Dünya savaşı ve Münih’i bombalayan 71 hava saldırısı…
Bugün Münih Almanya’nın tarih, sanat ve endüstri açısından en önemli şehirlerinden bir tanesi. Gezmesi kolay, eğlenmeye de, dingin bir gün geçirmeye de olanak sunuyor.

Frauenkirche’nin kulesinden görünen şehir manzarası
Münih’e Giderken Bilmeniz Gerekenler
1. Münih’e nasıl gidilir?
Türkiye’den Münih’e gitmek için pek çok havayolu alternatifiniz var. Üstelik Münih’te yaşayan çok fazla Türk olduğu için pek çok şehirden aktarmasız uçabiliyorsunuz. Sunexpress Ankara, Kayseri, İzmir, Antalya gibi şehirlerden direkt uçuyor ve fiyatları çok uygun. Bu nedenle ilk olarak Sunexpress’e bakmanızı öneririm. Elbette Pegasus, Türk Hava Yolları, Ajet ve Luftansa uçuşlarını da kullanma şansınız var.
2. Ne zaman gezmeli?
Münih’in biraz sert bir iklimi var. Kışın çok soğuk, yazın çok sıcak olabiliyor. Üstelik nemli bir havası olduğu için sıcağı da soğuğu da olduğundan daha fazla hissediyorsunuz. Bence Münih’i gezmek için en ideal aylar mayıs, haziran ve eylül ayları. Ben sıcakta kolay kolay bunalmam derseniz temmuz ve ağustosta da gezebilirsiniz elbette.

Ziyaretinizi denk getirebileceğiniz bazı özel dönemler de var. Bu dönemlerde çok daha zengin deneyimler yaşayabilirsiniz ama fiyatların artacağını, şehrin kalabalıklaşacağını, bilet ve otel bulmanın zorlaşacağını göz önünde bulundurun. Münih’te düzenlenen festivaller ve etkinliklerden bazıları şu şekilde:
Eylül Sonu – Octoberfest: Dünyanın en ünlü halk festivallerinden bir tanesi olan Octoberfest Eylül’ün sonunda başlıyor. İki hafta boyunca süren Octoberfest bira, müzik, dans, daha çok bira, lunapark aletleri, geçit törenleri ve daha da çok bira demek. Festival alanı şehrin merkezine yakın ancak fiyatlar hayatın normal akışına epey uzak. Bira fiyatları normalin 4-5 katına çıkıyor. Oteller zaten ateş pahası. Yine de bir “tourist trap” değil. 200 yıldır kutlanan bu tarihi festival Bavyeralıların göz bebeği. Almanlar tüm yıl bu anı bekliyorlar ve günü geldiğinde yerel kıyafetlerini giyip soluğu bira çadırlarında alıyorlar.

Octoberfest Geçit Töreni (Fotoğraf: Diego Delso / Wikimedia)
Nisan Sonu – Frühlingsfest (Bahar Festivali): Küçük Octoberfest olarak da anılan bahar festivali nisan sonu veya mayıs başında düzenleniyor. Yine aynı alanda bira çadırları açılıyor, lunapark aletleri kuruluyor ve bira su gibi akıyor.
Aralık – Noel Pazarları: Kasım sonunda kurulmaya başlayan ve aralık sonuna kadar ziyaret edilebilen Noel pazarları da Münih’te denk gelmek isteyebileceğiniz etkinlikler arasında yer alıyor. Münih’te birbirine yürüme mesafesinde birkaç Noel pazarı birden kuruluyor. Bunların en büyük ve meşhur olanı ise Marienplatz’da yer alıyor.
Yılda 3 kez – Auer Dult: Marienplatz’da düzenlenen ve bir nevi “alışveriş festivali” olan bu etkinlikte meydana 300 adet stant kuruluyor ve meydan kocaman bir pazar alanına dönüşüyor. Sadece yiyecek içecek değil, her türlü eşyanın satıldığı pazar yerinde atlı karınca, çarpışan arabalar gibi ufak atraksiyonlar da açılıyor.

Marienplatz Noel Pazarı
3. Ne kadar para harcanır?
Münih’te konaklama ve yeme-içme biraz pahalı ne yazık ki. Berlin’i saymazsak diğer Alman şehirlerinden ortalama %30 pahalı bir kent Münih. Ortalama bir otelde kalıp ortalama yerlerde yemek yerseniz, ulaşımı ve müze girişleriyle birlikte adam başı günlük 100-120€ gibi harcamayı gözden çıkarmanız lazım.
4. Ne kadar kalmalı?
Münih’i hızlıca gezmek için 2 gün, müzeleri de ekleyip sindire sindire gezmek içinse 3-4 gün yeterli. Öte yandan buraya kadar gelmişken günübirlik olarak ziyaret edebileceğiniz pek çok yer var. Bence bunlar arasında mutlaka görülmesi gereken yerlerden bir tanesi Neuschwanstein Şatosu. Seyahatinizi bir gün daha uzatıp Neuschwanstein Şatosu’na gitmenizi kesinlikle tavsiye ederim. Ayrıca etrafta pek çok güzel kasaba var. Her gün birine gitseniz hiç sıkılmadan bir haftanızı bile burada geçirebilirsiniz.
5. Münih’te Ulaşım
Münih’te gezilecek pek çok yer birbirine yürüme mesafesinde olduğu için merkezde kalıyorsanız ulaşımla pek işiniz olmayacaktır. Daha uzak yerlere gitmek içinse toplu taşımaya her zaman güvenebilirsiniz. Toplu taşıma Münih’in her yerine çok pratik bir şekilde ulaşmanızı sağlar.

Münih Metrosu
Münih’te toplu taşıma kullanmak için metro istasyonlarındaki otomatlarda satılan biletleri alabilirsiniz. Otomatların dil seçenekleri arasında Türkçe de var bu nedenle kullanımı herkes için çok kolay. Biletler tek binişlik, gün boyu geçerli tek kişilik ya da gün boyu geçerli grup bileti olabiliyor. Hangisi sizin planınıza daha uygunsa onu alabilirsiniz. Dikkat etmeniz gereken tek şey ne kadar uzağa gideceğiniz. Münih, merkeze uzaklığına göre 4 bölgeye ayrılıyor ve haliyle biletin uzaklık kapsamı ne kadar yüksekse fiyatı da o kadar artıyor. En pahalı bilet ise havalimanına giden bilet çünkü havalimanı şehrin epey dışında.
Ben ille de araba kiralamak istiyorum derseniz mutlaka park yeri olan bir oteli tercih edin. Şehir içerisindeki ücretli park yerleri aşırı pahalı. Geceliğine 35€ civarı bir ücret veriyorsunuz ki bence akıl alır bir meblağ değil bu. Bu arada park yerlerinin ücretleri Türkiye’de olduğu gibi çıkış bariyerinin bulunduğu yerde ödenmiyor. Yaya olarak gidip otomattan ödeme yapıyorsunuz. Çıkış sırasında bariyeri açan kutuya, ödemeyi yaptığınızı gösteren fişi okutuyorsunuz.

Münih Old Town (Fotoğraf: Envanto Elements)
3 Günlük Haritalı Münih Gezi Rehberi
Münih Gezi Rehberinde biraz detaylı bir gezi planı çıkardım. Eğer vaktiniz daha kısıtlıysa bazı şeyleri çıkarıp planı daha da kısaltabilirsiniz. Vaktiniz daha uzunsa araya yeni yerler sıkıştırmak yerine gittiğiniz yerlerde daha uzun vakit geçirmek daha keyifli olabilir. Eğer hava güzelse English Garden’daki çimlere yayılıp keyif yapmak 4-4’lük aktivite örneğin.
Tüm gezi rehberlerimde olduğu gibi haritalı rehberlerde çok kısa, pratik bilgiler içeren bir güzergâh sunuyorum. Bu yerlerin tarihi, mimarisi ve neden görülmeye değer olduğu ile ilgili detaylara ise “Münih’te Gezilecek Yerler” başlığının altına yer vereceğim.
1. Gün: Yürüyerek Münih Şehir Merkezi
Bugün Münih’in şehir merkezini keşfedip tarihi binaları, kiliseleri ve meydanları gezeceğiz. Gezilecek kiliselerin tamamı aktif olarak ibadet edilen kiliseler olduğu için bugünü pazar gününe denk getirmemeye dikkat edin. Pazar ayinlerine denk gelirseniz kiliselere girmezsiniz ya da sadece ayini seyredebilirsiniz.
İlk durağımız şehrin tarihi giriş kapısı olan Sendlinger Tor. 1200’lü yılların sonlarında Kral Ludwig tarafından yaptırılan kapı çeşitli tamiratlar geçirmiş olsa da yüzyıllardır şehrin tarihine tanıklık ediyor.
Bu caddeyi takip ettiğinizde Asamkirche hemen solunuzda kalacak. Bu kilise 1733-1746 yılları arasında biri ressam diğeri heykeltraş olan iki soylu kardeş tarafından kendi şahsi kiliseleri olarak inşa edildiği için sanat eseri gibi bir yapı. Bazen burada konserler de düzenleniyor ama gündüz vakti sakin sakin ve gezmek daha güzel bence.

