Yazı İçerikleri
II. Ludwing’in Sihirli Dünyasına Yolculuk: Neuschwanstein Şatosu Gezi Rehberi
Walt Disney’in logosunda görünen şatoya ilham kaynağı olduğu söylenen, gerçekten de masallardan fırlamış gibi göründüğü için “Fairytale Castle” olarak da anılan Neuschwanstein Şatosunu gezmeye hazır mısınız? Burası “Romantik Yol Almanya” olarak bilinen, Avusturya sınırına doğru uzanan tarihi orta çağ kasabalarıyla dolu güzergahın son durağı olarak kabul ediliyor. Eğer bu rotayı gezmeyi planlıyorsanız Romantik Yol Almanya Rehberi’mi çok yakında yayınlayacağım, takipte kalın.
Şatoya nasıl gidilir, bilet nereden alınır, ne zaman gezilir gibi detaylara girmeden önce şatonun hikayesini anlatmak istiyorum çünkü şatonun yapılış hikayesi de bir hayli ilginç. Gelin Bayvera Alplerinde göklere yükselen bu büyüleyici yapıyı birlikte keşfedelim!

Neuschwanstein Şatosu’nun Marienbrücke Köprüsü’nden görünümü
Neuschwanstein Şatosu Hakkında
İlk bakışta göz korkutucu bir kelime gibi görünse de kalenin adı basitçe “Noy-şvan-ştayn” olarak telaffuz ediliyor. Bu kelime Almancada “Yeni Kuğu Taşı” anlamına geliyor. Taş dediğimiz kale. Kuğu ise eski çağlarda Schwangau Şövalyelerinin sembolüymüş ve II. Ludwig’in ailesi bu kültürel mirası sahiplenip yaşatmak için kuğuyu hanedanlarının sembolü olarak benimsemiş. Şatoya bu ismi verenin II. Ludwig olmadığını da not düşelim. II Ludwing burayı “New Hohenschwangau Castle” olarak adlandırmış ve Neuschwanstein adı buraya kralın ölümünden sonra verilmiş.
Kuğu Kral II. Ludwig ve Sihirli Dünyası
Aslında Neuschwanstein Şatosu’nun varlığını, henüz 18 yaşında tahta çıkan kral II. Ludwig’e borçluyuz. II. Ludwig gerçek bir romantik olmanın yanı sıra oldukça tuhaf bir karakter. İnsanlardan pek hoşlanmayan, hatta saraydaki hizmetlilerin yüzünü görmemek için onlara maske taktırdığı söylenen kralın, Neuschwanstein şatosunu yalnızca kendi zevki için yaptırdığını ve burada devlet işleriyle ilgili hiçbir misafir ağırlamadığını biliyoruz.

II. Ludwing’in ve ailesinin yaşadığı Hohenschwangau Kalesi
1845 yılında doğan II. Ludwing yazlarını ailenin yazlık saray olarak kullandığı Hohenschwangau Kalesinde geçirmiş. Çocukluğunun geçtiği bu kalede bulunan heykellerin ve duvar resimlerinin hayal gücünü beslediği, eski efsanelere duyduğu ilgiyi kamçıladığı hatta kendisini mitolojik bir karakter olan Kuğuların Şövalyesi Lohengrin’le özdeşleştirmeye başladığı söyleniyor. Babası Kral II. Maximilian ile son derece mesafeli bir ilişkisi olan II. Ludwig daha ziyade kendi hayal dünyasında yaşıyor. Şiir, müzik, edebiyat ve orta çağ peri masallarıyla ilgileniyor. Devlet yönetimi konularına ise hiçbir ilgi beslemiyor.
Kral II. Maximilian 1864 yılında öldüğünde II. Ludwig tahta geçiyor. 17 yaşındaki genç kralın ilk icraatı ise 15 yaşında Lohengrin operasını izleyip hayran olduğu ünlü besteci Richard Wagner’i yanına aldırarak tüm finansmanını üstlenmek oluyor. Siyasi görüşleri ve ödemediği borçları nedeniyle sınır dışı edilen Wagner artık kralın koruması altında çalışmaya başlıyor. II. Ludwig tahta geçtikten çok kısa süre sonra Wagner’e yazdığı bir mektubunda “çılgın projesinden” bahsediyor.
“Pöllat Boğazı yakınında harabeleri bulunan eski kaleyi, Alman şövalye kalelerinin otantik tarzında yeniden inşa etmek niyetindeyim ve itiraf etmeliyim ki, bir gün orada yaşamayı sabırsızlıkla bekliyorum. (….) Burası sana Tannhäuser’ı (arka planda kale manzarası olan Şarkıcılar Salonu) ve Lohengrin’i (kale avlusu, açık koridor, şapele giden yol) hatırlatacak.”
Mektupta bahsedilen Tannhäuser ve Lohengrin; Wagner’in masalsı orta çağ efsanelerini anlattığı operalarının adları. Dolayısı ile Wagner için II. Ludwig’in ilham perisi diyebiliriz. Zaten II. Ludwig’in şatonun ilk skeçlerini bir mimarla değil opera ve tiyatro dekoru ressamı olan Christian Jank’a çizdiriyor. Hiçbir askeri ya da politik amacı bulunmayan bu ulaşılması güç şatoyu tamamen kendi hayallerini gerçekleştirmek için yaptırıyor.