Asamkirche’nin dış cephesi ve hemen yanında Asam kardeşlerin yaşadığı bina.
Kiliseyi yaptıran Asam kardeşler, bu kilisenin sol bitişiğindeki evde yaşıyormuş ve evlerinden baktıklarında kiliselerini görmelerini sağlayan bir pencere de varmış iki binanın arasında. Bu bina ziyarete açık değill ama Asamkirche görülmeden geçilmemesi gereken bir yer.
Gezimize kiliselerden devam ediyoruz çünkü bu bölgede gerçekten mimari güzelliği ile etkileyici müzelere ev sahipliği yapıyor. Sıradaki durağımız St. Michael Kilisesi. Yine ücretsiz olarak girilebilen bu kilise Rönesas mimarisinin çok etkileyici örneklerinden bir tanesi.
Sıradaki durağımız Münih’in sembollerinden bir tanesi sayılan Frauenkirche. Burası tarihi açıdan önemli bir kilise olmasına karşın bence epeyce çirkin bir yapı. Yine de içerisinde girmek lazım çünkü içeride çeşitli efsanelere konu olan gizemli bir ayak izi ve efsanevi Bavyera Kralı Kral Ludwig’in anıt mezarı var. Burada asıl yapılması gereken şey ise kuleye çıkarak Münih’in panoramik manzarasını izlemek.

Frauenkirche (Foroğraf: YanMednis / Envanto Elements)
Aslında Münih’te bir kuleye çıkıp şehir manzarasını görebileceğiniz pek çok alternatifiniz var. Benim Frauenkirche’nin kulesini önerme nedenim ise burada bilgilendirici bir deneyim tasarlanmış olması. Manzaraya bakan camların önünde interaktif ekranlar var. Manzaraya baktığınızda gördüğünüz simgesel yapılan ne olduğunu, ekrandan tıklayarak öğrenebiliyorsunuz.
Şimdi Münih’in meşhur şehir meydanını yani Marienplatz‘ı görme vakti! Meydana çıktığınız zaman gözlerinizi alamayacağınız o kocaman, heykellerle bezeli bina; şehrin Yeni Belediye Binası (Neues Rathaus). Yeni derken yanlış yazmadım. Burası her ne kadar çok eskiymiş gibi görünse de aslında sadece 150 yaşında.
Bu belediye binasının önemli bir özelliği de saat kulesi. Tıpkı Prag’daki Astronomik saat kulesinde olduğu gibi, bu saat de belirli saatlerde hareketleniyor ve yeşil çıkıntının içerisinde bulunan heykeller dönmeye başlıyor. Bu gösteri saat 11:00, 12:00 ve 17:00’de gerçekleşiyor ve 12 dakika sürüyor. Denk gelirseniz bakın tabii ama sırf bunu görmek için vakit kaybetmeye değmez bence.

Marienplatz ve Neues Rathaus (fotoğraf: diegograndi / Envanto Elements)
Eğer saat kulesini izleyebileceğiniz bir noktada oturup bir yerler yiyip içmek isterseniz Cafe Glockenspiel’de oturabilirsiniz. (Konumu için tıklayın.) Eğer saat kulesini gören tarafta oturmak istiyorsanız web sitesinden online rezervasyon yaptırmanız şart.
Belediye binasının içerisine girmekten çekinmeyin. Saat kulesinin hemen altındaki kapıdan girdiğinizde tatlı bir avluya ulaşıyorsunuz. Burada oturabileceğiniz bir kafe de var. Binanın kulesine çıkıp manzaraya bakma şansınız da var ama bence hiç gerek yok çünkü şehrin en havalı binasının kulesine çıkarsınız, baktığınız manzarada havalı binayı göremezsiniz. Binanın içerisini gezmek içinse 22,00 € ödeyerek rehberli tura katılmanız gerekiyor.
Belediye binasını karşınıza aldığınızda hemen arkanızda St. Peter Kilisesi kalacak. Burası kentin en eski kilisesi. Aynı zamanda bir azizin mücevherlerle süslü iskeleti bu kilisede sergileniyor. Çok vaktinizi almayacağı için bir bakıp çıkmaya değer. Zaten girişi de ücretsiz.

Altes Rathaus (Eski Belediye Binası)
Büyük Belediye binasını karşınıza aldığınızda sağınızda kalacak olan beyaz kuleli süslü bina ise şehrin Eski Belediye Binası (Altes Rathaus). 14. yüzyıldan kalma bu tarihi yapı bugün oyuncak müzesi olarak gezilebiliyor. Binanın 4. katında yer alan müzenin giriş ücreti 6€ ve gezmesi yaklaşık 1,5 saat sürüyor. Oyuncak müzeleri hiç ilgimi çekmediği için ben burayı pas geçmeyi tercih ettim ama sizin ilginizi çekiyorsa bir şans vermeyi tercih edebilirsiniz.
Eski belediye binasının yanından geçip sağa döndüğünüzde Münihlilerin alışveriş yaptığı semt pazarına yani Viktualienmarkt‘a ulaşacaksınız. Burada meyve sebzeler, mezeler, peynirler, şaraplar, yağlar satılıyor. Bir şey satın almayacak olsanız bile gündelik hayatı görmek açısından keyifli bir yer.
Haritayı takip ettiğinizde yolunuz sizi Bira ve Octoberfest Müzesi‘ne çıkaracak. Bira ve Octoberfest Müzesi şehrin ayakta kalmış en eski binalarından bir tanesinin (14. yüzyıldan) üst katında yer alıyor. Alt katta ise tadım yapabileceğiniz bir bar var. İçeriye bar kısmından giriyorsunuz ve biletinizi kapının tam karşısındaki otomattan alıyorsunuz. Kimse sizinle ilgilenmiyor. Biraz “yanlış mı geldik ki acaba” tedirginliği yaşadıktan sonra merdivenlerden çıkıp gezmeye başlıyorsunuz.

Bira ve Octoberfest Müzesi
Öncelikle beklentinizi epeyce düşürün. Burada sergilenen etkileyici hiçbir şey yok. Ancak Octoberfest’in tarihini ve biranın şehrin kültüründe tuttuğu yeri çok derli toplu bir şekilde anlatıyor. Tamamını gezmek yarım saat sürüyor ve bilet ücreti 2,5€. Hem ucuz hem de çok vakit almayan bir aktivite olduğu için bu rotaya ekledim. Ben keyif aldım ama içki kültürü pek ilginizi çekmiyorsa siz pas geçebilirsiniz.
Sıradaki durağımız Isartor. Isar kapısı da şehrin surlarla çevrili küçük bir yerleşimden ibaret olduğu günlerden kalma 3 tarihi şehir kapısından bir diğeri. Burası 1285 – 1337 yılları arasında yapılmış ve II. Dünya savaşı sırasında çok hasar görmüş ama yeniden onarılmış.
Bugünkü son durağımız Hofbräuhaus! Burası kentin en eski bira evlerinden bir tanesi. Tarihi ve kültürel açıdan önemli bir yer olduğu için görmekte fayda var ama oturup oturmamak size kalmış çünkü içerisi epey gürültülü. İçerideki insanların yarısı Münih’in nispeten yaşı ileri yerlileri, diğer yarısı ile turistler. Dolayısıyla buraya turistik bir mekân da diyemiyorsunuz, lokal bir yer de diyemiyorsunuz.

Hofbräuhaus
Burada büyük masalar var ve masa paylaşma tüm birahanelerde olduğu gibi burada da yaygın bir uygulama. Oturacak yer görürseniz masadaki diğer kişilere “boş mu” diye sorup oturabilirsiniz. Eğer kalabalık olacaksanız üst katlardaki büyük masalara rezervasyon yaptırmanız daha iyi olabilir. Bu linke tıklayarak rezervasyonunuzu yaptırabilirsiniz.
Burada hemen Münih’in birahane kültürü hakkında da bir not düşeyim. Münih’te bira üreticilerinin ya kendi birahaneleri var ya da her birahane belirli bir üreticiyle anlaşmalı oluyor. Dolayısıyla bir birahaneye oturduğunuzda bira markası seçmiyorsunuz. Tür seçiyorsunuz. Pilsen mi olsun, lager mi olsun, buğday birası mı olsun bunu seçip siparişinizi buna göre veriyorsunuz. En meşhur üreticiler kim derseniz Hofbräuhaus, Löwenbräu, Augustinerbräu, Paulaner, Hacker-Pschorr ve Spaten-Franziskaner sayılabilir.

Münih’in yerel biraları
Ayrıca size “bira hangi boy olsun” diye sorulduğunda büyük boy olsun derseniz litrelik bardak geleceğini unutmayın. Yani biz 33’lük biraya küçük diyoruz onlar 50’lik biraya küçük diyor. 1 litrelik büyük bardaklara “Mass” adı veriliyor.
2. Gün: Odensplatz & Residenz Münih & English Garden
Bugün şehir meydanının biraz daha kuzeyinde kalan yerleri gezeceğiz. Gezimize şehrin en şık meydanlarından bir tanesi olan Karlplatz‘dan başlayabiliriz. Burada çok büyük bir fıskiye bulunuyor. Kapıya arkanızı verip fıskiyenin ilerisine bakarsanız, köşede şehrin adliye binasını göreceksiniz.
Eski Adliye Binası (Justizpalast) tarihi ve mimari açıdan değerli olduğu için rehberli turlarla gezilebiliyor. Ancak hem biletler çok pahalı hem de geziler ayda sadece birkaç gün düzenleniyor. Bu turlara katılmaya gerçekten değer mi hiç bilmiyorum açıkçası. Burada vakit geçirmek isterseniz binanın etrafında bir tur atıp arkasında kalan bahçeyi turlayabilirsiniz.
Bu arada buraya çok yakın bir Decathlon var. Biz daha ucuz olacağını düşünerek gittik ama fiyatlar Türkiye ile aynı. Ürün gamı da Türkiye ile büyük ölçüde örtüşüyor yani burada olup Türkiye’de olmayan çok az şey var. Dolayısıyla buna vakit harcamaya değmez.

Karlplatz Meydanı ve arkasında görünen Justizpalast
Dönelim Karlplatz Meydanı‘na. Buradan merkeze doğru ilerlemek için Karlztor adlı tarihi şehir kapısından geçiyorsunuz. Karlztor da yine şehrin tarihi kapılarından bir tanesi. 1302 yılından beri burada olduğu bilinen kapı eskiden çok daha darmış ama endüstri devrimi ile değişen ihtiyaçlar kapının da genişletilmesine neden olmuş.
Buradan Odeonplatz’a doğru yürürken yolunuzun üzerinde kalacak olan çeşmeyi ve parkı da görebilirsiniz. Haritada Wittelsbacher Brunnen 1800’lü yılların sonlarında inşa edilmiş çok tatlı bir çeşme. Yalnız kışın çeşmeyi korumak için üzerini örtüyorlar. Yani kışın giderseniz çeşmeyi göremeyebilirsiniz. Çeşmenin hemen arkasındaki parkın adı ise Maximiliansplatz. Burada ağaçların gölgesinden, heykellere baka baka ilerlemeye devam edebilirsiniz.
Haritada çizdiğim rotada ilerlerken ortasında bir atlı heykeli bulunan büyük bir meydanın önünden geçeceksiniz. Wittelsbacherplatz (evet adını Wittelsbach hanedanından alıyor) adlı bu meydan şehirde Noel pazarlarının kurulduğu meydanlardan bir tanesi. Zaman zaman başka etkinlikler de düzenlendiği için geçerken bir bakın, belki bir tanesine denk gelirsiniz. Meydanın ortasındaki heykel ise I. Maximilian’ın heykeli.

Wittelsbacherplatz ve I. Maximillian Heykeli
Nihayet Odeonsplatz’a çıkıyoruz. Meydanın ortasında durduğunuzda dikkatinizi iki tane yapı çekecek. Bunlardan bir tanesi dış yüzeyi tamamen sarıya boyanmış bir kilise olan Theatine Church. Bu tarihi barok kilisenin içerisine mutlaka girin çünkü içerisi oldukça şık. Binanın içerisi tamamen bembeyaz be çok incelikli kabartmalarla süslenmiş. Ayrıca bu kilisenin içerisinde bazı Bavyera soylularının mezarları da bulunuyor. Kiliseye giriş ücretsiz.
Dikkatinizi çekecek olan bir diğer yapı ise içerisinde heykeller bulunan kocaman bir anıt olacak. Feldherrnhalle yani “Field Marshals’ Hall” adı verilen bu anıt Kral I. Ludwig tarafından 1841 yılında Bavyera ordusunun zaferlerini onurlandırmak için yapılmış. Anıtın detaylarını gezilecek yerler başlığında açıklayacağım.

Theatinerkirche ve Feldherrnhalle’in önündeki arslanlar (Fotoğraf: diegograndi / Envanto Elements)
Anıtın hemen arkasında, anıta bitişik duran süslü bina ise 1723 – 1728 yılları arasında Rokoko üslubunda yapılmış bir saraymış ama II. Dünya savaşında tamamen yıkılmış. Binayı aslına uygun şekilde tekrar inşa etmişler ama saray olarak değil AVM olarak kullanıma açmışlar. Yani içerisinde mağazalar var. Ben binanın muhteşem merdivenlere sahip olduğunu bilmediğim için içine girmemiştim ama eğer fotoğraflarda göründüğü gibiyse şöyle bir girip çıkmaya değer kesinlikle. Zaten yolunuzun hemen üzerinde kalıyor.
Sıradaki durağımız Munich Residenz ama içeri girmeden önce dinlenmenizi ve acıktıysanız karnınız doyurmanızı tavsiye derim çünkü Munich Residenz çok büyük ve gezmesi oldukça zaman alıyor. Eğer Munich Residenz’in giriş kapısı olarak işaretlediğim yerden biraz daha ileriye yürürseniz yeme içme konusunda daha çok seçeneğiniz olur. Hem de yol üzerinde Max-Joseph meydanını ve bu meydana bakan Ulusal Tiyatro binasını da görmüş olursunuz. (konumu için tıklayın.)

Ulusal Tiyatro Binası
Munich Residenz çok büyük bir yer ve çok sayıda kapısı var. Bilet alıp gezmek içinse işaretlediğim kapıdan girmeniz gerekiyor. Biz başta yanlış kapılardan girip epey bir dolaştık girişi ararken. Avluda bizim gibi yanlış yapıdan girip birbirine adres soran o kadar çok kişi vardı ki; sorunun bende değil, yön tabelası koymayanda olduğuna emin oldum.
Munich Residenz 17. yüzyıldan itibaren Wittelsbach hanedanının sarayı olarak kullanılmış. Yaklaşık 100 yıldır ise müze olarak ziyarete açık durumda. İçeride ise birden çok müze var. Residenz Museum bileti sarayın odalarını gezmenizi sağlıyor, Treasury Müzesi bileti ise kraliyet hazinesinin sergilendiği müzeyi gezebilmek için. Son olarak bir de Cuvilliés Theatre bileti var. Bu da 1700’lerin ortasında yapılmış olan görkemli bir opera sahnesini görmenizi sağlıyor.