Kral II. Ludwing
Neuschwanstein Şatosu’nun Yükselişi ve II. Ludwig’in Düşüşü
5 Eylül 1869 tarihinde, yani II. Ludwig tahta geçtikten 5 yıl sonra şatonun inşaatı başlıyor. Bu dönemde II. Ludwig bölgenin tek hükümdarı değil. 1966 yılında Müttefiki Avusturya ile birlikte Prusya’ya karşı savaş kaybetmiş ve bunun sonucunda bazı haklarından feragat etmiş durumda. Velhasıl devlet meseleleriyle de çok ilgilenmiyor zaten. Heyecanla yeni kalesinin yapımını izliyor. İnşaat süreci onun beklediğinden uzun sürse de önce ilk biten yer olan karşılama binasına, sonrasında ise nihayet şatoya taşınıyor. II. Ludwig hayalini kurduğu şatosuna taşındığında takvimler 1884 yılını gösteriyor.
Elbette 1800’lü yıllarda sarp bir tepenin yamacına böyle görkemli bir şato inşa ettirmenin bir maliyeti var. Üstelik bu maliyet, kralların bile karşılamakta zorlanacağı türden. Şatonun yapımı yaklaşık 6 milyon Mark’a mal oluyor ki bu günümüzde 42 Milyon Euro’ya denk geliyor. Kralın tek çılgın projesi Neuschwanstein Şatosu değil bu arada. Linderhof Sarayı, Herrenchiemsee, Munich Residenz Palace gibi pek çok proje ardı ardına yapılmaya başlanıyor. Bu sürecin sonunda Kral’ın parası bitiyor ve borçlanma dönemi başlıyor. II Ludwig’in kağıt üzerindeki borcu bugünün 100 milyon Euro’su seviyesine ulaşıyor.
Münih’teki parlamento kralın bir şato için bu kadar para harcamasından son derece rahatsız oluyor. “Borçlu bir kral ülkeyi ilgilendiren bir problemdir” diyorlar. “Kral delirmiş” diyorlar. Üstelik bunu mecazen değil, gerçek anlamda söylüyorlar ve saraya kralın akli melekelerinin yerinde olup olmadığını kontrol etmekle -ve elbette yerinde olmadığını söylemekle- görevlendirilmiş doktorlar gönderiyorlar. Velhasıl acı haber tez geliyor. Kralın akli melekeleri yerinde olmadığı için görevden alınması kararı çıkıyor. Bu kararın alınmasının hukuki dayanakları ise halen tartışmalı.

Şatonun avludan görünümü
1886 yılının haziran ayında Münih’ten gelen komisyon kararı krala bildiriyor ve II. Ludwig kaderine razı gelerek görevinden ve çok sevdiği şatosundan ayrılıyor. Bir ömür hüküm sürmeyi planladığı şatoda yalnızca 2 yıl kalabiliyor. Bu arada bölgede yaşayanların II. Ludwig’i çok sevdiğini ve onu devirmeye gelen hükümet heyetini taş ve sopalarla kovaladıklarını da not düşmüş olayım.
Heyet tarafından alıkonulan II. Ludwig, Starnberg Gölü kıyısındaki Berg Kalesine getiriliyor. Buraya geldikten yalnızca 2 gün sonra Stanberg gölünde cesedi bulunuyor. II. Ludwing’in yüzerken boğulduğu söylense de ömrü Alpsee gölünde yüzmekle geçmiş bir kişinin yüzerken boğulması pek çok kişiye şaibeli geliyor. Dolayısı ile yaşanan trajedinin bir darbe ve cinayet olduğunu savunan pek çok kişi var.
Neuschwanstein Şatosunun İçerisinde neler var?
Buraya kadar II. Ludwig’i uzun uzun anlattım çünkü kaleyi gezerken aslında II. Ludwig’in hayal dünyasını geziyorsunuz. Dolayısı ile tüm bunları bilmek (ve öncesinde kralın çocukluğunu geçirdiği Hohenschwangau Sarayını gezmek) bu geziden aldığınız zevki kesinlikle arttıracak.
Neuschwanstein Şatosu’nun dışarıdan ne kadar büyüleyici göründüğünü herkes biliyor. Peki ya içerisinin dışarısından da güzel olduğunu söylesem? Şatonun içerisinde bulunan tüm odalar bir konsepte göre dekore edilmiş, incelikli süslemeler ve devasa duvar resimleriyle kaplanmış. Tavandaki avizeden perdelerdeki desenlere kadar her şey, büyük bir titizlikle ve bizzat II. Ludwig’in kontrolü altında tasarlanmış. Şimdi anlatacağım şeylerin hemen hemen hepsi şato turu sırasında anlatılıyor. Ancak aklında “Neuschwanstein Şatosu gezmeye değer mi?” diye düşünenlerin aklındaki soru işaretlerini kaldırmak için içeride sizi nelerin beklediğinden bahsedeceğim:
Giriş Holü:
Şatoya ilk girdiğinizde sizi İskandinav kahramanı Sigurd’un hikayelerini anlatan duvar resimleri ile bezenmiş bir hol karşılıyor. Bu hol kraliyet dairelerine ve taht odasına giden bir koridor görevi görüyor.