Residenz Museum
Bu biletlerden istediğinizi seçebilir ya kombine şeklinde alabilirsiniz. Ben Residenz Museum ile birlikte Trerasury Museum’u da gezmenizi öneririm çünkü içeride çok güzel parçalar var. Sergilenen taçlar, biblolar, mücevherler paha biçilmez değerde olsa da beni asıl etkileyen tüm parçaları bir sanat eserine dönüştüren zanaatkarlık oldu. Tiyatro ise opsiyonel diyebilirim. Evet inanılmaz şık bir yapı ama görmemek de size büyük bir kaybettirmez. Üçünü de görmenizi sağlayan kombine bileti 20€’ya alabiliyorsunuz. Aslında Residenz’in içerisinde bir de madeni para müzesi var ama özel olarak ilgi duyduğunuz bir konu değilse buna vakit ayırmaya gerek yok bence.

Residenz Museum
Residenz Münih’ten çıktıktan sonra sarayın hemen arkasında bulunan bahçeleri yani Hofgarden’ı gezebilirsiniz. Bahçenin ortasında Diana Temple adı verilen, 1614 yılından kalma bir yapı var. Bazen burada keman ya da piyano çalan müzisyenlere denk gelebiliyorsunuz. Bu çardak benzeri anıt yapıyı ve çeşmeleri gördükten sonra biraz daha ilerlerseniz karşınıza cam kaplı ilginç bir yapı çıkacak. Burası Şansölyelik binası olduğu için ziyarete açık değil. Önünde gördüğünüz anıt “Münih Savaş Anıtı” ve hemen arkasında ise I. Otto’nun atllı heykeli var. Beklenmedik bir güzellik ise parkın hemen sınırında kalan “Hofgartenbrunnwerk” adlı yapı. Çok eskiden şehre su taşıtan tarihi kemerleri görebileceğiniz bu yapının altına girip pompa istasyonunu da gezebiliyorsunuz ama bunun için saat 10:00 – 14:00 arasına gelmiş olmanız gerekiyor.
Günün gezme kısmı burada bitti, şimdi keyif yapma vakti! İstikamet dünyanın en büyük şehir parklarından bir tanesi olan English Garden! New York’taki Central Park’tan bile büyük olan bu parka girerken haritada “Eisbachwelle” olarak işaretlediğim yere uğramayı atlamayın çünkü burada insanlar sörf yapıyor! Evet şehrin tam orta yerinde!

English Garden (Fotoğraf: auriso / Envanto Elements)
English Garden’a giderken yanınıza yiyecek içecek almak isteyebilirsiniz çünkü hava güzelse çimlere yayılıp uzun uzun oturmak isteyeceksiniz. İçeride bir nehir, kuğuların gezdiği kocaman bir göl, 25 metrelik ahşap bir pagoda ve hatta at biniciliği için yapılmış yollar var. İnsanlar voleybol oynuyor, güneşleniyor ve yüzüyor. Bizlerin büyük şehirlerde görmeye alışkın olmadığı bir vaha gibi burası!

English Garden (Fotoğraf: AlbertoCarrera / Envanto Elements)
Geniş düzlük alana çıktığınızda gözünüze çarpacak olan çardak benzeri anıt yapının adı Monopteros. Münih’in simgelerinden sayılan yapı 1833 yılında yapılmış. Biraz daha ilerlediğinizde Chinesischen adlı cafeye ulaşıyorsunuz. Biraz daha ilerlerseniz göl kenarına ulaşıyorsunuz. Burada da Seehaus adlı bir bira bahçesi var. Biz akşam yemeğimizi burada yiyip geceyi burada geçirdik. Çıkışta aynı yoldan gönmek yerine arka kapıdan çıkıp metroyla şehir merkezine gönebilirsiniz.
Münih’teki ikinci gününüzü burada noktalıyoruz.
3. Gün: Alternatifli Müzeler Turu
Buraya kadar Münih’te gezilmesi gereken yerlerin büyük bölümünü gezdik. Bundan sonrası biraz daha kişisel zevklere ve ilgi alanlarına göre değişeceği için bugüne birden çok alternatif yazdım. Siz hangilerini görmek istiyorsanız ona göre plan yapabilirsiniz.
Bugüne yazdığım alternatiflerin hepsi yarım gün hatta belki biraz daha fazla zaman alır. O yüzden en fazla iki tanesini aynı güne sığdırabileceğinizi unutmayın. Hepsini görmek isteyen seyahatini uzatır.
⦁ Nymphenburg Sarayı: Bavyera krallarının yazlık sarayı olarak yaptırılan Nymphenburg Sarayı, binaları ve müzeleri kadar bahçesiyle de ilgi çekici. Sarayın devasa bahçesini ücretsiz olarak gezebiliyorsunuz. Sarayın içerisini görmek içinse bilet almanız lazım. Sadece sarayı değil kraliyete ait at arabalarının ve porselenlerin sergilendiği Marstallmuseum’u ve sarayın bahçesinde bulunan dört malikaneyi de gezmek istiyorsanız ”Complete” biletlerinden almanız gerekiyor. Saray yerleşkesinde yer alan İnsan ve Doğa Tarihi Müzesi’nin girişi ise bu bilete dahil değil.
Saray şehir merkezine biraz uzak yani yürüyerek gitmek pek mümkün değil. Yine de tramvaya ya da otobüse binerek 20 dakikada ulaşabilirsiniz. Saray bahçesindeki köşkler birbirine uzak olduğu için bunun zaman alıcı bir gezi olduğunu hesaba katın.

Nymphenburg Sarayı (Fotoğraf: Dmitry_Rukhlenko / Envanto Elements)
⦁ BMW Müzesi: Arabalar ilgi alanınıza giriyorsa ya da BMW markasının sizin için özel bir yeri varsa uğramanız gereken müze burası. Dürüst olmak gerekirse benim “hiç merağım yok böyle şeylere”. O yüzden de detaylı bilgi veremiyorum ama markanın doğuşu, tarihi, teknolojinin gelişimi, üretilen modeller gibi pek çok konuda bilgilendirici bir müze olduğu söyleniyor.
BMW müzesi şehir merkezinin biraz uzağında bulunuyor. Ulaşım içim metroya binip sonra biraz yürüyebilirsiniz. Dilerseniz sadece müzeyi gezebilirsiniz, dilerseniz üretim alanında yapılan rehberli turlara da katılabilirsiniz. Burası 3 saatten fazla zamanınızı almaz o yüzden başka müzelerle de birleştirebilirsiniz.

BMW Müzesi (Fotoğraf: www.bmw-welt.com)
⦁ Dachau Toplama Kampı: İnsanlık tarihinin en kara sayfalarından bir tanesi olan Yahudi Soykırımı sırasında yaşananları daha iyi anlamak isterseniz Dachau Toplama Kampını ziyaret edebilirsiniz. İlk açılan ve en uzun süre kullanılan toplama kamplarından bir tanesi olan Dachau’da 25.600’den fazla insan hayatını kaybetti. Kampı gezerken buradaki esirlerin yaşam koşulları, tıbbi deneyler, köle işgücü kullanımı gibi pek çok konu hakkında bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Orta Avrupa’da Dachau’dan daha iyi korunmuş başka toplama kampları olduğunu da not düşeyim. Yani gidip Auschwitz’i gezdiyseniz üzerine bir de burayı görmeye gerek yok siz zaten yaşanan trajediye tanıklık etmişsiniz demektir.
Toplama kampına giriş ücretsiz ancak audio guide kullanmak isterseniz bunun ücretini ödüyorsunuz. Ulaşım ise metro ve otobüs kullanarak 45 dakika sürüyor. Burası da toplamda 3 saat kadar vaktinizi alacağı için bugüne başka bir müze gezisi daha sığdırabilirsiniz.

Dachau Toplama Kampındaki krematorrum (Fotoğraf: FaceMePLS / Wikimedia)
⦁ Deutsches Museum: Eğer teknoloji müzelerini gezmeyi seviyorsanız bunun en iyi örneklerinden bir tanesinin de Münih’te olduğunu bilmek isteyebilirsiniz. Şehrin merkezinde yer alan Deutsches Museum oldukça büyük bir müze olduğu için yarım gününüzü rahatlıkla alır. Isar Nehri üzerindeki adacıkta yer alan bu müzeye ek olarak; Bavariapark’ta bulunan bir ulaşım teknolojileri müzesi ve şehrin biraz kuzeyinde yer alan Oberschleißheim’da bir havacılık müzesi var. Bunların hepsini aynı günde gezmek mümkün değil elbette ama vaktiniz genişse bilginiz olsun.
⦁ Sanat Müzeleri: Eğer sanat müzesi gezmeyi seviyorsanız Münih’te gezebileceğiniz üç önemli sanat müzesi var. Alte Pinakhotek’de klasik dönem ressamlarının eserleri; Neue Pinakothek’te ise 18. 19. ve 20. yüzyıl ressamlarının ve heykeltraşlarının eserleri sergileniyor. Klasik döneme çok hâkim değilim ama Neue Pinakothek’te Goya, Gustav Klimt, Edouard Manet, Vlaude Manet, Paul Cezanne, Van Gogh, Pauş Gaugıin ve Rodin gibi efsane isimlerin eserleri sergileniyor. Kötü haber ise bu müzenin şu anda (2024 Kasım) tadilat nedeniyle kapalı olması. Belki siz ziyaret edene kadar açılmış olur kim bilir… Bu üçlüğü tamamlayan son müze ise Pinakothek der Moderne adlı modern sanat müzesi. Müzeler aynı bölgede, birbirlerine bitişik olarak bulunuyorlar.

Alte Pinakotek (Fotoğraf: Severin Schweiger / www.pinakothek.de)
Haritalı Münih Gezi Rehberi bu kadardı. Şimdi bu rotada bahsettiğim yerler hakkında detaylı bilgilere geçiyorum ki sanki yanınızda bir tur rehberi varmış gibi gezebilin. 🙂
Münih’te Gezilecek Yerler
Sendlinger Tor
Aslında burası gidilip gezilecek bir yer değil ama önünden ya da altından geçmeniz çok olası olduğu için biraz bahsetmek istedim.
Pek çok tarihi şehirde olduğu gibi Münih’in etrafı da eskiden surlarla çevriliymiş. 19. yüzyılda şehir surları yıkılmış ama 3 tane kapı bırakılmış. Sendlinger Tor da bu kapılardan bir tanesi. Kapının 1318 yılından önce yapıldığı tahmin ediliyor. II. Dünya savaşında pek hasar görmemiş ve üzerinde büyük değişiklikler yapılmamış. Bu nedenle de eski haline en sadık şehir kapılarından bir tanesi.
Konumu için tıklayın.
Asamkirche
Asamkirche sadece bir kilise değil, mimari açıdan büyüleyici güzelliğe sahip bir yapı. Barok üsluba sahip kilise; adını binayı yaptıran Asam Kardeşlerden (Egid Quirin Asam and Cosmas Damian Asam) alıyor. Bu bir hayır işi değil. Kardeşler kiliseyi kendi paralarıyla, tamamen kendileri için yaptırıyorlar. Uzun süre de kendi özel mülkleri olarak kalıyor. Zamanla halktan gelen talepler arttıkça kilise halkın ibadetine de açılıyor.
Asam kardeşler her zaman sanatla iç içe olmuşlar. Büyükbabaları da, babaları da, anneleri de ressam. Cosmas Damian ressamlık ve heykeltraşlık yaparken, Egid Quirin bir mimarlık heykeltraşlık yapıyor. Hatta Cosmas Damian Roma’da eğitim görüp çalıştığı için İtalyan mimarisini epeyce inceliyor ve hayran oluyor. Bunun da etkisiyle buraya sadece bir ibadethane değil; mimari bir eser inşa etmiş oluyorlar.

Asamkirche’in dış cephesi (Fotoğraf: badahos / Getty Images)
Gelelim kiliseye. Burası çok büyük bir yer değil çünkü iki konutun arasında kalan daracık bir alan inşa edilmiş. İçerisi alıştığımız kiliselerden biraz daha karanlık ve kasvetli. Kafatası ve yılan gibi tekinsiz figürler sıklıkla karşınıza çıkıyor. Duvarlarda karşılıklı olarak “erdemli olan sonsuza dek yaşar” ve “günahkarın ölümü korkunç olur” yazıyor. Yazılar latince ama anlamını bilince şu çıkarımı yapabiliyoruz; kilisedeki tekinsiz figürler, cehenneme gitme ihtimalini düşündürme amacına hizmet ediyor olabilir. Nitekim bu küçücük kilisede 7 tane günah çıkarma kabini var. Hatta içeride elinde makas tutan, altın bir iskelet heykeli var ve ölümü simgeleyen bu heykel “sizi yaşama bağlayan ipin her an kesilebileceğini” hatırlatıyor.

Asamkirche’in içi (Fotoğraf: Rudolf Ernst / Getty Images)
Burası aşırı süslü bir kilise. Öyle çok dekorasyon öğesi var ki kilisenin ana hatlarını zor görüyorsunuz. Altın ve gümüşün parlaklığı, beyaz heykeller, renkli mermerler, duvar boyamaları ve kabartmalar iç içe geçiyor.
Asam kardeşler 1733-1746 yılları arasında yapılan kilisenin yapımında bizzat çalışmışlar. Egid Quirin mimar olarak, Cosmas ressam ve heykeltraş olarak çalışmış. Tavanı boydan boya kaplayan freski Cosmas çizmiş örneğin.
Neyse çok uzattım ama sözlün özü Münih’te mutlaka görülmesi gereken bir yer burası. Girişi de ücretsiz ayrıca.
Konumu için tıklayın.
Frauenkirche (Church of Our Lady)
Frauenkirche kendi adıma çok çirkin bulduğum, ama şehrin silüetini şekillendiren uzun kuleleriyle Münih’in simgesi kabul edilen devasa bir kilise. Yine de gidip görmeye değer çünkü bu kilisenin kuleleri aynı zamanda şehrin en iyi manzara terası.

Frauenkirche’in kuleleri
Önce kilisenin kendisinden bahsedeyim. Kentin eski kilisesi artan nüfus için yetersiz kalmaya başlayınca eski kiliseyi yıkıp yerine bu kiliseyi yapmışlar. Temeli 1468 yılında atılmış ve yalnızca 20 yılda tamamlanmış olması çok büyük bir başarı olarak kabul görmüş. Tabii ilk yapıldığı haliyle kalmamış ve bazı eklentiler yapılmış.
Kilisenin kuleleri 98 metre yüksekliğe uzanırken iç mekânın tavanı da 37 metre yüksekliğe çıkıyor. Nişin uzunluğu ise 109 metre. Sanıyorum ne kadar devasa bir kilise olduğunu anlatabilmişimdir.
İçeride göreceğiniz büyük bronz anıt Wittelsbach hanedanını, özellikle de I. Ludwig’İ onurlandırmak için yapılmış. Bir nevi anıt mezar olarak işlev görüyor. Zaten kilisenin altında da hanedanın önemli üyelerinin mezarları bulunuyor.