Taht Odası ve Yatak Odası (Fotoğraflar: Rainer Herrman / The Bavarian Palace Administration)
Taht Salonu:
Sarayın en meşhur ve en görkemli odalarından bir tanesi olan Taht Salonu, Bizans kiliselerinden ilham alınarak tasarlanmış. Bazı kaynaklarda doğrudan Ayasofya’nın model alındığı, bazı kaynaklarda ise Münih’teki All Sanins Court kilisesinden ilham alınarak tasarlandığı yazıyor. Bu odanın bir kilise gibi tasarlanması sadece estetik bir tercih değil. Eskiden kralların tanrının temsilcisi olduğuna inanıldığını göz önünde bulundurursanız, Ludwig’in kendi pozisyonunu nasıl sembolize ettiğini daha iyi anlıyorsunuz. Tahtın kilise apsisine denk gelen yere yerleştirilmesi planlanmış olsa da taht hiçbir zaman tamamlanıp yerine konamamış. Zaten Ludwig burada hiçbir diplomatik misafirini ağırlamamış, ağırlamayı planlamamış. Buradan taht odasını yalnızca kendisi için yaptırmış olduğu sonucunu çıkarmak mümkün.
Altın rengi ağırlıklı olarak boyanmış odada muhteşem duvar resimlerini ve özel olarak tasarlanmış 4 metrelik orijinal avizeyi görebiliyorsunuz. O dönem için bir binanın içerisinde böylesi yüksek kubbeli bir yapı yerleştirmek inşaat teknikleri açısından da oldukça zorlayıcıymış. Bu nedenle odanın kubbesi çelik konstrüksiyon ile desteklenmiş.
Yemek Odası:
Siegfried’in bir ejderhayla savaşmasını gösteren, mermer ve yaldızlı bronzdan yapılmış tavan süslemesi, altın işlemeli kırmızı ipekler, meşe ağacı ile kaplanmış duvarlar üzerine yapılmış resimler gibi pek çok büyüleyici detay barındıran bu oda II. Ludwig’in yemek odası. Ludwig’in müştemilatına istediği her zaman her yerden ulaşabilmesini sağlamak için 1885 yılı için alışılmadık bir teknoloji kullanıldığını ve tüm şatoya bir zil sistemi kurulduğunu da not düşmüş olayım.
Aşıklar Salonu:
Şatonun en görkemli odalarından bir diğeri olan salon, Richard Wagner’in Tannhäuser operasından esinlenilerek tasarlanmış. Duvarlarda Parvizal efsanesini anlatan duvar resimleri bulunan odada, birinci sınıf pirinçten dökülmüş çok sayıda avize ve lamba bulunuyor. Burayı gezerken gerçekten her bir detayı ayrı bir güzellik sunduğu için tüylerim diken diken olmuştu.
Oturma Odası:
Kuğu Şövalyesi Lohengrin efsanesinden sahnelerle süslenmiş duvarları, kuğu ve zambak desenli perdeleri ve en ince ayrısına kadar özenle tasarlanmış mobilyalarıyla burası oldukça şık, hatta fazla gösterişli bir oda. II. Ludwig’in burada bulunan cumbada kitap okumayı çok sevdiği söyleniyor. Cumbadan “Kuğu Köşesi” olarak bahsediliyor.

Sigurd efsanesinin resmedilişi ve duvarlartdaki bazı süslemeler. (Fotoğraflar: The Bavarian Palace Administration)
Yatak Odası:
Kralın oldukça görkemli bir şekilde dekore edilen yatak odası Tristan ve Isolde efsanesi konseptine göre tasarlanmış. Kernevek şövalyesi Tristan ve İrlandalı prenses Isolde’un aşk hikayesini anlatan bu Kelt destanının ana karakterleri; duvar resimlerinde, kapıdaki oymalarda ve çini sobanın üzerindeki seramik figürlerde görünüyor. Neo-gotik tarzda tasarlanan, mavi ipekten dokunmuş yatak ve koltuk kumaşları; aslanlar, kuğular, taçlar, zambaklar ve Bavyera arması işlemeleriyle süslenmiş. Odadaki en sıra dışı objelerden bir tanesi ise lavabo. Çeşmesi gümüş ile kaplanmış bir kuğu şeklinde olan lavaboya yine küçük kuğu desenleri ile süslenmiş bir lavabo seti (su sürahisi, sünger ve sabun kapları) eşlik ediyor.
Giyinme Odası:
Odaya girdiğinizde ilk olarak tavanın, sanki burası bir çardakmış ve yukarıya bakınca etrafı saran asma yapraklarının arasından gökyüzü görünüyormuş hissi yaratacak şekilde boyandığını fark edeceksiniz. Paneller arasındaki duvarları süsleyen resimler, Ludwing’in çok sevdiği iki şairin; Walther von der Vogelweide ve Hans Sachs’ın hayatından ve şiirlerinden sahnelerle bezenmiş. Cumbalı girintiye giden kemerin üzerinde yine her iki şairin portrelerini görebilirsiniz. Mor ipekten yapılan koltuk kılıfları ve perdelerde yapraklar, filizler ve tavus kuşu çiftlerinden oluşan, altın renkli muhteşem işlemeler var. Odadaki bir diğer dikkat çekici obje ise cumbalı girintide bulunan mücevher kutusu.
Mağara (evet Mağara)
Salon ile çalışma odasının arasında başka bir sarayda göremeyeceğiniz bir alan var. Burası küçük bir mağara. Ben burayı ziyaret ettiğimde restorasyon nedeniyle ziyarete kapalı olmasına epey üzüldüm ama yapacak bir şey yok. II Ludwig burayı tasarlatmak için set tasarımcısı August Dirigl ile anlaşmış. Renkli aydınlatmaları ve bir şelalesi olan bu yapay damlataş mağarası aslında Tannhäuser destanındaki Hörselberg’i temsil ediyor. Kayanın içerisine kayarak açılan bir cam kapıdan ise kesintisiz bir Alp Dağları manzarası görünüyor.

Şatonun içerisinde bulunan mağara odalar. (Fotoğraflar: The Bavarian Palace Administration)
Çalışma Odası:
Muhteşem bir ahşap işçiliği ile süslenmiş ahşaplarla dekore edilen çalışma odasının duvarlarında, Tannhäuser destanını anlatan resimler bulunuyor. Destanı konu alan operada yer alan Şarkıcılar Yarışması, bu odanın da ana motifini oluşturuyor.
Üst Kat Holü:
Taht salonu ile şarkıcılar salonunu birbirine bağlayan bu büyük ve ihtişamlı hol, eski bir İskandinav destanı olan Sigurd destanının devamı olan Gudrun destanını anlatan duvar resimleriyle süslenmiş.
Şarkıcılar Salonu:
Şatonun en görkemli odalarından bir diğeri olan ve yine restorasyonda olduğu için gezemediğim Şarkıcılar Salonu’nun kralın favori odası olduğu söyleniyor. Aslında salondaki duvar resimleri Şarkıcılar Yarışması’nı değil, Parzival ve Kutsal Kase destanını konu alıyor. Burada operadaki sahnelere uygun bir çardak ve Kutsal Kase Kalesi’ni çevreleyen kutsal ormanın resimleri bulunuyor. Salona “Şarkıcılar Salonu” denmesinin nedeni ise II. Ludwig’in burayı Richard Wagner’in “Tannhäuser” operasında, Şarkıcılar Yarışması’nın geçtiği yer olarak hayal etmiş olması.
Taht Salonu gibi bu salon da hiçbir zaman büyük ziyafetler veya müzik performansları için kullanılmamış. Burayı II Ludwig’in orta çağ şövalyeleri ve efsaneleri için yaptığı anıt olarak düşünebiliriz zira kralın gençliğinden beri Tannhäuser, Parzival ve Lohengrine hayran olduğunu hatta kendisini onlarla özdeşleştirdiğini biliyoruz.