Kilisenin içerisinde bulunan anıt
Buradaki bir diğer dikkat çekici şey ise zemindeki gizemli ayak izi. Ben şunu anladım ki coğrafya da tarih fark etmeksizin insanlar gördükleri her kaynağı belirsiz ayak izine “şeytanın ayak izi” ünvanını yapıştırmışlar. Şeytan diyar diyar gezip her yere ayak izi bırakmışsa demek ki…
Bu ayak izi ile ilgili anlatılan farklı hikayeler var. Bir hikâyeye göre kilisenin mimarı kiliseyi yaptıracak kaynağı bulabilmek için şeytanla anlaşma yapmış. Şeytan kiliseyi tamamlayabilmesi karşılığında buraya ibadet etmeye giren ilk insanın ruhunu alacağını söylemiş ve anlaşmışlar. İnşaat bitip içeri girdiğinde bir bakmış ki içeride hiç pencere yok. “Buraya kimse ibadet etmeye gelmez, ben de kimsenin ruhunu alamam” diye sinirlenip ayağını yere vurmuş. Bu ayak izi de oradan kalmış. Hikâyenin başka bir versiyonunda ise şeytan mimara pencere yapmamasını, tamam en karanlık bir kilise inşa etmesini söylemiş. Kilise bitip şeytan içeri girince, pencere göremeyip çok keyiflenmiş ama biraz daha ilerlediğinde sütunların arkasına kalan pencereler görünür olmuş. Şeytan çok sinirlenmiş ve ayağını yere vurmuş…

Şeytanın ayak izi
Gelelim bu kiliseyi en ziyaret etmeye değer kıyan yerine yani kulesine… Burası şehir merkezindeki en yüksek manzara noktası. Aynı zamanda çok güzel tasarlanmış çünkü baktığını pencerelerin altında, o pencereden görünen manzaradaki yapıları anlatan interaktif ekranlar var. Baktığınız manzarada neresi neresiymiş hepsini öğreniyorsunuz.
Kuleye çıkmak için kilisenin dükkân kısmındaki kasadan bilet alıyorsunuz. Bilet ücreti internette 7.5 € yazıyor ama ben daha az verdiğimi hatırlıyorum. Belki yaz dönemi fiyatlarıyla kış dönemi fiyatları bibirinden farklıdır. Kuleye çıkmak için kasanın hemen yanındaki asansörü kullanabilirsiniz.
Konumu için tıklayın.
St. Michael Kilisesi
St. Michael Kilisesi öyle olmazsa olmaz, mutlaka görülmesi gereken bir kilise değil ama gezerken yol üzerinde kaldığı için bir bakıp çıkmaktan zarar gelmez. Zaten heykellerle süslü dış cephesini görünce içerisini de merak ediyor insan.
Dış cephedeki bu heykeller Duke Wilhelm ve ondan önceki Wittelsbach hanedanı yöneticilerinin heykelleri. İki kapının arasındaki büyük bronz heykel ise Baş melek Mikail.

St. Michael Kilisesi (Fotoğraf: diegograndi / Envanto Elements)
İnşaatı 1597 yılında tamamlanan kilise bölgedeki en büyük ve eski rönesans dönemi yapılarından bir tanesi. Bu kadar büyük bir kilise inşa edebilmek için tam 98 evin yıkılması emrini vermiş Duke Wilhelm. Halkın protestolarına rağmen evler yıkılmış ve kilise inşa edilmiş. Üstelik burası bir Cizvit Kilisesi yani tarikat kilisesi. Hatta Cizvitlerin ana kilisesi sayılan Il Gesù kilisesi model alınarak yapılmış. Ayrıca dünyanın en büyük desteksiz beşik tonoza sahip yapılardan bir tanesi olmasıyla ünlü.
Kilisenin alt katında II. Ludwig (Neuschwanstein Şatosunu yaptıran) ve I. Otto (Wittelsbach Hanedanından çıkan ilk Bavyera Dükü) gibi önemli isimlerin mezarları var. Mezarlara iniş ücretli ve pahalı olduğu için pas geçtik. Zaten fotoğraflara bakınca sadece lahitlerin sıralandığı ve çok özel bir şey olmadığı görünüyor.

St. Michael Kilisesinin içi (Fotoğraf: Walter Glück / www.st-michael-muenchen.de)
Konumu için tıklayın.
Marienplatz
Münih eski şehir merkezinin tam ortasında yer alan Marienplatz meydanı şehrin kalbi sayılıyor, hem de 12. yüzyıldan beri! 1158 yılında Bavyera Dükü Henry’nin pazaryeri olarak kurduğu bu meydan yüzyıllar boyunca tarihe tanıklık etmiş ve etmeye devam ediyor. Hala Noel pazarları gibi önemli etkinlikler bu meydanda düzenleniyor.
Marienplatz “Mary’nin Meydanı” anlamına geliyor. Bu ismin kaynağı ise meydanın tam ortasında, bir sütunun üzerinde yer alan Mary heykelli sütun. Mariensäule veya Marian Column olarak bilinen bu sütun 30 yıl savaşları sırasında İsveç İşgalinin bitişini kutlamak için yapılmış. Aslında kucağında bebek İsa’yı tutan bu altın Meryem Ana heykeli Frauenkirche’de duruyormuş ama anıt inşa edilince onun tepesine yerleştirilmiş 1638 yılında.

Marienplatz
Neo-Gotik Mimarisi ile meşhur o devasa belediye binası, eski belediye binası, bir sürü dükkân ve restoran da bu meydanda bulunduğundan; Münih’te gezilecek yerlerin başında Marienplatz geliyor. Meydanda göreceğiniz yerlere gelirsek;
Neues Rathaus (Yeni Belediye Binası): Meydanda bulunan en büyük ve görkemli bina “yeni” belediye binası. Evet hiç yeni görünmediğini bilmiyorum ama eski belediye binası (beyaz kuleli olan) bu binadan daha eski.
Yeni belediye binası ortalama 150 yaşında. Ortalama dememin sebebi ise binanın parça parça yapılmış olması. Yani binanın bir parçası 1867 – 1874 yıllarında yapılıyor. Buranın yeterli gelmeyeceğini düşündükleri için 1889 – 1892 yılları arasında büyütülüyor. Bu da yetmiyor 1898-1905 yılları arasında bir parça daha ekleniyor. Yani bina bugün gördüğümüz haline 120 yıl önce geliyor. 400 odadan oluşan bu dev binanın saat kulesi 85 m metre yüksekliğe çıkıyor. Saat kulesinde bulunan 43 adet çanın ağırlıkları 10 kg ile 1300 kg arasında değişiyor.

Rathaus’un saat kulesinde hareket eden figürler (Fotoğraf: Envato Elements)
Bu saat kulesi çok ilgi çekiyor çünkü Prag’daki astronomik saat kulesinde olduğu gibi üzerindeki figürlerin belirli saatlerde hareket ettiğini görebiliyorsunuz. Bu hareket yaz sezonunda günde 3 kere (saat 11:00, 12:00 ve 17:00’de), kış sezonunda günde 2 kere (saat 11:00 ve 12:00’de) izlenebiliyor. Hareket eden figürler size Münih’in hikayesini anlatıyor. Üst hatta dönen figürler Duke William V ve Renate of Lorraine’in düğününü kutlamak için yapılan şövalye karşılaştırmalarını canlandırırken alt tarafta dönen figürler ise şehrin vebadan kurtuluşunu kutlayan figürleri gösteriyor. Ayrıca ücretli bir şekilde saat kulesine çıkarak buradan şehir manzarası izlemek de mümkün.
Belediye binasının yan cephesine doğru, ölmekte olan bir ejderha heykeli var. Bu heykel Münih’in vebadan kurtuluşunu simgeliyormuş çünkü eskiden Münih’liler vebanın ejderhalardan kaynaklandığına inanmışlar. Yani Ejderhanın ölümü vebanın bitişine işaret ediyor. Wurmeck adı verilen heykel binanın şu noktasında yer alıyor.

Neues Rathaus – Yeni Belediye Binası (Fotoğraf: SteveAllenPhoto999 / Envanto Elements)
Burası halen belediye binası olarak kullanılıyor ve belediye başkanının ofisi, şehir konseyi ve idari kadroların bir kısmı burada bulunuyor. Yine de rehberli turlara katılarak içeriyi gezmek mümkün. Bu turlarda toplantı odaları ve kütüphane gibi yerleri gezdiriyorlar ama bence buraya özel bir ilginiz yoksa çok da görülmesi gereken bir yer değil.
Eski belediye Binası (Alte Rathaus): Her ne kadar yeni belediye binasından daha yeni görünse de bu bina diğerinden 400 yıl daha yaşlı. Burada bulunan eski belediye binası yıldırım düşmesi sonucunda yıkılınca yerine bu binayı inşa etmişler. Yapımı 1460 yılında tamamlanan bina Frauenkirche’nin mimarı (Jörg von Halsbach) tarafından tasarlanmış.
Eski belediye binası sadece yerel yönetime hizmet etmemiş. Zaman içerisinde eyalet parlamentosu gibi idari kadrolara da burada çalışmış. Bir dönem binanın mahzeni hapishane olarak kullanılmış.