Şarkıcılar Salonu ve Giyinme Odası (Fotoğraflar: Rainer Herrman / The Bavarian Palace Administration)
Neuschwanstein Şatosu’nu Gezerken Nelere Dikkat Etmelisiniz?
Ne yazık ki Neuschwanstein Şatosu öyle yol üzerinde gezebileceğiniz bir yer değil. Buraya önceden plan yapıp özel olarak gitmeniz gerekiyor çünkü şato Almanya’nın Avusturya sınırı yakınlarında, dağlık bir bölgede yer alıyor. Peki Neuschwanstein Şatosu’na nasıl gidilir, bilet nereden alınır, oraya gitmişken nasıl bir gezi rotası izlemek gerekir? Hepsini adım adım anlatacağım. Öncelikle gezinizi planlarken dikkat etmeniz gereken birkaç noktaya değinelim:
1. Biletinizi Mutlaka Önceden Online Olarak Alın
Neuschwanstein Şatosu her yıl 1,5 milyon turist ağırlıyor. Yaz aylarında ziyaretçi sayısı günlük 8000’e kadar çıkıyor. Dolayısı ile kış ayları haricinde gidip kapıdan bilet bulma şansınız yok. Yaz aylarında ise biletler yaklaşık 1 ay önceden tükenebiliyor. Eğer yoğun bir sezonda gidecekseniz, uygun bir saate bilet bulabilmek için biletinizi 1 hatta 1,5 ay önceden almanızı tavsiye derim. Özellikle de sabah biletleri hızlı tükeniyor.
Biletlerinizi https://shop.ticket-center-hohenschwangau.de/ adresinden alabilirsiniz. Benim önerim hem Hohenschwangau Kalesine hem Neuschwanstein Kalesine kombine bilet almanız. Bayveya kralları müzesini ise vakit kalırsa gezersiniz. İki sarayın girişini de kapsayan bilet “Kings Ticket” olarak geçiyor ve kişi başı 43€ tutuyor. Evet çok pahalı ama kesinlikle değer!
2. Ulaşım için yeterli zaman bırakın:
Kalelere kendi başınıza girip gezemiyorsunuz. Gruplar halinde, rehberli olarak gezdiriyorlar. Dolayısı ile bilet aldığınız saati kaçırırsanız geçmiş olsun, içeri giremezsiniz. Bu yüzden biletlerinizi alırken hem Füssen’den Hohenschwangau’ya ulaşım sürenizi hem de Hohenschwangau’dan Neuschwanstein’a çıkış sürenizi göz önünde bulundurmalısınız. Detaylarına Adım Adım Hohenschwangau ve Neuschwanstein Gezisi başlığında değineceğim ama kabaca şunlara dikkat etmelisiniz:
Füssen’e varışınızla Hohenschwangau Kalesi biletiniz arasında yaklaşık 1 saat süre olsun. Kasaba merkezine ulaşım 10 dakika sürse bile otübüslerde çok sıra oluyor. Yani ilk gelene binemeyip bir sonraki otobüsü beklemek zorunda kalabilirsiniz. Ayrıca otobüsten indikten sonra da biraz yürüyeceksiniz.
Kasabanın merkezinden Neuschwanstein Kalesine çıkmak epey zaman alıyor. Yokuş yukarı ciddi bir tırmanış olduğu için yürümek yarım saati buluyor. At arabasıyla hızlıca giderim diye düşünmeyin; arabaya binmek için de yaklaşık yarım saat sıra beklemek lazım. Siz araya 1,5 saat vakit koyun. Bir aksaklık olmaz da hızlıca çıkarsanız önce Marienbrücke köprüsünü gezip sonra şatoya girersiniz. Şatonun önünde fotoğraf çekecek vaktiniz de kalır. Eğer bir aksama olursa Marienbrücke’e kale çıkışında gidersiniz.
Bavyera Kralları Müzesine giriş saati konusunda esneksiniz ancak en son 16:30’da giriş yapabiliyorsunuz. Bu müze 17:00’de kapanıyor ve tüm yazıları okuyarak geniş geniş gezmek isterseniz bir saate yakın bir zaman alıyor.
3. Hangi sırayla gezmek lazım?
Bence buranın keyfini çıkarmak için önce II. Ludwig’in çocukluğunu geçirdiği Hohenschwangau Kalesi’ni gezip sonra Marienbrücke köprüsünü ve ardından Neuschwanstein Kalesini gezmek en ideali. Sonra kasabaya geri dönüp bir yemek yiyip Bavyera kralları müzesini gezebilirsiniz. Günü bitimeden önce Alpsee nehri kıyısında kısa bir yürüyüş yapmanızı öneririm çünkü gölün çok güzel bir manzarası var.
4. Neuschwanstein Şatosuna Nasıl Gidilir?
Neuschwanstein Şatosuna en yakın şehir Füssen olduğu için önce Füssen’e gitmeniz gerekiyor. Füssen’e Münih’ten trenle kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Füssen’e vardığınızda tren garından kalkan ring otobüsü sizi kalelerin bulunduğu Hohenschwangau kasabasına ulaştıracaktır.”Regional day ticket for Bavaria” olarak geçen biletten alırsanız biletiniz gün boyunca geçerli olduğundan Münih’teki şehir içi ulaşımınızı, Füssen tren yolculuğunuzu ve kasabaya giden ring otobüsünüzü kapsayacaktır. Birden çok kişiyseniz biletlerinizi ayrı ayrı almayın. Bu bileti 2, 3, 4 ya da 5 kişilik olarak alabilirsiniz ve bu şekilde kesinlikle daha hesaplıya gelir. Biletinizi 24 saat boyunca sınırsız sayıda kullanabilirsiniz. Almanya’da tren kullanımı hakkında aklınıza takılan tüm soruların yanıtlarını Almanya’da Tren Nasıl Kullanılır? yazımda bulabilirsiniz.
Almanya’da hangi trene bineceğinizi önceden seçip o trene göre bilet almanıza gerek yok. Koltuk numarası da yok. Günlük ve haftalık biletler var. Biletiniz varsa hızlı trenler hariç dilediğiniz trene sanki toplu taşımaya biner gibi binebiliyorsunuz. Tren saatlerini Alman Demiryollarının web sitesi olan https://int.bahn.de/en/ adresinden kontrol edip, günlük biletinizi gardaki otomatlardan alıp hemen yola çıkabilirsiniz.
Alternatif olarak araba kiralayabilir ya da Münih çıkışlı günübirlik turlara katılabilirsiniz. Ulaşım ve giriş bileti dahil turların bazıları Linderhof kalesine de uğruyor. Bu turları incelemek için linke tıklayın.
Neuschwanstein Şatosu ne zaman gezilmeli?
Yemyeşil dağların yamacında bulunan şatoyu gezmek için en ideal zaman bahar ve yaz ayları. Bu dönemde hem hava hem de manzara çok güzel oluyor. Öte yandan herkes şatoyu bu aylarda gezmek istediği için aşırı bir kalabalık oluyor. Ulaşım araçlarını kullanmak ve köprüye çıkmak için ciddi sıra bekliyorsunuz. Eğer sonbahar ve kış aylarında giderseniz ortalık daha sakin oluyor ama hava şartları keyfinizi kaçırabilir. Burası çok sis olan bir bölge olduğu için şato manzarasını dilediğiniz gibi göremeyebilirsiniz. Ayrıca hava çok kötüyse Marienbrücke köprüsüne çıkmanıza izin vermiyorlarmış ki buradan görünen manzarayı kaçırmak istemezsiniz. Velhasıl kötü hava şartları ile kalabalık arasında bir tercih yapmanız gerekiyor.
Eğer yoğun bir dönemde giderseniz ziyaretinizi hafta sonu değil hafta içine denk getirmenizi tavsiye ederim çünkü hafta sonları ekstra bir kalabalıkla karşılaşabilirsiniz.
Adım Adım Hohenschwangau ve Neuschwanstein Gezisi
Hohenschwangau Kasabası
Münih tren İstasyonundan Füssen trenine binerek yolculuğumuza başlıyoruz. Yolculuk yaklaşık 2 saat sürdüğü için sabah erken saatlerde yola çıkmanızı tavsiye ederim. Sandviçinizi ve kahvenizi alıp tren istasyona varmadan peronda yerinizi almaya çalışın çünkü tren öylesine kalabalık olacak ki geç binerseniz ayakta kalabilirsiniz. Füssen’e yaklaştıkça manzaralar da güzelleşiyor.

Hohenschwangau Kasabasının şatonun balkonundan görünümü
Füssen tren garına vardığınızda oyalanmadan ring otobüslerine gitmeniz gerekiyor. Bavyera Day Ticket’ınız bu otobüste de geçerli. Otobüsler garın hemen yanındaki marketin ve tuvaletlerin karşısından kalkıyor. Aslında kalabalığı takip etmeniz bile yeterli çünkü neredeyse bu durakta inen herkes sizinle aynı yere gitmeye çalışıyor olacak. Bir tren dolusu insan aynı otobüs durağına doğru koşturmaya başlayınca ortam Walking Dead setine dönüyor haliyle. Buradaki otobüs sırası hayatımda gördüğüm en uzun otobüs sırasıydı ve gelen 2. otobüse ucu ucuna binebildik.
Füssen’den kalkan otobüs yaklaşık 10 dakikada Hohenschwangau Kasabasının merkezine varıyor. Buradan Hohenschwangau Kalesine 15 dakika kadar yürümeniz gerekiyor. İlk olarak bu kaleyi gezmek daha iyi çünkü II. Ludwig’in hayal gücünü şekillendiren çocukluk yıllarının izini bu kalede sürüyorsunuz. Ayrıca dürüst olmak gerekirse buraya Neuschwanstein Şatosunu gezdikten sonra diğer kale biraz sönük kalıyor. Burası standart bir kraliyet sarayı. Evet çok güzel ama Neuschwanstein kadar büyüleyici değil.
Hohenschwangau Kalesi
Hohenschwangau Kalesini gezmek yaklaşık 45 dakika sürüyor. Kaleyi yalnızca rehber eşliğinde, gruplar halinde gezebiliyorsunuz. 16. yüzyıla kadar Schwangau şövalyelerinin yaşadığı bu şato zamanla harabeye dönüşmüş. 1833 yılında II. Ludwig’in babası II. Maximillian şatoyu tekrar ayağa kaldırma kararı almış ve 5 yıl süren inşaat sürecinin ardından ortaya sarı rengiyle dikkat çeken bu Neo-Gotik tarzdaki kale çıkmış. Normalde Münih’te yaşayan aile, burayı yazlık saray olarak kullanmaya başlamış.

Hohenschwangau Kalesi’nin girişi
Hohenschwangau kelimesinin “Yüksek Kuğu Diyarı” gibi anlamı var. Kalenin her yerinde destanlara konu olmuş kahramanların ve özellikle kuğu şövalyelerinin hikayelerini anlatan duvar resimleri bulunuyor. Kumaşlardaki işlemelerden bahçedeki heykellere, duvar resimlerden odalardaki biblolara dek her yerde kuğu sembolleri mevcut. Bunları gördüğünüz zaman II. Ludwing’in bu eski efsanelere, destanlara ve kahramanlara duyduğu ilginin kaynağını anlamaya başlıyorsunuz. Kalenin en büyük odası olan ve ziyafetlere ev sahipliği yapan “Kahramanlar Solunu”, yemek odası olarak kullanılan “Kuğu Şövalyesi Salonu” ve Richard Wagner’in de zaman zaman piyano çaldığı müzik salonu bu kaledeki önemli odalardan bazıları. Maximillian’ın yatak odasından da bahsetmeden olmaz. Yatak sanki bir bahçedeymiş ve kral yıldızların altında uyuyormuş izlenimi yaratacak şekilde boyanan bu odadaki çıplak figürler II. Ludwig’in doğumundan sonra üzerlerine çizilen elbiselerle sansürlenmiş (çocuğun ahlakı bozulmasın diye) ancak restorasyon sırasında keşfedilip eski haline döndürülmüş. Kraliçe Marie’nin yatak odası ise tamamen oryantalist stilde dekore edilmiş ve tavanında Maximillian’ın 1832-33 yılları arasında Türkiye’ye ve Yunanistan’a yaptığı yolcuğu anlatan sahneler resmedilmiş.

Hohenschwangau kalesinin bahçesi
Yarım saatlik rehberli turun ardından sarayın bahçesine çıkıyorsunuz ve burayı gezmek de yaklaşık 15 dakikanızı alıyor. Bahçenin Neuschwanstein Şatosuna bakan köşesindeki kuğu heykeli tam fotoğraflık!
Neuschwanstein Şatosu ve Marienbrücke Köprüsü (Mary’s Bridge)
Hohenschwangau Kalesini gezdikten sonra Neuschwanstein Şatosu’nun bulunduğu yamaca çıkacağız. Bu noktada 3 seçeneğiniz var; yeşillikler içinde fakat çok dik bir yokuştan yürüyerek -tabiri caizse tırmanarak- kaleye çıkmak, ana yoldan at arabasına binmek veya kalenin arka tarafına dolaşan otobüslere binmek. Biz at arabasını tercih ettik. Bu arada at arabası dediğime bakmayın; bu arabaların yükünü atlara çektirmiyorlar. Arabalar aslında elektrikli. At önde, araba arkada gittiğinden at arabası gibi görünüyor. Ben bu yolda biraz gerildiğimi itiraf etmeliyim. Arabanın tekerleği ile uçurumun kenarı arasındaki mesafe bazı yerlerde 1 karışa düşüyor. Burada hiç kaza olduğunu duymadım ama bünyemde yükselen adrenaline de engel olamadım. Tercih sizin.
At arabaları sizi kale girişinin yakınlarına bırakıyor. Az ileride çantanızı bırakabileceğiniz kilitli dolaplar ve kalenin ön cephesini fotoğraflayabileceğiniz bir manzara terası var. Aslında kalenin çevresinde yürüyüş yapılabilen doğa harikası patikalar var ve buraya sırf yürüyüş yapmak için gelen insanlar olduğunu görüyorsunuz. Ancak vaktiniz sınırlıysa bu yollara hiç girmeden doğrudan Marienbrücke köprüsüne gidin. Şatonun sağından uzanan yolu takip edip tabelaları izlediğiniz zaman köprüye ulaşıyorsunuz ve köprüye çıkmak isteyen insanların girdiği sıranın uzunluğu karşısında şok oluyorsunuz. Köprüye tek seferde çıkabilecek insan sayısı sınırlandırıldığı için burada epey uzun bir kuyruk oluşuyor ama bu sizi yıldırmasın; göreceğiniz manzara her şeye değecek. Kalenin ikonik fotoğraflarının çekildiği o büyüleyici manzara tam olarak buradan görünen manzara. Üstelik II. Ludwig de kalenin inşaatını izlemek için sık sık buraya gelirmiş.