Eski Belediye Binası (Fotoğraf: diegograndi / Envanto Elements)
Bu binanın tanıklık ettiği tarihi olaylardan bir tanesi de Nazi Partisi Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’in kötü şöhretli bir konuşması. Goebbels’in bu binanın büyük salonunda yaptığı konuşmanın “Kırık Camlar Gecesi” olarak anılan olayların fitilini ateşlediği kabul ediliyor. Bu konuşmadan sonra (9 Kasım 1938’de) Nazi partisi destekçileri sokaklara dökülerek büyük bir katliam yaratıyorlar ki bu olay da nihayetinde Yahudi Soykırımı’nın resmi bir politikaya dönüşmesine giden yolun taşlarını döşüyor.
Bugün binanın büyük bölümü kutlamalar, anma törenleri ve ödül törenleri gibi amaçlarla kullanılabilen bir etkinlik alanı olarak hizmet ediyor. Binanın 4. katında ise bir oyuncak müzesi var. Ben oyuncak müzesi gezme işini hiç cezbedici bulmadığım için burayı pas geçtim ama ilginizi çekiyorsa siz gezin elbette.
Meydanın konumu için tıklayın.
Bira ve Octoberfest Müzesi
Bira ve Octoberfet Müzesi öyle olmazsa olmaz bir yer değil ama hem çok merkezi bir yerde, hem giriş ücreti düşük (2,5€) hem de fazla zaman almıyor. Hal böyle olunca gezmeye karar verdim ve benim için bilgilendirici bir deneyim oldu. Beklentinizi yüksek tutmazsanız keyif alabileceğiniz bir yer burası.

Münih’in köklü bira evlerinin bardakları
Müzede önce biranın tarihi sonra da Münih’in tarihinde ve kültürününde biranın nasıl bir yer tuttuğu anlatılıyor. Bazı geleneklerin kökenleri, bira baronları, bira saflık yasası, eski bira bardakları, posterler, birahaneler, festivaller ve inanışlar hakkında bilgiler alıyorsunuz. Müzenin son bölümünde ise Octoberfest’in kökeni ve tüm tarihçesi anlatılıyor. Örneğin Octoberfest 1810 yılından beri her yıl mutlaka kutlanmış. Dünya Savaşları sürerken bile vaz geçmemişler festivalden. Bunun tek istisnası ne biliyor musunuz? Covid! Yalnızca pandemi zamanı iptal olmuş festival.
Bir ilginç bilgi daha vereyim. Mesela bugün Davut Yıldızı olarak bildiğimiz 6 köşeli yıldız 1400’lerden itibaren bira loncalarının ve bira üreticilerinin sembolü olarak kullanılmış. Bu sembolün en eski kullanıcıları arasında alchemistler var ve bira üreticilerinin yaptıkları işi alchemye benzettikleri için bu sembolü benimsedikleri teorisi mevcut. Aradadan geçen yüzyıllarda Yahudiler bu sembolü dha çok sahipkendikleri için bira üreticileri bu sembolü kullanmayı usulca bırakıyor. İşte müzede böyle ilginç ama gerçek hayatta bir işinize yaramayacak pek çok garip şey öğrenebiliyorsunuz.

Müzede Octoberfest’in tarihini anlatan duvar
Müze binası gözünüze biraz izbe görünebilir ama bunun bir nedeni var. Burası Münih’in ayakta kalan en eski binasının (700 yıllık bir binanın) içerisine kurulmuş. Kapıdan girdiğinizde müzeye değil bar bölümüne giriyorsunuz ki bu insanda “acaba yanlış mı geldik” hissi yaratıyor. Hayır yanlış gelmediniz. Tam karşınızdaki otomattan biletinizi alıp merdivenlerden yukarıyı çıkacaksınız. Müzeyi gezdikten sonra bara inip tadım da yapabilirsiniz.
Konumu için tıklayın.
Viktualienmarkt
Viktualienmarkt 218 yıldan uzun bir süredir şehrin pazar yeri olma özelliğini koruyor. Burada bulunan standlarda taze meyve sebzeler, yağlar, şaraplar, fırın ürünleri hatta mezeler gibi yiyecek ve içecekler satılıyor. Ben gittiğimde dekoratif eşyalar da satılıyordu ama Noel yaklaşıyor diye de stantlara eklenmiş olabilir. Ayrıca pazarın hemen içinde sayılabilecek bir konumda ufak bir bira bahçesi de var.

Viktualienmarkt’ta bulunan bir çeşme
Pazarın orta taraflarında mavi bir direk dikkatinizi çekecektir. Bu direk aslında “Mayıs Direği” geleneğinin bir uzantısı. “Maypole” olarak adlandırılan bu direkler genellikle Avrupa’da kutlanan festivallerde dikiliyorlar. Bavyera kentlerinde ise bu direkler orada hangi bira loncalarının olduğunu gösterir şekilde tasarlanıyor ve hatta sadece festivallerin değil şehirlerin kendi Mayıs direkleri olmaya başlıyor. Viktualienmarkt’ın ortasında bulunan bu Mayıs direğinde de bira üreticilerinin, Octoberfet’in, dans ve müziğin, şehir bayrağının ve bira üreticilerinin koruyucu azizlerinin sembollerini taşıyor.
Burası için de mutlaka görülmeli diyemem ama şehirde turistik aktivitelerden uzaklaşıp gündelik hayata karışabileceğiniz bir yer görmek istiyorsanız buraya uğrayabilirsiniz. Zaten şehrin merkezinde sayılır.
Konumu için tıklayın.
Isartor (İsar Kapısı)
Münih’in tarihi şehir kapılarından bir tanesi olan Isartor 1337 yılında inşa edilmiş. Bugün ayakta kalmayı başarmış diğer iki kapı gibi bu kapı da gotik stilde inşa edilmiş ancak diğerlerinden bir farkı var. Diğer kapıların kuleleri yıkılmışken bu kapının kulesi korunmuş. Kulenin içerisinde Valentin-Karlstadt-Musäum adlı bir müze var. Müzenin konusu olan Karl Valentin; 1900’lerin ilk yarısında tanınmış bir şarkıcı ve komedyenmiş.

Tarihi şehir kapısı Isartor (Fotoğraf: Evgenij84 / Getty Images)
Isartor II. Dünya savaşında epey zarar görmüş olmasına rağmen tekrar onarılmış. Bu kapı halen şehrin önemli merkezlerinden bir tanesi ve konser ya da sergi gibi kimi etkinlikler burada düzenleniyor. Bu etkinliklerden bir tanesi de “Feuerzangenbowle”’muş. Feuerzangenbowle aslında geleneksel bir içeceğin adı. Bir rom kovası üzerine konan bir ısgarada şeker yakılıyor ve şeker eridikçe kovadaki içkinin içerisine damlıyor. Kış sezonunda bu meydana devasa Feuerzangenbowle kovaları kuruluyormuş.
Konumu için tıklayın.
HofbrauHaus
HofbrauHaus Münih’in en eski ve meşhur bira evlerinden bir tanesi. Burası 1589 yılında Bavyera Dükü 5. Wilhelm tarafından kurulmuş ve ilk başlarda sadece Bavyera sarayına hizmet ediyormuş; yani halka kapalıymış. 1828 yılında I. Ludwig burayı halka açmış ve Münihliler de bu bira evinde yiyip içebilmeye başlamışlar.

İlginç bir bilgi olarak 30 Yıl Savaşları sırasında HofbrauHaus kenti işgal etmiş olan İsveç askerlerine haraç olarak 23,168 litre bira vermiş. Hey neyse, gelelim günümüze. HofbrauHaus hala kendi ürettiği biraları satan bir bira evi ve günde 3500 kişiyi ağırlıyor. Gerçekten devasa bir mekan. İçeride Bavyera mutfağı yemekleri, canlı müzik ve bolca gürültü var. Gürültü kısmını gerçekten abartmıyorum. Yüzlerce alkollü Bavyeralı aynı kapalı alana girdiği zaman bir jet motorundan daha çok gürültü çıkarabiliyor kesinlikle.
Peki HofbrauHaus bir turist tuzağı mı derseniz bence değil. İçerideki insanların yarısı yaşlı Bavyeralılar’dan, geri kalanı turistlerden oluşuyor. Yani ne tam lokal, ne tam turistik. Fiyatlar diğer bira evlerine nazaran bir tık pahalı. Bence gürültüsü olmasa tatlı mekan. Bir gidip bakmanızı, en azından büyüklüğü karşısında şok olmanızı tavsiye ederim. Oturup oturmamak size kalmış.