Kilitli dolapların az ilerisinde, şatonun ön cephesini görebileceğiniz terasın manzarası.
Marienbrücke köprüsü Pöllat şelalesinin üzerinden geçen 35 metre uzunluğunda bir köprü. Yerden yüksekliği ise 90 metre. Aslında orijinal köprü 1845 yılında II. Maximilian tarafından yapılmış. O zaman ahşap olan köprü pek de sağlam değilmiş ve 1866 yılında II Ludwig buraya dönemin en modern inşaat tekniklerinin kullanıldığı metal bir köprü yaptırmış. Şu an üzerine çıkılan köprü pek çok tamir ve yenileme geçirmiş. Yine de yerden o kadar yüksekte, ayaklarınızın altında esneyip gıcırdayan ahşaplara basarak gezmek herkese göre olmayabilir. Eğer yükseklik korkunuz varsa buraya uğramadan önce bunu göz önünde bulundurun.
Marienbrücke’e çıkıp o muhteşem manzarayı gördükten sonra Neuschwanstein Şatosu’na geri dönebilirsiniz. Şatonun avlusundan içeriye girdiğinizde karşınıza bir turnike sistemi çıkacak. Tur saatinize 5 dakika kala burada olmanız bekleniyor. Turnikenin yanındaki ekranı takip ederek tur numaranızın ekranda görünmesini bekliyorsunuz. Sıra size gelince biletinizin karekodunu okutarak içeriye giriyorsunuz. Yolu takip ettiğiniz zaman size içeriyi gezdirecek olan tur rehberi sizi karşılayacak.

Marienbrücke Köprüsü (Fotoğraf: Leonteena / Envanto Elements)
Bayvera Kralları Müzesi (Museum der Bayerischen Könige)
Hohenschwangau Kalesini ve Neuschwanstein Şatosunu gezdikten sonra Bavyera Kralları Müzesine de uğrayabilirsiniz. Mutlaka görülmesi gerekir diyemem ama vaktiniz varsa gezdiğiniz diğer yerleri tamamlayan bir ziyaret olacaktır. Ben Neuschwanstein Kalesi için sabah erken saatlere bilet bulamadığım için ne yazık ki burayı gezmeye vaktim kalmamıştı ama vaktim olsa gezerdim. Müzede II. Ludwig’in hanedanı olan Wittelsbach hanedanının kuruluşundan itibaren tüm tarihi anlatılıyor ve Bavyera bölgesini yöneten kralların değerli eşyaları müzede sergileniyor. Kralların büstleri, portreleri, kıyafet veya yemek takımı gibi eşyaları mevcut. Müzeyi gezmek yaklaşık bir saate yakın sürüyor.
Alpsee Gölü
Gezilecek yerleri gezip dönüş yolculuğuna çıkmadan önce, göl kıyısında bir yürüyüş yapmanızı öneririm çünkü gölün çok güzel, çok dingin bir manzarası var. Burada kano kiralayarak kanoyla gezme, hatta yüzme şansınız var. Her ne kadar bölgenin yerlileri göle girip yüzse de bizim Akdeniz ve Ege sularına alışkın bünyelerimiz için aşırı soğuk bir suyu olduğunu söylemem lazım. İsterseniz mayonuzu havlunuzu alın, göl kenarına uzanıp güneşlenin ama bu gölde yüzmek biraz iddialı bir hamle bence. İnternetteki bilgilere bakılırsa su sıcaklığı en yüksek 20 dereceye kadar çıkıyormuş.
Eğer gölün etrafında tam tur döneceğiniz bir yürüyüş yapmak isterseniz buna yaklaşık 1,5 saatinizi ayırmanız gerektiğini unutmayın.

Alpsee Gölü
Hohenschwangau ve Neuschwanstein Şatosu turumuzun sonuna geldik! Buradan sonra Google haritalarda “Tourist Information Hohenschwangau” olarak işaretli olan yere geri dönüp tekrar otobüse binerek Füssen tren istasyonuna ulaşabilirsiniz. Yine bir tren dolusu insanın aynı otobüse sığmaya çalıştığını ve çok uzun sıralar oluşabildiğini göz önünde bulundurun ve tren saatinize 40 dakika kala sıraya girmiş olun. Ben sıraya kaynak yapmaya çalışan kişilere baya carlamıştım; ortam çok kaotik bir hal alabiliyor anlayacağınız.
Nerede yemek yenir?
Ben önceden araştırma yapmadım ve acıktığımızda nereye en yakınsak orada yemek yemeği tercih ettim. Anladığım kadarıyla bölgedeki restoranların hepsi “idare eder” kalitede dolayısı ile iyi bir yerde güzel bir yemek yeme beklentiniz olmasın.
Hohenschwangau’da otobüsten indiğiniz köşeden göle uzanan cadde boyunca pek çok restoran var. Bunun dışında Neuschwanstein kalesine çıktığınızda at arabalarının yolcu indirdiği yerde Schlossrestaurant Neuschwanstein diye bir restoran var. Konumu çok iyi olsa da yemekleri idare eder ve fiyatları pahalı. Eğer çok aç değilseniz aşağı taraftaki restoranları denemek daha iyi olabilir.
Almanya’da büyük şehirler dışındaki yerlerin çoğunda garsonlar İngilizce bilmiyor. Burası çok turistik bir yer olduğu için İngilizce bilen garsonlar ile karşılaşacağınızı düşünebilirsiniz ancak ne yazık ki burası da farklı değil. Özetle burada “şurası çok güzeldi, burada yemek yiyin” diye önerebileceğim bir yer yok ne yazık ki.
Nerede Kalınır?
Hohenschwangau ve Neuschwanstein’ı günübirlik olarak çok rahat gezebilirsiniz. Dolayısı ile burada konaklamanıza gerek yok. Yine de farklı bir planınız varsa ve geceyi bu bölgede geçirmek isterseniz çeşitli konaklama seçenekleriniz var.
Eğer kaliteli ve güzel manzaralı otelde konaklamak istiyorsanız paraya kıyıp Hohenschwangau’da kalabilirsiniz. Ancak geceyi konforlu bir şekilde geçirmek sizin için yeterliyse Füssen’deki otellere bakabilirsiniz. Füssen’deki oteller biraz daha uygun fiyatlı. Ben burada konaklamadım ama çeşitli seyahat bloglarını ve otel rezervasyonu sitelerindeki yorumları okuyarak birkaç konaklama önerisi çıkardım.
Hohenschwangau Otelleri:
AMERON Neuschwanstein Alpsee Resort & Spa: Bölgenin en meşhur oteli olan bu AMERON Neuschwanstein Alpsee Resort çok merkezi bir noktada bulunuyor ve ziyaretçi yorumları son derece iyi. Bu otel aynı zamanda bölgedeki en pahalı otellerden bir tanesi. Ayrıntılı bilgi ve rezervasyon için tıklayın.
Hotel Villa Ludwig: Bölgedeki en yüksek puanlı otellerden bir diğeri olan Hotel Villa Ludwig küçük bir otel. Tam merkezde olmasa da merkeze rahatlıkla yürüyebileceğiniz bir mesafede. Yine 4 yıldızlı bir otel ve fiyatı ortalamanın üzerinde. Ayrıntılı bilgi ve rezervasyon için tıklayın.
Hotel Garni Schlossblick: Çok şık bir otel olmasa da çok olumlu müşteri yorumları olan bir otel burası. Fiyat / performans oteli diyebilirim. Konumu güzel, kalanlar memnun ve bölgedeki en uygun fiyatlı otellerden bir tanesi. Az sayıda odası olduğu için yer bulmak zor olabilir. Ayrıntılı bilgi ve rezervasyon için tıklayın.
Füssen Otelleri:
Hotel Hirsch: Füssen’in merkezinde, her yere kolayca yürüyebileceğiniz bir yerde bulunan çok sevimli bir otel burası. Çok olumlu yorumlar almış. Fiyatı ucuz diyemem ama makul. Ayrıntılı bilgi ve rezervasyon için tıklayın.
Best Western Plus Hotel Füssen: Füssen tren istasyonuna ve şehir merkezine yürüme mesafesindeki otel fiyat / performans açısından iyi bir seçenek. Anayol üzerinde olduğu için gürültülü olduğunu söyleyenler var ancak genel anlamda makul fiyata konforlu bir konaklama sunuyor. Ayrıntılı bilgi ve rezervasyon için tıklayın.
Hohenschwangau Civarında Gezilecek Yerler
Eğer burayı günübirlik gezmek yerine konaklamalı bir plan yaptıysanız buraya kadar gelmişken görebileceğiniz diğer yerlere de bir göz atmayı unutmayın:
Linderhof Sarayı: Bölgeye araba kiralayarak geldiyseniz; dağın diğer yamacında kalan Linderhof Sarayını da mutlaka görmelisiniz. Saraya trenle ulaşım yok ne yazık ki. Eğer aracınız yoksa hem Hohenschwangau hem Linderhof’a giden bir günübirlik tur sayın almayı da düşünebilirsiniz. Linderhof Sarayı yine II. Ludwig tarafından yaptırılmış ve II. Ludwing’in en uzun süre yaşadığı yer olma özelliğini taşıyor. Fransa’daki Versailles sarayı model alınarak yaptırılmış ancak Versailles’ın çok daha küçük bir versiyonu olduğunu söyleyebilirim. Yine de II. Ludwig stili çılgın mimari sürprizler sunan çok şık bir yer olduğu için mutlaka görülmeye değer.

Linderhof Sarayı (Fotoğraf: Softeis / Wikimedia Commons)
Oberammergau Köyü: Füssen’den yaklaşık 45 dakikalık bir araba yolculuğuyla ulaşılabilen Oberammergau köyü, Linderhof sarayına da oldukça yakın. Köy otantik ahşap binalarıyla (ve bu binaları kaplayan duvar resimleriyle) ünlü. Gerçekten çok tatlı bir atmosferi var ama çok uzun zaman geçirilecek bir yer olmadığını düşünüyorum
Tegelberg Dağı: Neuschwanstein Şatosunun yamacında bulunduğu dağın adı Tegelberg Dağı. Bu dağın farklı yamaçlarında farklı aktiviteler var. Örneğin yelken kanat ve yamaç paraşütü atlayışları da yapılıyor. Kışın gittiyseniz buradaki kayak merkezlerine uğrayıp kayak yapabilirsiniz. Eğer yazın gittiyseniz teleferikle dağa çıkarak çok güzel doğa manzaraları görebilirsiniz. Teleferiğe binmek için Hohenschwangau kasabasının merkezinden 40 dakikalık bir yürüyüş yapmanız yeterli. Yukarıda trekkingcileri mutlu edecek yürüyüş rotaları ve çok güzel manzaralar var. Diğer aktivitelerin yapıldığı (kayak, yamaç paraşütü, vb) yerlere teleferikle ulaşılmıyor olabilir eğer farklı bir planınız varsa buna göre araştırma yapmanızı öneririm.