Bu arada Hitler’in bir bira evinde yapılan bir toplantıda parti başkanı seçildiği anlatılır ya… İşte o bira evi HofbrauHaus’un ta kendisi.
Konumu için tıklayın.
Karlplatz (Stachus Meydanı)
Karlplatz öyle çok fazla özelliği olan bir meydan değil ama gezerken yolunuzun buraya düşmesi çok olası. Bu yüzden burada göreceğiniz şeylerden de biraz bahsetmek istedim. Şehrin kalbi olan Marienplatz’dan başlayan ana alışveriş caddesi Neuhauser Caddesi tam olarak bu meydanda son buluyor. Tramvay, metro ve otobüslerin kesiştiği bir nokta olduğu için “tüm yollar buraya çıkar” gibi bir durumu da var.
Ortasında büyük bir fıskiye bulunan bu meydanın bir tarafı Neo-Barok stiliyle Münihj’in en güzel mimari yapılarından bir tanesi kabul edilen Adalet Sarayı’na (Justizpalast), diğer tarafı ise Münih’in tarihi şehir kapılarından bir tanesi olan Karlstor’a bakıyor.

Karlplatz meydanına çıkan tarihi şehir kapısı Karlstor (Fotoğraf: diegograndi /Envanto Elements)
Şehrin önemli meydanlarından bir tanesi olduğu için burada çeşitli etkinlikler de düzenlenebiliyor. Örneğin Noel zamanı buraya da bir Noel pazarı kuruluyor ve fıskiyenin bulunduğu alana bir buz pateni pisti açılıyormuş.
Konumu için tıklayın.
OdeonsPlatz Meydanı ve Feldherrnhalle anıtı
Şehrin büyük meydanlarından bir tanesi olan Odeonsplatz’da gezmeye değer pek çok yerin merkezinde kaldığı için yolunuz buraya mutlaka düşecektir. Meydan 1800’lü yılların başında şehir surları yıktırıldığı zaman yapılmış. Burada bulunan eski şehir kapısı yıkılmış ve burası da bir meydana çevrilmiş.
Buraya Odeonsplatz denilme sebebi ise eskiden burada büyük bir konser salonu (yani odeon) olması. Salon II. Dünya Savaşı sırasında bombalanarak yıkılmış ama meydanın adı aynı kalmaya evam etmiş.

Odeonsplatz’da bulunan Feldherrnhalle anıtı (Fotoğraf: FooTToo / Getty Images)
Odeonsplatz’da göreceğiniz büyük loca biçimli yapı aslında Fransa-Prusya Savaşı’nda hayatını kaybeden Bavyera askeri liderleri ve askerlerine ithaf edilmiş bir anıt. Anıtın adı ise Feldherrnhalle yani Field Marchall’s Hall. Kral I. Ludwig tarafından yaptırılan anıtın inşası 1844 yılında tamamlanmış ve buraya taşınmış.
Anıtın önündeki iki bronz heykel bu savaşta savaşmış olan iki saygın askerin (Johann Tilly ve Karl Philipp von Wrede) heykelleri. Ortadaki büyük heykel ise ordunun bu savaştaki başarılarını simgeliyor. Anıtın önündeki aslandan biri Münih Residenz’i gözlerken diğer aslan ise kiliseye bakıyor.
Konumu için tıklayın.
Theatinerkirche (Theatine Church)
Odeonplatz’da göreceğiniz dış cephesi tamamen sarı renkte olan binaya Theatine Church deniliyor çünkü burası Katolik inancına mensup bir tarikat olan İtalyan Theatine cemaatine bağlı. Kiliseyi yaptıran senato üyesi Ferdinand uzun zamandır çocuk sahibi olmak istiyormuş ve nihayet bir varis sahibi olunca 1662 yılında bu kiliseyi yaptırmış.

Yapımında İtalyan mimarlar ile çalışılan kilise gerçekten büyüleyici bir güzelliğe sahip. Kilisenin Rokoko stilindeki dış cephesi de epey övülüyor ama bence asıl büyüleyici kısmı içerisi. Çok az renk kullanılan kilisenin bembeyaz duvarları incelikli kabartmalar ve heykellerle nakış gibi işlenmiş! Ücretsiz olarak girip gezebileceğiniz bu kilisenin iç mekanını mutlaka görün derim. İçeride kiliseyi yaptıran kişinin oğlu Max Emanuel’in, Kral II. Maximilian’ın ve eşinin mezarları da bulunuyor.
Konumu için tıklayın.

Theatine Church’ün içi
Munich Residenz
Munich Residenz yüzyıllar boyunca Bavyera’yı yönetmiş olan Wittelsbach hanedanının sarayı. Sarayın 130’dan fazla dekore edilmiş odası ve 10 avlusu bulunuyor. Bu şekliyle Almanya’nın en büyük saraylarından bir tanesi kabul ediliyor. Bu nedenle gezmesi de yarım gün vakit alıyor ama bu vakti ayırmaya değeceğini düşünüyorum.
Rezidens’in yapımı 1600’lü yılların başlarına denk geliyor. Başta I. Maximilian tarafından yapılan mütevazi saray daha sonradan I. Ludwig tarafından genişlettiriliyor ve bu kocaman saray kompleksine dönüşüyor. II. Dünya savaşında çok ciddi zarar görüyor ama yeniden restore ediliyor.

Münih Residenz’in içerisindeki Antiquarium
Rezidenz’in içerisinde birden çok müze bulunuyor. Sarayın odalarını gezmek için Residenz Museum bileti almak gerekiyor. Kraliyet hazinesi ve opera sahnesini gezmek için de ayrı biletler satılıyor. Her üçünü de kapsayan kombine biletlerden de alabilirsiniz. Saray kompleksinde bulunan bir diğer müze de Madeni Para müzesi ama bence özel bir ilginiz yoksa böyle bir şeye vakit ayırmaya hiç gerek yok. İçeride gezilen müzeler hakkında bilgi vermek gerekirse:
Residenz Museum: Sarayın dekore edilmiş odalarını gezmenizi sağlayan bu müzede Antiquarium, Ancestral Galley, Imperial Hall gibi çok etkileyici alanlar görüyorsunuz.
Antiquarium gerçekten büyüleyici. 66 metre uzunluğundaki devasa salon, Bavyera Dükü V. Albert’ın antik heykel ve büst koleksiynunu sergilediği bir alan olarak yapılmış. Kendisinden sonra gelenler ise burayı bir balo salonuna çevirmişler. Bu salonda düzenlenen bir baloda bulunmak çok acayip bir deneyim olurdu muhtemelen.

Münih Residenz’in içi
Sarayın bir diğer meşhur odası olan Ancestral Gallery, ise dönemin meşhur mimarından biri olan François Cuvilliés’in çalıştığı ilk işlerden biri. Ancestral Gallery “Atalar Galerisi” anlamına geliyor ve adından da anlaşılacağı gibi Wittelsbach hanedanına mensup kişilerin portreleri ile dolu. Bu portreleri duvara asılmış resimler gibi düşünmeyin; hepsi duvarlara işlenmiş. Galerinin en sonundaki oda ise hazine odasıymış. Bugün o odadadaki vitrinlerde porselenler sergileniyor.
Şunu da belirtmeliyim ki odaların hepsi bu saydıklartım kadar etkileyici değil. Ben geçen sene Würzbug Residenz’i gezdiğimde daha fazla etkilenmiştim ve sanırım bunun nedeni mobilyaların korunmuş olmasıydı. Yani oradaki odaları yaşandığı zamanki ihtişamıyla görebilmiştim. Münih Rezidenz’de ise pek fazla eşya yok ve çok fazla boş oda var. Dolayısıyla o ihtişam içerisinde yaşamanın nasıl bir şey olduğunu gözünüzde canlandırmanız pek de kolay olmuyor. Yine de görmeye değer mi; elbette değer.